Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, her yıl Ankara’nın gelenekselleşmiş en önemli festivallerinden birini gerçekleştiriyor. Bu yıl malum salgın ve sağlık nedenleriyle ertelenen festivalin arkasında, organizasyona adlarını veren kişiler ve dört sene önce yitirdiğimiz Mehmet Başman vardır. Erken cumhuriyet devrinden bugüne uzanan bir kültür-sanat öyküsü.

Uluslarası Ankara Müzik Festivali, normal şartlarda 4 Nisan akşamı başlayacaktı (Zaten her yıl o tarihte başlar. Zira 4 Nisan, Cenap And’ın aramızdan ayrılış günüdür. Onun adını saygı ile anma vesilesidir). Her ne kadar içinde bulunduğumuz olağanüstü şartlar nedeniyle ertelenmiş de olsa, bu festivalin kültür-sanat hayatımızdaki yeri ayrı ve özeldir.

Bu festivalin ilki 36 yıl önce yapılmıştı. O günden bu yana Ankaralı müzikseverler bu etkinlik sayesinde dünyaca ünlü pek çok orkestrayı, birbirinden değerli şef ve solistleri tanıma ve dinleme fırsatı buldu.

Artık geleneksel bir hale gelmiş olan bu hayırlı etkinliği ortaya koyan, yaşatan ve yaşatacak olan kişi ve kurumlar kimdir, ya da kimlerdir? İşin arka yüzüne bir göz atmak ve o organizasyonu tanımak yerinde olmaz mı?

Festivalin ana sponsoru ve organizasyon sahibi “Sevda-Cenap And Müzik Vakfı”. Önce işe bu adı taşıyan kişilerden başlayalım. Baş kahramanımız Cenap And. Kendisi, aslen bugün Bulgaristan sınırları içinde kalmış olan Filibe eşrafından Serçeşmebey oğullarından Mehmet Cenap Bey’dir. Galatasaray Lisesi’nde okumuş, Almanya’da da ekonomi eğitimi görmüştür. İsviçre’de tesadüfen bir Türk kızı ile tanışır. Sevda adındaki genç kız cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli görevler üstlenmiş ünlü Tunalı Hilmi Bey’in kızıdır.

Festivalin tanıdık yüzleri Şef Güler Aykal, SCA Vakfı Uluslararası Ankara Festivalinin bir konser sırasında ısrarlı bis istekleri üzerine dinleyicilere saatini gösteriyor (solda). Eski Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ve eşi, festivalin sadık takipçilerinden (sağda).

Söz Tunalı Hilmi Bey’den açılmışken, biraz da ondan söz edelim. Kızı niçin İsviçre’de yaşamaktaydı, ortaya çıksın. Tunalı Hilmi Bey, adı üstünde Tuna boylarından, yani o da Bulgaristan topraklarından kopup gelmiş biri. Gençliğinde yani 2. Abdülhamid zamanında önce Fatih Askerî Rüştiyesi’ni bitirip Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisi’ne yazılmış. Zamanının pek çok yurtsever genci gibi istibdadına karşı faaliyet gösteren gizli cemiyetlere girmiş; hatta elyazısıyla dergi bile düzenlemiş. “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” üyeleri hakkında sürgün kararı çıkınca üyelerden kimisi sürgüne gitmiş, kimisi de kaçmış. Tıbbiye son sınıf öğrencisi Tunalı Hilmi Bey yurtdışına kaçanlardan. Soluğu İsviçre’de alan genç Hilmi Bey, Cenevre’ye yerleşir; takvimler 1885’i göstermektedir. Yarım kalan öğrenimini tamamlamak üzere Cenevre Üniversitesi pedagoji bölümüne devam eder. Bu arada İttihad-ı Terakki Cemiyeti’nin Cenevre şubesini kurar ve Julietta adında İsviçreli bir hanımla evlenir. Bir kız, iki erkek çocuğu olur. İşte Mehmet Cenap Bey’in tanıştığı Sevda adlı kız da Tunalı Hilmi Bey’in kızıdır.

Abdülhamid tahttan indirildiği zaman yurda dönen Hilmi Bey, inkılapçı yazılarını çeşitli yayın organlarında sürdürür. Bu arada Karadeniz Ereğlisi, Silivri, Bayburt, Beykoz ve Gemlik’te kaymakamlık görevlerinde bulunur. 1919’da Bolu mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçilir. İşgal döneminde Anadolu’ya geçer. Artık TBMM üyesidir. İsyanları bastırmakta ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlanmasında görev alır. Cumhuriyeti ilân edecek olan milletvekilleri arasındadır. Yazıları ve getirdiği yasa teklifleri hep devrimlere ilham verici niteliktedir.

