1915’te Gelibolu Yarımadası’nda yaşanan savaş, sadece ülkemiz topraklarını erken bir işgalden korumakla kalmadı; dünya ölçeğinde etkileri olan siyasi-askerî sonuçlara yolaçtı. Bu muharebeler hem Türk tarafında hem İtilaf askerleri arasında bir dizi gündelik tabir, deyim ve benzetmeleri de ortaya çıkardı, zengin bir literatür yarattı. Neredeyse tüm aşamalarıyla “özel” olan Çanakkale vuruşmalarında, askerler arasında kullanılan ve yer eden “özel” kelimeler…

Savaşlar her ne kadar teorik yerine pratik, beşeri bilimler yerine fennin ağır bastığı bir alanda cerayan etse de; değişik kültürlerden, psikolojilerden, sosyal-beşeri olgulardan hem etkilendiğini hem de onları etkilediğini unutmamak gerekir. Özellikle muharebe alanları, buralara ilk kez ayak basmış askerler açısından düşünüldüğünde, ortaya ilginç veriler çıkar. Sahilde kumdan kale yapan çocuğun, kıyıya vuracak her dalgada bunun yıkılabileceği endişesi, aşağı yukarı bu askerlerin duygusuna denk gelir. Bu askerler de yeni bir coğrafyaya alışma süreci ve hayatta kalma arasında gidip gelirler.

ANZAC Book’ta Türk askeri betimlemesi (solda) ve Avustralyalı asker çizimi.

Askerlerin kendi kültürlerine ve inançlarına özgü alışkanlıklar ve edinimler, savaş sırasında onların gündelik hayatına, günlüklerine yansır. Buradaki malzemeler ise klasik tarihçilerin genellikle pek ilgisini çekmez. Zira bunlar muharebelerin gidişatına dair değil, genellikle askerin siper hayatına dair veriler içerir. Örneğin 25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İtilaf askerlerinin bir kısmının macera için Çanakkale’ye geldiğini; diğer taraftan bizim taraftaki askerlerin daha ziyade vatan savunması ve şehit olma arzusu ile orada bulunduğunu bu kaynaklarda görürüz.

Arıburnu ve civarına çıkarma yapan ANZAC’lar (The Australian and New Zealand Army Corps / Avustralya-Yeni Zelanda Kolordusu), kıyıya çıktıktan sonra gün ağardığında Yüksek Sırt üzerinde gördükleri büyük çıkıntı kayaya “Sfenks” adını vermişlerdi. Aslında bu kayayı Çanakkale Seferi öncesinde eğitim gördükleri Mısır’da, Giza Piramidi önündeki “Sfenks” adlı kedi-insan ritüeline benzetmişler ve böyle adlandırmışlardı. Bu psikolojik bir dışavurum olduğu kadar, bilmedikleri bir coğrafyaya yakınlaşmanın sosyal altyapısını da oluşturuyordu. Bu yeni coğrafya, yeni arkadaşlar, yeni düşmanlar, yeni çarpışmalar getirdiği gibi; nükteli ve çoğu zaman argoya kaçan mizahi bir hat yaratmış; İtilaf askerlerinin “slang” dediği yeni bir ağız da oluşturmuştu.

Gelibolu’da savaşan İtilaf askerlerinin bu gündelik hayatından derlenmiş zengin bir kitap, henüz savaş devam ederken yayımlanmıştır. Avustralyalı askerlerin savaş sırasında yaptıkları çizimleri, haritaları, şiirleri; yine orada bulunan 20. yüzyılın başta gelen harp tarihçilerinden Charles Edwin Woodrow Bean toparlayarak bir kitap haline getirmiş ve bu eser The Anzac Book-Written and Illustrated in Gallipoli by the Men of ANZAC adıyla 1916’da basılmıştır. Bu kitapta çeşitli akronimler, karikatürler ve hatta bir “ANZAC alfabesi” de bulunuyordu.

Bizde ise Çanakkale muharebeleri sırasında veya hemen sonrasında kaleme alınmış tarihler, tarihçeler, hatıratlar, karşı tarafla kıyaslanmayacak derecede azdır. Çanakkale’deki Türk askerinin gündelik hayatı, yaşadıkları, hissettiklerine dair orijinal belge ve kitaplar son derece sınırlı olup; dilden dile aktarılan, anlatılan ve zamanla farklılaşan bir sözlü kültür, daha ziyade anonim bir literatür vardır.

