Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü profesörlerinden, İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Levent Kurnaz’la Çernobil’de neler yaşandığını, çıkarılması gereken dersleri ve Türkiye’de nükleer santrallerin risklerini konuştuk.

Çernobil’i bu ay tarihî bir hadise olarak konu ediyoruz. Peki bugünkü teknolojiyle bir Çernobil daha yaşanmaz diyebilir miyiz?

Kesinlikle diyemeyiz. Zira Çernobil bir teknik alettir ve teknik aletlerde de bu tür hataların olması her zaman mümkündür. Yani Çernobil’de yaşanan problem esasında bir deney yapılırken aletin o deneye uygun davranmamasıdır. O yüzden bu tür aletlerde bütün deneyleri yapılmış, çok iyi bilinen, uzun süre denenmiş teknolojilerin kullanılması gerekir. Çernobil’deki asıl problem budur. Santral kullanılmaya başlandıktan sonra artık aletin üzerinde deney yapılmaması gerekir. Çernobil’de yapılan en büyük hata buydu. 

Bir kısım uzman, “güvenlik önlemleri devre dışı bırakılarak bir deney yapıldığı sırada gerçekleştiği için Çernobil’de yaşananları bir kaza değil, bir vaka/olay diye adlandırmak daha doğru” diyor. Katılır mısınız?

O nokta doğru. Olan şey bir kaza değildi. Sadece bir deney yapmaya çalışıyorlardı ve o deneyi çalıştırabilmiş olsalardı Çernobil yaşanmazdı. Fakat bunu beceremediler. O yüzden kaza diyemeyiz. Deney çalışmadı.

Riski azaltmak için Prof. Dr. Levent Kurnaz, nükleer santrallerin riskini en aza indirmek için denenmiş, hâkim olunan, sağlam teknolojilerin kullanılması konusunda uyarıyor.

Japonya-Fukuşima’da 2011’de yaşanan felaket, ortada bir deney sözkonusu değilken ve teknolojinin çok daha gelişmiş olduğu bir dönemde yaşandı. Bu iki olayı nasıl karşılaştırabiliriz?

Fukuşima’da dört büyük problem üstüste geldi. Nükleer santrallerde bir arıza olması halinde herhangi bir sorun yaşanmaması için bir güvenlik sistemi vardır, o güvenlik sisteminde sorun olursa diye bir kat daha, onda da sorun olursa bir kat daha güvenlik sistemi vardır. Ne yazık ki Fukuşima’da bütün bu güvenlik önlemlerini aşacak büyüklükte dev bir deprem oldu. O büyüklükte bir deprem kolay kolay olmaz diye düşünmüşlerdi; bu yüzden de hazırlıklı değillerdi. Ona hazırlıklı olabilmeleri için de Çernobil’deki deneyin çalışmış olması gerekiyordu. 

Kapalı boru sistemi Dünyadaki pek çok uygulamada soğutma ihtiyacını karşılamak için deniz kıyısına kurulan nükleer santraller, yoğunlaştırıcıdan geçirdikleri suları denize geri verirken kapalı boru sistemi kullanıyor. Bu sistem sayesinde, deşarj edilen soğutma sularına herhangi bir radyoaktif madde karışması engelleniyor. 

Çernobil’deki deney, Fukuşima’da ortaya çıkan riski bertaraf etmek için yapılıyordu bir bakıma, öyle mi? 

Çernobil, Fukuşima’yı engellemek için yapılıyordu derken, tabii aralarında çeyrek yüzyıllık bir zaman farkı var. Ama oradaki temel nokta, nükleer santralin kendi yarattığı enerjiyi kullanarak kendisini kapatmayı becermesi. Nükleer santraller bunu yapamıyorlar. Kendilerini kapatmak için dışarıdan aldıkları enerjiye ihtiyaçları var. Çernobil’de kendi enerjisini kullanarak, kendisini kapatabilmesini sağlamak için yapılıyordu deney. Ve bunu beceremedikleri için patlama yaşandı. 