Sevda Hanım ile Cenap Bey’in tanışması bir evlilikle sonuçlanmış ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürklü yıllarında Başkent Ankara’ya yerleşmişlerdi. Vakfa adını veren ikinci isim Cenap Bey’e dönecek olursak… Kendisi 1894 doğumlu. 1915-24 arası Almanya’da inşaat mühendisliği, ticaret ve ekonomi eğitimi görmüş. Dönüşte İş Bankası’nda çalışmaya başlamış.

O sıralarda Ankara’da hummalı bir inşaat faaliyeti var. Yabancı mimarlar kalifiye işçi bulmakta sıkıntı çekiyor, dışarıdan, örneğin Macaristan ve Almanya’dan işçi getirtiyorlardı. Bu işçiler beraberinde kendi alışkanlıklarını da taşıyorlardı. Bunlardan biri de şarap tutkusu idi. Şarap yoksa bir-iki ay içinde işi bırakıp yurtlarına dönüyorlardı. İşveren ithal yoluna gidince de, bu durum Müslüman işçilerde tepkiye neden oluyor, şarap fıçıları delik deşik ediliyordu. Cenap Bey girişimci bir kişiliğe sahipti. Bu durumu farkedince yerli şarap üretiminin verimli bir iş olacağı kanaatine vardı.  

Ankara’da “Kavaklıdere” sadece bir semt adı değil; cumhuriyetin ilk yıllarında bir tarım ve endüstri girişiminin de adıdır. Ulu şairimiz Yahya Kemal’in “Veda etmek üzereyiz kedere / Getir ahbaba bir Kavaklıdere” şeklinde şiire bile malettiğine bakarak, artık buna bir reklam gözüyle bakamayız diye düşünüyorum.

Şimdi üzerinde Karum iş merkezinin ve Sheraton otelinin bulunduğu yamaç o zamanlar bomboş bir arazidir. Cenap Bey’in ilk işi İsviçreli dostlarından bir kredi sağlayıp bu araziyi satın almak olmuştur. Orasını bir bağ haline getirmek ise yüklendiği ikinci iştir. Tabii Sevda Hanım bütün bu çalışmalarda baş destekçisi ve yardımcısıdır. İlk markalı ürün 1929’da piyasaya çıkarılır. Başlangıç pek başarılı değildir. Yerli üzümlerden Kalecik Karası gibi türler denenerek içimi daha tatlı şaraplar denenir. 1932’ye gelindiğinde Gençlik Parkı’nın bulunduğu yerde bir Yerli Mallar sergisi düzenlenmiştir. Kavaklıdere de burada yerini almıştır. En başından itibaren gelişmeyi teşvikle izleyen Atatürk’e sergiyi ziyaretinde yerli üzümden üretilmiş bir kadeh şarap ikram edilir. Gazi onu içtikten sonra olayı izleyen gazetecilere dönüp “Yarınki gazetelerinize benim bu şaraptan içtiğimi ve hakiki şarap budur dediğimi yazınız” der.

Reji masasında


Oyuncu Olcay Poyraz ve Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın bir önceki başkanı Mehmet Başman vakfın düzenlediği bir ödül töreninin açılış konuşmasında…

Cenap Bey ve eşi Sevda Hanım 1934’te soyadı kanunu çıkarılınca And soyadını aldılar. 1955’te, bağlarının alt ucunda, derenin gölleştiği, bugün Kuğulu Park diye anılan yerin hemen yanında, Atatürk Bulvarı’nın kıyısında, mimarisini Hikmet Onat’ın üstlendiği, geleneksel Türk evlerinden esinlenmiş iki katlı genişçe bir ev yaptırmışlardı. Seçkin insanlardı; kazandıkları paranın bir bölümünü kültür ve sanat için harcamak istemişlerdi.

Müziğe meraklıydılar, yaşamlarının önemli bir bölümünü Avrupa’da geçirdikleri için bu kültüre de aşina idiler. 1940’lı yıllarda bir bölümü Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, bir bölümü Gazi Eğitim Enstitüsü’nde eğitici konumunda olan Türk ve yabancı müzik insanlarından, dostlarından ve onların yetiştirdiği öğrencilerden bir kuşak oluşmuştu. Liko Amar, Mithat Fenmen, Mahmut Ragıp Gazimihal, Sabahattin Eyüboğlu, Halil Bedi Fıratlı akla gelen ilk isimler. Bu kişiler 1940’ta “Ses ve Tel Birliği” adında bir dernek kurmuşlardı. Derneğin genel sekreterliğini Cenap And üstlenmişti. And çiftinin Kavaklıdere’deki konutunun alt salonu küçük bir konser salonu olmaya uygundu. Yeni yetişen birçok müzisyene burada resital verme olanağı sağlanmıştı. Ne yazık ki 1958’de Sevda Hanım ve değerli eğitimci Vedide Baha Pars, bir arabanın kendilerine çarpması yüzünden vefat ettiler.

