İstanbul doğumlu Amerikalı sinemacı Elia Kazan (İlyas Kazancıoğlu), 1962 yılında ailesinin memleketi olan Kayseri’nin Germir köyünü ziyaret etmişti. Sonradan Türkiye’de yasaklanacak olan “America America” filminin çalışmaları için gelen ünlü yönetmeni, dönemin Ses ve Hayat muhabiri Ozan Sağdıç izlemiş, fotoğraflamıştı. 

İstanbul doğumlu Amerikalı sinemacı Elia Kazan (İlyas Kazancıoğlu), 1962 yılında ailesinin memleketi olan Kayseri’nin Germir köyünü ziyaret etmişti. Sonradan Türkiye’de yasaklanacak olan “America America” filminin çalışmaları için gelen ünlü yönetmeni, dönemin Ses ve Hayat muhabiri Ozan Sağdıç izlemiş, fotoğraflamıştı. 

Asıl adı bizdeki İlyas’la aynı kaynaktan Elias, soy ismi de Kazancıoğlu. Sonradan Amerikan normlarına göre Elia Kazan’a çevrilmiş. 

Germir’de bir köylü kadın 
Elia Kazan, evinin kapısından kalabalığı seyreden bir kadının fotoğrafını çekmek arzusuyla, ona olduğu gibi orada durmasını işaret ediyor. 

1962 yılıydı. Elia Kazan, ailesinin Amerika’ya göçünün öyküsünü anlatmak üzere bir film çevirmeyi aklına koymuş. Atalarının yaşadığı Kayseri’ye bağlı Germir köyünün nasıl bir şey olduğunu görmek, olabilirse özgün mekânlardan yararlanabilmek amacıyla Türkiye’ye gelmişti. Kayseri’ye gidenin yolu hem coğrafi, hem de bürokratik koşullardan Ankara’dan geçer. O sıralarda ben Ankara’da Hayat ve Ses dergilerini temsil ediyorum. Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi birleşik olarak aynı çatı altında. Haber malzemesi çıkar umuduyla tiyatro idaresi ile sürekli dirsek teması içindeyim. Elia Kazan, Tiyatro Genel Müdürlüğü’nün konuğu oluverdi. Bu eski yurttaşımıza dört elle sarıldılar. Genel Müdür Cüneyt Gökçer kendisiyle bizzat ilgileniyordu. 

Raslantı olarak Cüneyt Gökçer’in başrolünü büyük başarıyla oynadığı Kral Oidipus oyununu sahneye koyan ünlü Yunanlı rejisör Takis Muzenidis de buradaydı. Çat pat Türkçe konuşan iki değerli yönetmenin birarada oluşu harika bir şeydi. Ben de bu buluşmanın tek dakikasını kaçırmama gayreti içine daldım. Ankara’daki bir iki günlük mesainin merkezi genel müdürün makam odasıydı. 

O sıralar 59 yaşındaydı 
Ünlü yönetmen Germir köyünden Ozan Sağdıç’a bakıyor. O sırada 59 yaşında ünlü yönetmen, 2003 senesinde vefat etmişti. 

Kayseri’ye yolculuk iki arabayla yapılacaktı. Kambersiz düğün olmaz dedik, birinci arabada ben de vardım. Kazan kendi deyimiyle “enerji toplama” adına yol boyunca kestirdi. Kayseri’ye gittiğimizde Şeker Fabrikası’nın misafirhanesinde kalmışık. 