Kelimelerin çoğunun mizahi ve argo olması size savaşı eğlenceye dönüştürme gayreti izlenimi vermesin. Top mermilerin açtığı çukurdaki temiz suyun cesetle kirlenmesini “Anzak Çorbası” olarak tanımlamak, dalga geçerek ölüme meydan okumak ve içinde bulunulan durumu biraz olsun hafifletmek amacı taşıyordu. Korkutucu ve öldürücü ateşine rağmen makineli tüfeklere daktilo demek, yazılacak bir kitapta askerin ülkesi için canını feda ettiğinin bir yerlerde yazılacağını da hissettiriyordu. Yani bu ağız ve bu kelimeler, salt eğlenceden ortaya çıkmış değildi. Nasıl ki insan beyni bir koruma mekanizması olarak zaman içerisinde ona acı veren olayları unutturuyorsa, bu da askerin savaşın getirdiği ağır psikolojiden ve şiddetli acı ve korku hislerinden kaçınmasından ortaya çıkmıştır.

Çanakkale’de gerek Türk tarafında gerekse karşı tarafta askerlerin icat ettiği, kullandığı kimi kelime ve tabirlere yakından bakalım.

Kapalı Çarşı: Düşmanla en sıkı ‘alışveriş’ yeri

Arıburnu sektöründe, Bombasırtı’nda (Turkish Quinn’s) yeraltında yapılan zeminlikler nedeniyle, askerler bunları İstanbul’daki Kapalıçarşı’ya benzetip bu ismi vermişlerdi. Siper şebekeleri 1915 Mayıs’ından sonra öylesine gelişmişti ki, geri hatlara doğru içlerinde sıcak yemeklerin hazırlandığı ufak mutfaklardan başka, meyveden tütüne her şeyin satıldığı kantinler de bulunmaktaydı. Türk askerleri gerek bu “yaşam alanları” gerekse muharebenin zaman zaman yerin altında devam edip “ölüm alanları”na dönüşmesinden dolayı, bu oluşumlara “Kapalı Çarşı” adını takmıştı.


Kocakarı: Hiç susmayan Goliath zırhlısının sonu

Türk askerleri Goliath zırhlısını böyle adlandırmışlardı. 13 Mayıs sabaha karşı kendisinden yaklaşık 20 kat küçük Muavenet-i Milliye tarafından batırılan Goliath, Türk siperleri üzerine sabahtan akşam saatlerine dek mermi yağdırdığı için, askerler kendi aralarında “yine başladı kocakarı dırdırı” diyorlardı. Kocakarının ömrü pek de uzun olamamıştı.


Ahmet Ağa: Hedefe yönelen top mermisi

Cephedeki topçu askerlerin hem kendilerini hem de kullandıkları topu motive etmek için kullandıkları bir tabir. Topçu askerler top mermilerini ateşledikten sonra vızıl vızıl gelen mermi seslerini işittikçe sevinir ve heyecanlanarak topa dönüp: “Ha Ahmet Ağa… Ha Ahmet Ağa, seni göreyim” diyerek nükteli bir biçimde morallerini arttırırlardı. Türk topçusu 1915 Ekim ortasında Bulgaristan savaş girip, Almanya’yla demiryolu irtibatı sağlanıp modern ve etkili toplar Çanakkale cephesine gelen kadar, İtilaf topçusuna karşı ateş üstünlüğü sağlayamamıştı.


Kirpi: Siper savaşında dikenli tel teknikleri

Çanakkale, esas olarak bir yakın siper muharebesiydi. Batı cephesinde genellikle kilometrelerle ifade edilen insansız bölge (no man’s land), bu savaşta 8-10 metreye kadar düşebiliyordu. Gelibolu muharebelerinin en karakteristik özelliklerinden biri de budur. Siperlerin önüne gelişkin ve caydırıcı dikenli tel engelleri yapılamadığı için, İngilizler şemsiye şeklinde katlayıp sipere getirilen dikenli tel üstüvaneleriyle yetiniyorlardı. Türk askerleri ise iki başı haçvari olarak çakılan ve bunlar arasına bir direkle birleştirilip üzerine dikenli teller sarılan, bu şekilde hazır olarak siperlerden dışarı yuvarlanan engellerle siperlerin önünü kapamışlardı. Yuvarlak ve dikenli görüntüsü nedeniyle Türk askerleri bunlara “kirpi” adını vermişti. Mehmet Şevki Yazman, Türk Çanakkale adlı eserinde bu kirpilerden şöyle söz eder: “Ne garipdi bu mazgal deliğinden görünen dünya: Önümde birbirine karışmış, yer yer ağaçları kırılmış, telleri kopmuş dikenli tel kirpileri”.