Cenap Bey o sıralarda şirketin işlerinden elini çekmiş, üretim sorumluluğunu Sevda Hanım’ın akrabası Uğurlu Tunalı’ya terketmiş, kendini daha çok maddi ve manevi desteğini esirgemediği müzik işlerine adamıştı. 1965’te “Sevda-Cenap And Müzik Tesisi” adındaki vakfın temelini atılmış, Danışma Kurulu başkanlığına da Adnan Saygun getirilmişti.

Daha sonra tekrar evlenen Cenap And’ın her iki eşinden de çocuğu olmamıştı. Evlat edindikleri, örneğin Metin And gibi kişiler ise kendi yaratılışlarına uygun başka yollar çizmişlerdi. Kendisi 1982’de vefat edince, tek mirasçısı olarak ikinci eşi Cevza Hanım görünüyordu. Şirketin öbür ortakları genellikle hisselerini devretmişlerdi. Uzun bir süredir şehrin içinde boğulmuş olan bağ ve içindeki tesis Akyurt’a taşınmış ve çağdaş gelişmelere uygun modern bir tesis haline getitirilmişti ama, Cevza Hanım tek başına bunların üstesinden gelecek durumda değildi. İstanbul’da yaşayan kardeşi Mehmet Başman’ı yardıma çağırdı. Mehmet Başman işe iyi sarılmış, şirketi derlemiş toparlamış, başarılı bir yola sokmuş, şarapçılık sektörünü ileriye taşımıştır. Daha da önemlisi, Ankara’nın kültür ve sanat ortamına sağladığı katkı, evrensel çoksesli müzik alanında teslim aldığı hizmet bayrağını çok daha ileriye taşımasıdır Başman’ın.

Birçok değişikliklerle işlevsel, canlı, yeni bir vakıf kurulmuştur. Her yıl bir kompozitöre eser ısmarlamak; konservatuvar öğrencilerine karşılıksız burslar vermek; CD, nota ve kitap yayımları yapmak; akademik toplantılar düzenlemek; koroları, özellikle çocuk korolarını desteklemek ve daha bir çok toplumsal projeler üretmek; müzik alanında uluslararası ilişkiler kurmak vakfın belli başlı uğraş alanları.

Mehmet Başman, bir kokteyl sırasında Prof. Erhan Karaesmen ve işinsanı.

Sevda-Cenap And Vakfı’nın artık yerine iyice oturmuş, geleneksel hale gelmiş, göze çarpan iki önemli etkinliği var. Bunlardan birincisi şu anda sözünü ettiğimiz Uluslararası Ankara Müzik Festivali’dir. 1993’ten beri Avrupa Festivallar Birliği üyesi, aynı zamanda Dünya Gençlik Müzik Örgütü’nün üyesidir.  

Diğer bir faaliyeti ise 1989’dan itibaren her yıl müzik hayatımızda başarı gösteren bir sanatçıya ya da bu alana hizmette bulunan bir kişi ya da kuruma verilen onur ödülüdür. Vakfın alkışlanacak bir işi de, Millî Eğitim Bakanlığı’nın kapasitesi oldukça yüksek Şura Salonu’nu bir dinleti salonu haline getirerek başkent halkına kazandırmasıdır.

Mehmet Başman gerçekten de hizmetleri yanında, sevimli ve samimi kişiliği ile, insan ilişkileriyle, dost hatırı bilmesiyle, sözünün eri olmasıyla, çalışkanlığı ile, bütün girişimlerini tatlılık içinde başarıyla sonuçlandırmasıyla ve olağanüstü tevazuu ile kendisini kabul ettirmiş ve sevdirmiş, saydırmış bir kişiliğe sahipti. Sahipti diyorum, çünkü onu 22 Ağustos 2016 tarihinde yitirmiş bulunuyoruz.

Bu günlerde SCA Vakfı, Şefik Kahramankaptan’ın çok kapsamlı bir araştırmaya dayanan Müziğin Yüce Gönüllü Şövalyesi Mehmet Başman başlıklı kitabını yayımlamış bulunuyor. Okunmaya değer bir çalışma.