Türkiye’nin gündemindeki iki santrali, Akkuyu ve Sinop’la ilgili riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Şimdi “bütün önlemleri aldık, hiçbir risk yok” diyemeyiz. Fakat şunu da söylemek lazım: Türkiye’deki raporlar, her sene 3 milyon insanın kömürlü termik santrallerden çıkan dumandan dolayı öldüğünü söylüyor. Bunlar kesin sayılar. Ve bunlar patlama gibi özel durumlarda değil, termik santrallerin rutin çalışması esnasında ortaya çıkan sayılar. Bir nükleer santralde, bir arıza olursa patlayabilir, evet. Fakat ikisini kıyasladığımız zaman, esasen kaza ihtimali nükleer santralde daha düşük. Yani sadece istatistik ve matematik açısından bakıyoruz duruma. Tabii nükleer santrallerin risklerinin en aza indirilmesi için, baştan beri söylediğimiz gibi, bilinen, kullanılan, hâkim olunan, en sağlam şekilde yapılmış teknolojiye dayanması gerek. 

Türkiye’de şu anda sözkonusu olan yapı, bırakın en sağlam teknolojiyi Rusların daha kendilerinin deneyip oturtmadığı bir sisteme dayanıyor. Problem bu! En azından Akkuyu açısından… “Başka ülkeler bunu 20 yerde yaptılar, tıkır tıkır çalıştırıyorlar, şimdi de Türkiye’de yapalım” dense, bu kabul edilebilir bir risk olurdu. Çünkü bu olmadığı zaman Karapınar’da termik santral yapıyorsunuz, o termik santralden ne çıkıyor Allah bilir… Bugün kanser oranlarına baktığınız zaman Yatağan Termik Santrali’nden çıkan tozdan oluşan kanser oranları çok çok daha yüksek. Patlama, vs. yok. Her gün normal operasyondan çıkan tozdan bahsediyoruz. Böyle bir problem var karşımızda. 

Ama bu demek değildir ki, hemen nükleer santrale gidelim. Aslında yapmamız gereken ne termik, ne nükleer santral… Bütün gücümüzle rüzgar ve güneşe yüklenmemiz gerek. Çünkü rüzgar ve güneş enerjisi şu anda çok daha ucuza, sürdürülebilir enerji kaynakları olma yolundadır. Fiyatlarına baktığımız zaman nükleer enerji, şu anda rüzgar enerjisinin dört katı maliyete sahip. 

Rüzgarın yönü Herhangi bir kaza durumunda felaketin etkilerini kontrol altında tutmak için, nükleer santral projelerinde hâkim rüzgar yönlerini bilmek çok önemli. Prof. Dr. Levent Kurnaz’a göre rüzgarın kıyıdan denize estiği Akkuyu bu açıdan doğru bir nokta olmasına rağmen, aynı şeyi Sinop için söylemek mümkün değil. 

Neden rüzgar, güneş ve su enerjisi daha ucuza mâlolmasına ve çevreye olumsuz etkileri daha az olmasına rağmen nükleer ya da termik santral tercih ediliyor? 

Suyun da geleceği garanti değil çünkü. Yağmura bağlı. Bu yüzden ya rüzgar esmezse ya yağmur yağmazsa ihtimallerine karşı nükleer enerjinin daha güvenilir bir kaynak olduğu düşünülüyor. Ama bu teknolojiler düzgün kullanıldığı zaman 24 saat enerji üretme imkanı dünyada var. Belki daha pahalı olur. O zaman da dört kat daha ucuza değil, yarısı fiyatına gelir. Ne yazık ki biz bunları pek hesaba katmıyoruz. 

Tekrar Akkuyu ve Sinop’a dönersek, mesela Akkuyu’nun zemininde bir çatlak olduğu söyleniyor. Ve ayrıca her ikisi de denize yakın bölgelerde… Nükleer santrallerin yapılacakları yerler neye göre seçiliyor? Yer seçerken nelere dikkat etmek gerekli? 

Diziyi seyrettiniz; burada nükleer yakıtın aşağıya, yani yeraltı suyuna karışması engellendi. Gerçekte de böyle oldu; böylelikle çok daha büyük bir felaketin önüne geçilebildi. Karışmaması da tabana attıkları betonun çok kuvvetli olmasından kaynaklanıyor. Bu nükleer yakıt, herhangi bir problemde yeraltı suyuna karıştığında, oradan Akdeniz’e taşınır ve bütün Akdeniz’e radyoaktivite saçarsınız. Bu korkunç bir felaket olur. Bu bakımdan altına atacağınız beton son derece önemli. 