Asıl hedef Germir köyünden söz edecek olursak… Burası 20. yüzyılın başlarına kadar bağlar bahçeler içinde, söylendiğine göre 12 doktoru, dört eczanesi ve 35 dükkanı olan oldukça gelişkin bir kasaba imiş. İkisi Rum biri Ermeni olmak üzere üç kilisesi varmış. Dört okul ve 2000 kitaba sahip bir de kütüphane… Bağlar, meyva bahçeleri, yağlı tohumların ezildiği bir çok bezirhane, tarıma dayalı bir ekonominin varlığını kanıtlıyor.1878 Ankara Vilâyet Salnamesi’nde burada yaklaşık 1500 Rum, 1000 Ermeni ve 500 Müslümanın yaşadığı yazılı. İbadet dilleri ayrı olsa da, ortak dil Türkçe. Cumhuriyetten önce Ermeni tehciri, ondan sonra da mübadele ile Rumların Yunanistan’a göçleri yüzünden mevcut yaşam kültürü sahipsiz kaldığı için bir çok bina bakımsız kalmış, çoğu harap hale gelmişti. 

Ziyaretimizden valilik haberdardı. Dolayısıyla köy halkının da haberi olmuştu. Köy halkı hemen etrafımızı sarmıştı. Sokak sokak dolaşıyorduk. Elia Kazan, Leica fotoğraf makinesi ile evlerin, sokakların uzak yakın fotoğraflarını çekerken, halkı da ihmal etmiyordu. Ben de kendi Leica’mla sürekli onu izlemekte idim. 

Ne var ki, deri ceketli, golf pantolonlu fevkalâde fiyakalı bir polis amiri konuğumuzun yanından hiç ayrılmıyor, her fotoğrafta yer almak istiyordu. Oysa ben anı fotoğrafı değil, olayı doğal haliyle yansıtacak röportaj fotoğrafı çekme gayreti içindeydim. Sonunda dayanamadım. Biraz uzak durmasını rica eder bir el hareketiyle “Lütfen komiser bey” dedim. Bana şöyle bir yanıt verdi: “Not komiser bey, emniyet müdürü!”. Böylece Kayseri İl Emniyet Müdürü olduğu anlaşıldı. Bu arkadaşı sonraları çok iyi tanıdık, hatta dost bile olduk. Adı Ahmet Gültekin Kızılışık’tı. Avukatlık yaptı, milletvekili oldu. Beyaz takım elbisesi ve papyon kravatı ile ünlenmişti.

Açık havada ezan 
Elia Kazan ezan okuyan müezzinin, Ozan Sağdıç da onun fotoğrafını çekiyor. Yönetmen, filmi için doküman toplamak arzusunda… (altta ve üstte). 

Germir’de bol bol fotoğraf çekmiştim. Örneğin müezzin ezanını bir taş duvara dayanmış, yerde okuyordu; zaman zaman Cüneyt Gökçer de Kazan’ın konu mankeni oluyordu. Ben de hem onun fotoğraf çekme anını, hem de çektiği sahneyi fotoğraflıyordum. Filmi için profesyonelce doküman devşirdiği belliydi. 

Ankara’ya döner dönmez fotoğraflardan bir seçkiyi, kısa açıklamalarla birlikte dergimizin merkezine gönderdim. Konu bir sinemacı ile ilgili olduğundan, daha çok bu tür konuları işleyen Ses dergisinde öykülendirilip yayımlanmasını uygun görmüşler. O tarihlerde Orhan Tahsin adında bir yazarımız vardı. Üslubundan ve ele alış biçiminden, büyük olasılıkla onun kaleme aldığını tahmin ettiğim, daha çoğu kendi hayal dünyasından katkılı bir yazı olmuştu. Efendim, tellal çıkmış, köy halkını karşılamaya davet etmiş de, eski arkadaşlarıyla sohbet etmiş, hatırlarını sormuş da falan filan… 

Bu arada ortak dostumuz Şeref Gürsoy’la da temas ettiği besbelli. O da kendince fantezileri olan bir insandı. İşin doğrusu Elia Kazan İstanbul’un Fener semtinde doğmuş, dört yaşında ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiş, elli küsur yaşına kadar Germir’i hiç görmemiş; nereden çocukluk anıları ve tanışları olsun ki? Böyle saçma şeyler yoktu tabii. Ama mübadele öncesinden kalan yaşlılar varsa, onlardan aile fertlerini tanıyan, evlerini bilen var mı, o türden sorular sordu elbette. Gerisi fasafiso. 