Kemalyeri: Mustafa Kemal’in karargahı

19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in Arıburnu sektöründe, ateş hattının hemen gerisinde 25 Nisan’da karargahını kurduğu küçük sırt, henüz muharebeler devam ederken bu adla anılmaya başlanmıştı. Diğer adı Fundalıksırtı iken 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin’in (Altay) çıkarmaların ilk günlerinde Mustafa Kemal’i burada ziyaret etmesi ile bu isim verilmişti. Fahrettin Bey bu hadiseyi şöyle nakletmişti:

“Ertesi sabah yanımda emir subayım Fahri olduğ halde 19. Tümen’e hareket ettim ve yolda makinalitüfek ateşine tutulduk. Anlaşılıyordu ki düşmana fazla sokulmuştuk. Canımızı zor kurtardık ve sırtın gerisine güçlükle çekilebildik. Her taraf sık fundalık, kesik dereciklerle dolu. Karışık arazide yolu bulmaya çalışırken bir ere rastladık, bize yolu gösterdi, tümen karargahını böylece bulabildik. Mustafa Kemal ile kurmay başkanı Binbaşı İzzettin (Çalışlar) bir sel yarıntısında ayaklı bir dürbünle düşman hatlarını gözetliyorlardı. Beni görünce sevindiler, kucaklaşıp öpüştük, gazalarını tebrik edip ihtiyaçlarını sordum. Artık ayrılıyorduk: “Karargahınız hep burada mı kalacaktır? Burasının ismi nedir?” Mustafa Kemal biraz düşündü: “Evet burada kalacağız. Ama, sel yarıntılarının ismi mi olur?” (Bunları söylerken gülümsüyordu) “Olur… olur… Mesela Kemalyeri olur…” Hoşlandı. Karargaha dönüşte kolordu komutanının (Esat Paşa) muvaffakiyeti alınarak bu isim konuldu. Böyle bir isim Mustafa Kemal’in şöhretini yükseltmek için bir hayli yararlı olmuştu”.


Toprak Adam: Arıburnu, tek bir insan gibi düşmanı durdurdu

Türk askerleri kendi aralarında Arıburnu sektörüne “Toprak Adam” diyorlardı. Araziyi bütün halinde algılayarak, Arıburnu’nu kuzeyden güneye doğru yüzüstü yatmış bir insana benzetmişlerdir. Bu “Toprak Adam”ın başı Semerli Tepe-Eyerli Tepe’dedir. Ayaklarını da Kocaçimentepe’ye dayamıştır. 48. Alay’dan Emin Çöl, bu “Toprak Adam”ı daha detaylı tasvir etmiştir: “Sağ bacak: Kırmızı Sırt;sol bacak: Zeytinli Dere (Kara Yorgi’nin Zeytinliği-Karayörük Deresi);sağ ayak: Mehmet Çavuş siperleri (ayakların Kocaçimentepe’ye dayandığı kısım);boyun-kalça arası: Kanlısırt;sol kol: Albayrak Sırtı;sağ kol: Yeşil Dere;kalça: Abdulvahap Sırtı;baş: Semertepe.           


Karakedi: Dikine gelen siperi delen bombalar

Çanakkale’de Türk askerleri, İngilizlerin büyük bomba topları ile Fransızların Dümezil havanları ve kara torpillerine bu adı vermişlerdi. Özellikle Fransızların Dümezil havanları hem havada çıkardığı ses hem de Kerevizdere bölgesinde Türk siperlerini adeta dümdüz eden tahribatı nedeniyle bu adla anılıyordu. Yine bazı kaynaklarda Türk askerlerinin ortalıkta dolaşan siyah renkli Fransız keşif uçağına da bu adı verdikleri yazar. Havan toplarının henüz gelişip öldürücü bir silaha dönüşmesinden hemen önceki bu ilk nesil, yatay mermi yollu deniz ve kara toplarına kıyasla çok daha büyük can kaybı ve tahribat yaratıyordu. Mehmet Şevki Yazman Türk Çanakkale adlı eserinde “Karakedi”den şöyle bahseder:

“Önümde vazife ve mevziini bana gösterecek olan istihkâm takım komutanı, arkasında ben ve emir neferim, hızlı hızlı, başımız biraz öne eğik üçüncü “irtibat hendeğinden” kıvrıla kıvrıla iniyoruz (…) Yürüdük, ses çıkarmadan, lâf etmeden yürüdük. Bitmek tükenmek bilmez görünen kıvrımlara sürtünerek geçtik. Yalnız bir yerde tecrübeli arkadaşım duraladı. Bize de durmamızı işaret ederek tek başına ileri gitti. Siperin bir kenarından ileriyi gözetledikten sonra işaretle bizi de yanına çağırdı. “Önümüz büyükçe bir meydanlıktır. Buraya gelenler düşman tarafından görülür. Biz böyle üç kişi arada görülünce ‘Karakedi’nin geleceği muhakkaktır. Onun için teker teker ve arka arkaya meydanlıktan koşarak geçelim”.


Kikirik: İngilizleri -ti’ye alan bir tanım

Kikirik Dere, Güney ANZAC sektöründe İtilaf askerlerinin Victoria Gully adını verdikleri dereye Türklerin verdikleri isimdi. Bu adın kim tarafından ve nasıl verildiği tam olarak bilinmese de, ne anlama geldiği ve neden esinlendiği savaşın mizahi ve propaganda temelli literatüründe yatıyor. “Kikirik” kelimesi Türkçede “zayıf, ince, uzun boylu kimse” veya “Çıtkırıldım” olarak geçiyor.

1908’de yayın hayatına başlayan ve bizim savaş sırasındaki tek karikatür ve mizah gazetemiz Karagöz, daha Türkiye savaşa girmeden henüz 3 Kasım 1914’te düşmanın Seddülbahir Kalesi’ni  bombardıman etmesinden bahsederken “kikirik” kelimesini kullanmış: “Çanakkale – (Müstaceldir) Dalgın dalgın topçuların civarında dolaşan Kikirik’in kuyruğu tekerleğin birine sıkışıp koptuğu ve can havliyle gözünden ateş çıkarak bağıra bağıra kaçtığı maruzdur”.

Karagöz, İngilizleri, Fransızları ve Rusları alaya alıp aşağılıyor; askerlerini, gemilerini, silahlarını, attıkları mermileri hafife alıp küçümsüyordu. Filoları için kale kapısında havlayan köpek benzetmesi yapıyor, dev gemilerinden “tükürük hokkası”, ağır toplarından “soba borusu” diye bahsediyordu. İngilizleri “kikirik”, Fransızları “tango”, Rusları ise “ayı” olarak adlandırıyordu. Türkçe zayıf, ince, uzun boylu kimse anlamına gelen Kikirik yakıştırması, İngiliz askerlerinin savaştan anlamayan çıtkırıldım kimseler olduğunu iddia ediyordu. Fransız askerleri için kullanılan ve o dönemde hafif meşrep Fransız kadını anlamına gelen “tango” da aşağılayıcıydı. “Ayı” Rusların millî sembolü olsa da, Karagöz bu sözcüğü onlar için gayri medenî, kaba saba, vahşi anlamında kullanıyordu.


Asiatic Annie: Asya’dan Avrupa’yı inleten top

Türklerin İntepe’de bulunan toplarına İngiliz askerlerince verilen isimdi. Adına daha önce makale de yazdığım bu topun maharetleri hakikaten çoktur. Hatta 30 Haziran 1915’te attığı bir topla ağır yaralanmıştı. Ama yine de İngiliz askerleri bu topları güzel bir Asyalı kadın gibi görmüş “Asyalı Annie” adını vermişlerdi.


Abdul: Önce küçümseme sonra büyük saygı

Avustralyalıların Türk askerlerine taktıkları adlardan biri. Nasıl ki Türkler “kikirik diyerek İngilizleri küçümseyici bir lakap taktılar ise, Avustralyalılar da Türklerin siperlerden hemen kaçacağını düşünerek “Ne olacak korkak Abdül işte” düşüncesiyle Türk askerlerine Arap kökenli “Abdül” kelimesini yakıştırmışlardı. Fakat gün geçtikçe siperlerde Türklerin kahramanca direnişi ve 19 Mayıs taarruzu sonrasındaki 24 Mayıs ateşkesi sırasında buzları eritici dostane yaklaşımlar Abdül’ü Jacko’ya, Johnno’ya, en sonunda da “bizden biri” manasına da gelen “Johnny Turk”e çevirmişti.