Fakat santralleri denize yakın yapmak zorundasınız, çünkü soğutma mecburiyeti var. Başka yolunuz yok. Denize ya da göle ne kadar yakın olursa soğutması o kadar kolay olur. Nükleer santrali bırakın, termik santral de aynı şekilde işler. Bir derenin, gölün yakınında olmak zorundadır. Aslında nükleer yakıtın suya karışması çok zor görülen bir durumdur. Santralden suya karışması için aşağıdaki betondan geçecek, eriyecek, aşağıya inecek vs. bütün bu aşamalardan geçip suya karışması zordur. 

Buna karşılık, herhangi bir patlama esnasında, Çernobil sırasında bir nükleer bulutun çıkıp İsveç’i, Orta Avrupa’yı dolanıp oradan Türkiye’ye gelmesi örneğindeki gibi bir olayın yaşanması daha büyük bir tehlikedir. Burada da ülkenin hâkim rüzgar yönlerinin bilinmesi gerekir. Bu açıdan Akkuyu aslında kötü bir noktada değildir. Çünkü orada rüzgar, kıyıdan denize doğru eser. Bunun analizi çok iyi yapılarak seçilmiştir. Tabii yapılmasın; ama eğer yapılıyorsa doğru yolu budur. Ne yazık ki aynı şeyi Sinop için söyleyemeyiz. Çünkü rüzgar Sinop’ta denizden karaya doğru eser. 

Nükleer santralin işletilmesi için gereken uranyumun elde edilmesi için bir çalışma yapılabiliyor mu Türkiye’de? 

Uranyumu biz yurtdışından alacağız. Hiç bizimle alakası yok onun. Uranyumun bir nükleer santralde kullanılması için saflaştırılması gerekiyor. Tam da bu problemden dolayı ABD ve İran’ın arasında bir sorun yaşanıyor şu anda. İran kendi başına bir nükleer santral yakıtı olarak uranyumu saflaştırmaya çalıştığı için… Nükleer santralin kendisini yapmak sorun değil. Önemli olan onun yakıtına sahip olabilmek. Bizim hiç öyle bir niyetimiz yok. Onun için yabancı devletler ‘Tamam size bu teknolojiyi verelim’ diyorlar. Verdikleri teknoloji santral yapım teknolojisidir. Ama asıl kıymetli olan nükleer yakıtın saflaştırılmasıdır. 

Çernobil’de insanlar çekildikten sonra yaban hayatında bir patlama yaşanıyor, İnsanların ve hayvanların radyoaktiviteden etkilenme düzeyleri arasındaki fark neye dayanıyor? Neden bazıları daha çok, bazıları daha az etkileniyor?

Şöyle anlatayım. Ortada bir tane çekirdek düşünün; bu çekirdek, dışarıya doğru ateş ediyor. Ateş ederken, çevresinde de diyelim 1 milyon kişi var. O kadar çok ateş ediyor ki, bu 1 milyon kişinin büyük ihtimalle 950 bini ölüyor. Ama arada 50 bin kişiye denk gelmiyor. Diyelim sizin vücudunuzda belirli noktalarda kanser görüldüğü zaman bu ölümcüldür. Ama bazı noktalardaki kanser, illa ölümcül olmak zorunda değil. Vücutta radyasyon hasarının yol açtığı problemler, vurduğu yer bakımından vücut açısından tehlikeli yerlerde olmayabilir. Ondan dolayı da sağ kalıyorsunuzdur. Ama oradaki insanların çok büyük çoğunluğu öldüler. 

Yalnız şu da var. O noktada temizlik yapan insanlara koydukları radyasyon limiti, günde bir buçuk paket sigara içen bir insanın üç senede aldığı radyasyon oranıyla aynı. Ama etrafınızda gördüğünüz, günde bir buçuk paket sigara içen insanların hepsi üç senede ölmüyor. Demeye çalıştığım; bu bir risktir, kesinlik değildir. Ayrıca merkezden ne kadar uzaksanız, radyasyon o kadar geniş bir alana yayıldığı için size denk gelme olasılığı da o kadar azalıyor. 