Elia Kazan kendisini nasıl tanımlıyor? “America America” filminin en başında buna dair görüntü dışı bir ses kaydı var: “Benim adım Elia Kazan; kan bağıma göre Yunanlı, doğum yerime göre Türk ve dayımın göçü dolayısıyla Amerikalıyım” diyor. Filmi yapma amacını da şu biçimde açıklıyor: 

Geçmişin peşinde 
Köyün yaşlılarıyla sohbet. Elia Kazan, İstanbul’un Fener semtinde doğmuş, dört yaşında ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmiş, Germir’i hiç görmemişti. 

“Bu öykü bana ailemin yaşlı bireyleri tarafından yıllar yılı anlatılageldi. Onların anımsadıkları Türkiye ve Asya’nın geniş platosu Anadolu. Bir de ova üzerinde yükselen Erciyes Dağı… Anadolu Rumların ve Ermenilerin eski vatanları. Beşyüz yılı aşkın bir süre önce Türkler tarafından istilâ edildi. O günden sonra da Rumlar ve Ermeniler burada azınlık olarak yaşadılar. Rumlar tebaa idi, Ermeniler tebaa idi. Türklerle aynı giysileri giydiler, ayni fesi ve yemeniyi… Aynı şeyleri yediler, aynı sıcağa katlandılar, yüklerini eşekle taşıdılar. Ve aynı dağa baktılar; ama farklı duygularla. Bir bölümü fatihti, bir bölümü de fethedilmiş. Türklerin ordusu vardı. Rumlar ve Ermeniler olabildiği ölçüde iyi yaşıyorlardı. Ama günü geldi, zulmün ortaya çıktığı her yerde olan burada, Anadolu’da da oldu. Halk sorgulamaya başlamıştı. Aniden ve pervasızca bir şiddet patlaması oldu. İnsanlar şaşkına döndüler, başka bir vatan aramaya koyuldular…” 

“America, America” adlı filmin gösterimi Türkiye’de yasaklanmıştı. Ben bir raslantı sonucu ilk gösterim tarihine oldukça yakın bir zamanda Avrupa’da yakalamış ve izlemiştim. Film tekniği ve estetiği bakımından çok etkili, destansı bir film. Elia Kazan’ın öz dayısının Amerika’ya kapağı atma tutkusunun öyküsü. 

Film, edebî bir eser niteliğinde. Elbette yaşanılanları birebir anlatmaz, onları dramatize eder, duygusallık adına trükler katar, öykünün ana fikrini desteklemek adına olmamış olayları olmuş gibi gösterebilir. Kahramanların isimleri aynen kullanılmış mı, yoksa kimisini korumak, kimisiyle sorun yaşamamak için değiştirilmiş olabilir mi, bilemeyiz. Biz filmde kullanıldıkları biçimde ele almak, ama yorumlamaları da ihtiyatla karşılamak zorundayız. 

Öykü şöyle başlıyor: Rum delikanlı Stavros, Ermeni arkadaşı Vartan ile Erciyes’ten kasabalarında satmak üzere buz çıkarmaktadırlar. Stavros, buzları yükledikleri at arabasıyla arkalarında bıraktıkları dağın zirvesine bakarak Vartan’a sorar: “Sen bana Amerika’da daha büyük dağlar var demiştin, değil mi?” diye. Vartan’ın yanıtı: “Amerika’da her şey daha büyüktür” olur. “Neler, ne gibi şeyler meselâ?” Vartan Stavrosun yüzüne anlamlı anlamlı bakar, “Gidip bakalım öyleyse, İsa’nın yardımıyla, hadi.” der, “Ama şimdi, şu buzları satmamız gerek, erimeden önce…” 

1896 yılıdır. İl valisine payitahttan bir mesaj gelmiştir, Ermeni teröristler İstanbul’daki Türkün ulusal bankası olan Osmanlı Bankası’na bombalı bir saldırı düzenlemeye cür’et etmişlerdir. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Sultan Abdülhamid’in arzusu gereğince, devletin her yerindeki tebaası Ermeni halkı çok iyi bilmelidir ki, bu tür eylemlere hoşgörü gösterilmeyecektir. Bir benzeri gerçekleşecek olursa, uygulaması valilerin takdirine bırakılmak üzere en sert biçimde karşılığı verilecektir. 