ANZAC Soup: Acı çorba

Gelibolu’da devam eden bombardımanlarda yere düşen top mermileri küçük kraterler şeklinde delikler açıyordu. Zaman zaman bunların içi suyla doluyordu. Özellikle yağmur sonraları. İşte bu temiz su dolu top çukurlarına, içinde bir ceset parçası görüldüğünde “ANZAC çorbası” adı veriliyordu.


ANZAC Stew: Berbat güveç

Cephede ANZAC askerlerinin doğaçlama tarif geliştirdikleri yemekler oluyordu. Örneğin sıcak suda kaynamış domuz pastırması veya çok sert bisküvilerin reçel ve su ile kaynatılmasıyla oluşan lapa gibi. İşte bu şekilde doğaçlama gelişen tariflere ayrı ayrı ad vermek yerine hepsine birden “ANZAC Güveci” denmişti.


ANZAC Wafer: Diş kıran bisküviler

Çok sert olan bu meşhur ANZAC bisküvilerine “Rock Chewer“ da (Kaya Çiğneyici) deniyordu. Bunları yemeden önce kimi zaman birkaç dişin kırılmasını ya da oluşabilecek kronik diş sorunlarını göze almak gerekiyordu. Gelibolu Yarımadası’nda veya gemilerde dişçi ve cerrahi diş müdahalesi yapabilecek ekiplerin olmaması bu riski daha da büyütüyordu.


Beachy Bill: Sahili döven acımasız Türk topları

Gelibolu seferi boyunca kara muharebelerinde düşman kuvvetlerine en çok zarar verdiren ve adından söz ettiren toplardan biri de ANZAC askerlerinin Beachy Bill dediği Türklerin Palamutluk Sırtı’ndaki toplarıydı. Anzak Koyuve civarında sadece Beachy Bill’in yaklaşık 1.000 askeri öldürdüğü veya yaraladığı tahmin ediliyor. Palamutluk sırtındaki bu toplar, esasen İtilaf kuvvetlerinin 18 Mart’ta Boğaz’ı geçme girişimlerinden beri oradaydıları. Büyük ihtimalle mermilerinin sahil şeridini etkisi altına almasından ötürü bu adla anılıyorlardı. Palamutluk topları için ANZAC Book’ta şöyle denmektedir:

Beachy Bill yani, Palamutluk Toplarının bulunduğu yerden Kabatepe sahili. Gazeteci Charles Bean 1919’da Gelibolu’ya tekrar döndüğünde haritalar yardımıyla topların mevzilerinin burası olduğunu bulabilmiştir.

“Şu bir gerçek ki Beachy Bill denilen bir baş belası var
Toplarını ateşlediğinde cırtlak sesiyle avazı çıktığı kadar bağıran,
Fakat biz atışından ve o sesten sonra,
Atışlarını saymalıyız, sonra attıklarını sayıyoruz 
Sonra dışarı çıkıp Beachy Bill’in toplarını karşılıyoruz”.


Auntie: Aman dikkat! Bu teyze çok fena patlar

Bu kelime ANZAC’ların savaşla ilgili kullandıkları en nüktedan kelimelerden biridir. Auntie (teyze/hala-veya yaşlı kadın) adını verdikleri şey, Türklerin kullandığı tahta saplı Alman yapımı el bombalarına deniyordu. Türkler bu bombaları attığında bunu gören ilk asker “Auntie coming over!” (teyze üzerimize geliyor) diyerek diğer askerleri uyarmayı ihmal etmezdi.


Backshish: Bahşiş

Bizdeki “bahşiş” kelimesinin ta kendisidir. Cephede İtilaf askerleri, birine bilmediği bir siperi göstermek ya da bilmediği bir karargaha götürmek gibi rehberlik vb. hizmetlerde bulunduğunda karşılığında aldığı çikolata, tütün gibi şeyleri bu kelimeyle ifade ettiler. Muhtemelen Mısır’da eğitim gördükleri sırada Araplardan öğrendikleri kelimelerden biri.


Cricket Ball: El bombası

Bu kelime de yine Türk el bombalarından birine verilen ad. ANZAC askerleri yuvarlak şeklinden dolayı bu bombaları kriket topuna benzetmişlerdi. Gerçekten de kriket topuna benzeyen yuvarlak el bombalarına Çanakkale Savaşı ile ilgili hemen her müzede rastlamak mümkün.