Dizide de gördünüz… İlk gece orada olaya müdahale eden itfaiyeciler gitti; bir de patlamadan zarar gören az sayıda kişi… Ama ana radyasyon probleminden ölen insan sayısı o kadar çok değil. Ölen insanların çoğu kanserden öldü daha sonra. Binler ölüyor kanserden. Ama ilk anda ölenlerin sayısı yüzler mertebesinde; binler değil…

ÇERNOBİL 2019’DAN DOĞA MANZARALARI

Hayvanların tercihi: İnsan değil radyasyon!

Çernobil’den sonra insanlara kapanan yüksek radyasyonlu bölge, bugün birçok hayvan türünün yaşadığı zengin bir doğal yaşam alanı. Çernobil araştırmacısı Prof. Nick Neresford #tarih’in sorularını yanıtladı. 

Kurt, vaşak, bizon, ayı, tilki… Çernobil’in yeni sahibi artık onlar. Reaktörden yayılan ölümcül radyasyonun, doğa için insanlar kadar tehlikeli ve acımasız olmadığı Çernobil’de kanıtlandı. Kazanın ardından çeyrek asır geçtiğinde, Çernobil ve Pripyat’ı benzersiz bir bitki örtüsü ve daha önce görülmemiş bir hayvan çeşitliliği sarmıştı. 

Kazanın ilk günlerinde radyasyonun bölge dışına taşınmasından korkan Sovyet yönetimi, yaklaşık 2500 kilometrekarelik bir alanda görülen her hayvanın vurulması emrini vermişti. Ölümcül radyasyondan bitkiler de büyük zarar görmüş, yaprakların rengi yeşilden küf rengine dönmüştü. Binlerce ağacın yapraklarının renk değiştirmesinin ardından Pripyat’ın etrafındaki ormanlık alana “Kızıl Orman” denmeye başlanmıştı. 

Çernobil’in etrafındaki pek çok alan binlerce yıl boyunca insanlar için ölümcül olmaya devam edecek; fakat görünen o ki bu alan, hayvanlar ve bitkiler için sadece hayatta kalınacak değil aynı zamanda insanın zulmünden uzakta gelişip çeşitlenecek bir vaha görevi görecek. 

Çernobil’le ilgili çok sayıda saha araştırması ve makalesi bulunan Profesör Nick Beresford, #tarih’e yaptığı açıklamada “Çernobil Tahliye Bölgesi” olarak bilinen 4500 kilometrekarelik alanda kazadan sonraki ilk yıldan başlayarak hayvan popülasyonunun giderek arttığını söylüyor. Konuya ilişkin yakın tarihli araştırmalar da bu zenginlik ile radyasyon arasında negatif bir ilişki bulunduğuna dair herhangi bir bilimsel sonuç elde edilemediğini gösteriyor. 

Prof. Beresford, doğal hayatın bu denli hızlı toparlanmaya başlamasında avlanma baskısının azalması, ticari ormancılığın ve tarımın son bulması ile hayvan türlerinin insan tarafından rahatsız edilmemesinin etkili olduğunu belirtiyor. Prof. Beresford bölgenin 400’den fazla türe evsahipliği yaptığını, bu türlerden 67’sinin balık, 11’inin amfibik, yedisinin sürüngen, 251’inin kuş ve 73’ünün memeli olduğunu söylüyor. Bu türlerin büyük bir çoğunluğu endemik olsa da “kahverengi ayı” gibi sonradan bu bölgede yaşamaya başlayan türler de var. Hatta soyu tükenmekte olan bazı türleri kurtaran da Çernobil kazası! Yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan Moğolistan kökenli bir vahşi at türü, bugün kaza alanında artan popülasyonları sayesinde bu tehlikeyi atlatmış! 

Prof. Beresford’un dikkat çektiği bir diğer nokta ise çevre alanlardan buraya hayvan göçü olması. Buna göre hayvan popülasyonunun bölgede gelişmesinin en büyük nedeni “insansızlık” ve bu durum o kadar cazip ki, “yüksek dozda radyasyon mu, insanlarla birarada yaşam mı?” sorusuna hayvanların verdiği cevap çok açık: Tabii radyasyon!