Gerçek tam nedir bilmiyoruz. Filme göre, Germir’de Osmanlı askerleri Ermenilere saldırırlar, tutuklananlar olur, sığındıkları kilise eteşe verilir, bir kısım Ermeniler ölür. Bunların arasında Stavros’un aklına Amerika hayalini sokan arkadaşı Vartan da vardır. Olan bitenler ondaki arzuyu pekiştirir. Yol parası verir umuduyla tek başına yaşayan büyükannesine koşar. Yaşlı kadın ona umut vermez. Eline kocasının, yani Stavros’un dedesinin hançerini tutuşturur. “Bütün param gömleğimin içinde, hadi al onu” der. Dramatik bir sahnedir bu, yaşamsal bir karar anı. Elinde hançer, oradan kaçarcasına uzaklaşır Stavros. Yolda perişan ve hastalıklı bir genç ondan yardım dilenir. Bu, Ermeni Ohannes’tir. Neyini verecektir ki Stavros? “Amerika hayalin için dua edeceğim, yolumuz aynı yol” der. Ayağındaki bu yırtık çarıklarla mı? Onların yerine giysin diye kendi pabuçlarını çıkarıp önüne atar Stavros. 

Kaybolan tarih 
Köyün bekçisi ve Elia Kazan. Amerikalı yönetmen, kendi aile fertlerini tanıyan, evlerini bilen var mı diye araştırıyordu. 

Baba İssak ele güne karşı ona kızgın görüntüsü verir, aslında bu en büyük evlâdına güvenmektedir. Bir gün Rumların başına da bir belâ gelmesinden tedirgin, aileyi İstanbul’a taşımanın güvenli olacağı düşüncesindendir. Yükte hafif, pahada ağır neleri varsa öncü olsun diye ona verirler. Gözyaşları içinde kulağından küpesini çıkarıp veren bir kızkardeş vardır ki, bu belki de Elia Kazan’ın annesini temsil etmektedir. 

Eşeği Guçuk ile yola düzülür Stavros. Yolda bir suyu salla geçerken salcının para koparmak üzere saldırısına uğrar. Osman adında biri onu kurtarır. Ancak da o serseri ruhlu bir kişidir. “Biz kardeş olduk artık” numarasıyla Stavros’a yapışır. Çeşitli numaralarla delikanlıyı soyup soğana çevirir. Elde avuçta ne varsa söğüşler. Buna rağmen dille elle aşağılamalarını, tecavüzlerini sürdürür. Tutuştukları kavgada Stavros dedesinin hançeriyle Osman’ı öldürür. Stavros’u sonuna kadar istismar eden ve bıçak kemiğe dayanınca Rum delikanlısınca hançerlenen Türk’ün adının Osman olması Kazan’ın bir allegorisi miydi bilemem. Bana sanki öyleymiş gibi geldi. 