Digger: Kazıcı

Kendi güvenliklerini sağlamak için sürekli siper kazmak, ANZAC’ların da tüm askerlerin de mecbur olduğu bir gündelik uğraştı. Avustralyalı askerler kenidlerine “kazıcı” manasındaki “digger” kelimesini uygun görmüşlerdi. Çanakkale muharebeleri literatüründe en sıklıkla karşımıza çıkan tanım budur ve neredeyse ANZAC askerini tek başına sembolize eden bir kelimeye dönüşmüştür.


En-Zedders & Kiwi: Yeni Zelanda askeri

Yeni Zelanda askerleri için verilen ad. “New Zealanders” yerine kullanılan kelime. Yine anavatanı Yeni Zelanda olan Kiwi kuşu, bu ülke askerlerini betimlemek için yaygın biçimde kullanılıyordu.


Farting Anafarta: Yellenen toplar

“Farting Annie“ veya “Anafarta Annie“ diye de tanımlanan toplar, Türk tarafının Küçük Anafarta ve İsmailoğlu Tepe’de bulunan toplarıydı. Çokça kayıp verdiren bu toplar askerlerin günlüklerinde ve mektuplarında kendine bu isimler altında yer buldu. Bu topların en ölümcül vuruşlarından birine de 2. Hafif Süvari Alayı’ndan George Green şahit olmuştu. Green’in anlattıklarına göre 24 Haziran 1915’te bir grup asker denizde banyo yaparken düşen tek bir top mermisi şarapnelleri ile 18 asker yaralanmıştı.


Gallipoli Gallop: Tuvalete koşmak

Askerlerin en çok dert yakındıkları şeylerden biri çeşitli diyareler ve barsak hastalıklarıydı. Tabii hal böyle olunca, tuvalete yetişmek için sıkı bir koşu yapmak gerekebiliyordu. İshal olan kişiler “Gelibolu koşusu” yaparak tuvalete ulaşıyorlardı. Hatta bunun başka bir adı daha vardı: “Turkey Trot” yani “Hindi koşusu”.


Jam-Tin: El bombası

Boş reçel kutularına metal parçaları, dikenli tel parçaları, boş mermi kartuşları konulup barut sıkıştırılarak bir fitil eklenmesiyle elde edilen bombaya verilen ad. Özellikle Seddülbahir bölgesinde bizim Çukurbağlar, İngilizlerin ise “Orchard Gully” dedikleri noktada çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan bir grup bu bombaları yapmakla görevliydi. Orijinal el bombalarının geliştiği, ancak yeterli sayıda bulunmadığı bir dönemdi. Ağırlıklı olarak yakın siper muharebesi yaşanan Çanakkale’de, el bombası en etkili silahlardan biriydi.


Lunapark: Kahire

Cephede yaralanan İtilaf askerleri Gökçeada, Limni gibi yakın adalarda tedaviye alındığı gibi, daha ağır vakalar ve uzun süreli tedavi için Kahire’ye gönderiliyordu. Bu tedavi süreci zorlu da olsa savaşın cehennemi ateşinden uzaklaştıkları için, askerler Kahire hastanesini “lunapark” gibi görüyorlardı. Tabii tek sebep bu değildi. Kahire hastanesinde hemşireler de vardı.


Peninsh: Gelibolu

Askerler hem kendi aralarında hem de mektup ve günlüklerde Gelibolu Yarımadası’na uzun uzadıya “Gallipoli Peninsula” demek yerine bu kelimeyi kullanıyorlardı.


Pill: Hapı yutmak

ANZAC askerlerinin mermilere verdikleri isim. Aslı “bullet” olan mermi kelimesi yerine “hap” manasına gelen bu kelime yaygın biçimde kullanılıyordu. Öyle ya, mermiyi yiyen hapı yutmuş oluyordu!


Typewriter: Daktilo mu? Değil!

Türkçe anlamı esasen daktilo olan bu kelime tabii ki bunun için kullanılmadı. Ama zaten cephede daktilo ne gezer demeyin. İngiliz gazeteci ve Sansürsüz Çanakkale kitabının yazarı Ellis-Ashmead Bartlett’in Empire marka daktilo ile Suvla’da poz vermişliği vardır (Hatta bu fotoğraf daktilo reklamı olarak dönem gazetelerinde yayımlandı). Peki ne anlamda kullanılmıştı bu kelime? Seri halde daktilo tuşlarına bastığınızda çıkan sesi cephede neye benzetirdiniz? Evet, makineli tüfek!