Stavros nihayet o zamanlar demiryolunun en uç noktası olan Ankara’ya varır ve trenle İstanbul’a ulaşır. Babası ona kendi halinde bir halı tüccarı olan kuzeni Odusseus Topuzoğlu’nun adresini vermiştir. Bu kuzen paradan başka bir şey düşünmeyen, pek de makbul olmayan bir kişidir. Stavros’yu yanında çalıştırır, ama pek para koklatmaz. Stavros’nun büyük hayalleri vardır. Yeter ki, kapağı Amerika’ya atabilecek kadar parası olabilsin… 

Kuzen, onu para babası Aleko Sinikoğlu’nun kızlarından biriyle evlenirse büyük bir servete kavucağı düşüncesindedir. Genç bir adam, yakışıklı da sayılır, bir de iyi giyinirse mükemmel bir damat adayı. Ama Stavros’nun Amerika hülyasının sonu demek olan bu fikri beğenmez ve dükkânı terkeder. Para kazanmanın başka yollarını arayacaktır. Amerika’ya üçüncü mevki bilet ücreti 110 liradır. Yapabileceği tek iş hamallıktır. Yemez içmez, para biriktirmeye bakar. Bu arada daha yaşlıca bir hamal olan Garabet’le arkadaş olur. Garabet bir yandan gizli bir suikast çetesinin üyesidir. Stavros’u da o yola sürükler. Çete bir suikast hazırlığı içindeyken baskına uğrar. Suikastçılardan bir kısmı ölür, bir kısmı yaralanır. Stavros ölü numarası yaparak paçayı sıyırır. Sığınacak tek yer yeniden kuzenin yanıdır. Ve onun gösterdiği yol Sinikoğlu’na damat olmaktır. O da olur. Ne var ki evlendiği kız Domna’ya ısınamaz, Amerika tutkusu iliklerine kadar işlemiş, onu tutsak almıştır. Saf bir kız olan Domna kaderine razı olmuştur. Stavros Amerika hayalini gerçekleştirmek isterse, babasının drahoma olarak verdiği parayı ona vermeye hazırdır. 

Elia Kazan ve Cüneyt Gökçer 
Elia Kazan, Germir manzarası içinde bir de Cüneyt Gökçer’in fotoğrafını çekiyor (üstte). Yönetmenin yanında, sonradan milletvekili olacak Kayseri İl Emniyet Müdürü Ahmet Gültekin Kızılışık. Dönemin Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü ve aktör Cüneyt Gökçer’i 2009’da kaybetmiştik (altta). 

Artık damat olarak çalıştığı Sinikoğlu’nun mağazasına Amerika’nın en büyük zenginlerinden Kebabyan müşteri olarak gelmiştir. Yanında eşi Berta da vardır. Kebabyan yaşlı bir bir adam, Berta ise çok genç yaşta evlendirilmiş, gençlik arzularını tam yaşayamamış bir kadındır. Genç Stavros ile bir ilişkiye girmek onun hiç de zor bir şey değildir. 

Daha sonraki bir sahnede Stavros’u Kayzer Wilhelm transatlantiğinin New-York seferi için bir üçüncü mevki bileti alırken görürüz. Aynı anda Amerikalı bir iş adamı sekiz genç işçi için bilet almaktadır. Onlardan biri öykünün en başında Stavros’un kendi ayakkabılarını verdiği ve İstanbul’da yeniden karşılaştığı Ohannes de vardır. Aynı geminin iki ayrı lüks kamarasını ise Kebabyan ve eşi Berta işgal etmektedirler. Berta yaşlı hizmetçileri vasıtasıyla Stavros’u üçüncü mevki yolcuları arasında buldurup kamarasına davet eder. Zamanını uyumakla ve hizmetçisiyle iskambil oynayarak geçiren Kebabyan bitişik kamarada neler olup bittiğinin farkındadır. Gemi Amerika sahillerine yaklaştığı sırada Stavros’a “Buraya kadar” der. Kebabyan’ın ona biçtiği kader, aynı gemiyle geri dönmek ve Sinikoğlu’nun ayaklarına kapanmak olacaktır. Gururuyla oynanan Stavros, Kebabyan’ın boğazına sarılır. Yaşlı adamı onun elinden geminin güvenlikçi personeli zorla kurtarır. 

Artık Amerika’ya kabulü iyiden iyiye zorlaşmıştır Stavros’un. Son dakikalarda Berta, hizmetçisiyle ona elli dolar ve yanında bir de Amerikan işi hasır şapka göndermiştir. Bu arada göğüs hastalığı iyiden iyiye ilerlediği için yaşama umudunu yitiren Ohannes gizlice kendini Atlantik’in sularına bırakmıştır. Onu Amerika’ya götürmekte olan patronu, daha sağlıklı görünen Stavros’u onun yerine koymakta bir sakınca görmez. Stavros ölen arkadaşının adıyla ve evrakıyla Amerika’ya ayak basacaktır. Göçmen bürosunda adını sorduklarında “Ohannes” der, ses uyumuyla “Joe Arnes” adıyla Amerikan vatandaşlığına kaydı yapılır. Toprağını öptüğü Amerika’da bir lostra salonunda ayakkabı boyacılığı yapmaktadır artık Stavros. 

Germir’e bakış 
Elia Kazan, atalarının köyü Germir’i izliyor. Ünlü yönetmen apar topar Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılacak, filmin devamı Yunanistan’da, Germir’e oldukça benzeyen bir köyde çekilecekti 

Filmin sonunda Germir’deki ev halkını görürüz. Babası ondan bir mektup almıştır. “Buranın da oradan pek bir farkı yok, ne var ki yeni bir umut kapısı. Zamanla bir bir hepinizi buraya aldıracağım” demektedir oğulları. Ve son bir ironi: Berta’nın adete jigololuk ücreti gibi verdiği elli doları da göndermiştir ailesine Stavros. Ailenin şaşkınlığı: “Amerika’ya ayak basar basmaz bu kadar bir parayı nasıl kazanıvermiştir? Gerçekten harikalar ülkesi olmalı şu Amerika!” 

İstanbul’da filmin çekimleri başladığı zaman, şu eski yurttaşıma bir hoşluk yapayım dedim. 18 sayfada toparlanan 40 kadar fotoğraftan özel mizanpajlı bir albüm hazırlama girişiminde bulundum. Sayısal fotoğrafçılığın olmadığı bir dönemde, bu kolay bir iş değildi. Patenti bana ait bir yöntemle her gün ancak bir çift sayfa basabiliyordum. Sonunda bitti, fiyakalı bir şekilde ciltlettirdim de. Armağanımı sunmak üzere İstanbul’a gittim. 

Bu arada, Elia Kazan’ın “Türk karşıtı bir film yapıyor” söylentisi yayılmış, Haliç’te sahneleri çekilmekte olan filmin her sahnesini “kötü yanlarımızı gösteriyor” bahanesiyle polis engellemeye çalışmış. O çekeceğini çekmiş, adeta kaçar gibi Türkiye’den ayrılıyordu. Elinde çantası ve pardesüsü, Hilton’un kapısından çıkıp kendisini havaalanına götürecek taksiye binerken zor yakalayabildim. Konuşamadan eline tutuşturdum albümü; kapağını açamadan, içeriği nedir bilmeden aldı gitti. Gidiş o gidiş. Herhalde çok memnun kalmıştır, teşekkür etmek istemişse de, adresimi veremediğim için edememiştir diye teselli ettim kendimi. 

Filmin devamı Yunanistan’da çekildi. Germir’e oldukça benzeyen bir köy bulmuş. Tek farkı Germir’in evleri toprak damlıyken oradaki evler kiremit çatılı. 

Şimdi Germir’de bir evi “Elia Kazan evi” olarak restore edeceklermiş. Güzel bir düşünce; elbette olsun. Tabii bu ev kendisinin değil, atalarının evi olacak. Ama baba dedesi Kazancıoğlu’ların evi mi, yoksa filimde anlatılan dayının, dolayısıyla anne tarafı Topuzoğlulları’nın evi mi? Ben şahsen çok iyi bir araştırma yapıp, doğruları iyi saptamak gereğine inanıyorum. Hayırlısı…