12 yıl önce sarfettiği “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” sözleriyle büyük tepki çeken manken ve oyuncu Aysun Kayacı; aslında hem geçmişte uygulanan hem sonrasında defalarca dile getirilen bir sistemi gündeme taşımıştı.

Ülkemizin en güzel tarihçilerinden Aysun Kayacı’nın akıllara gelmediği bir seçim yok. Hatırlayacaksınız Aysun Hanım bir televizyon programında niyeyse celallenip “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” diye seçim sistemini sorgulamıştı.

İşte o gün bugündür, çoğunlukla dalga geçerek her seçim bahsinde Aysun Kayacı üzerinden bir geyik/tartışma yürütülüyor. Ben açıkçası kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyorum; çünkü gazetecilerin, köşe yazarlarının bal gibi bildiği üzere Türkiye’de vergi vermeyenlerin oy da kullanmaması gerektiğini ileri süren ilk kişi Aysun Kayacı değil, bir TÜSİAD üyesi işkadınıydı. Bu hanımefendi aynı şeyi söylediğinde “Hmm, ne de anlamlı, ne de manidar, ben adama bilezik gibi geçiririm demek istedi; saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar” diye konuşan hanımefendinin bu beyanlarına tam sayfa yer veren gazeteciler, aynı şeyi Kayacı söylediğinde mavralara doyamadı.

Tabii bu öneri yeni değil. Vatandaşların oy kullanmak için vergi ödemelerini şart koşmak bir yana ödedikleri vergi oranında oy kullandıkları yani az ödeyenin az, çok ödeyenin çok oy kullandığı sistemler daha önce de denenmiş.

İllüstrasyon: Chris Gash / Kaynak: The New York Times

Misal Almanya’da 1. Dünya Savaşı öncesi yürürlükte olan seçim kanunlarına göre, vatandaşlar ödedikleri vergiye göre üç sınıfa ayrılmış ve en çok vergiyi ödeyen (o da ödüyorsa artık; zira biliyoruz ki çok kazananlar çok vergi vermek yerine mali müşavirlere üç kuruş verip o vergiyi ödememenin bir yolunu bulurlar) %4’ün oyları ikinci sıradaki %16’nın oylarına denk sayılmış. Sonuç olarak halkın %80’inin oyu, %16’sının oyuna, o %16’nın oyu da %4’e eşit. Ne güzel değil mi? Kabaca, 100 seçmen arasında 20 kişinin oyu, 80 kişinin oyundan iki kat değerli. 100 kişilik bir meclis varsa, meclisin üçte birini 4 kişi, ikinci üçte birini 16 kişi, kalan “üçün biri”ni de 80 kişi belirliyor.

E bu ne zamana kadar böyle devam ediyor? Ödenen ya da ödendiği iddia edilen vergilerin yalan dolandan ibaret olduğu ve üstüne üstlük az vergi verdiği iddiasıyla oy hakkı kuş kadar kalan toplumun %80’i savaşlarda, seferberliklerde leblebi gibi harcanırken; %4’ünün bırakın ölmek daha da zenginleştiği ortaya çıkana kadar. Kabaca, birileri çıkıp “Başlatma lan verdiğin vergiden, sanki ödüyorsun onu da! Ben canımı vermişim hâlâ bik bik ediyorsun” diyene; daha da özetle devrim olana ya da tepedekiler “Hacı böyle giderse bu adamlar giyotin sehpalarını getirip kuracak, gel biz bu oy hakkı meselesini bir daha düşünelim, nasıl olsa ordu falan bizde, bir şekilde yine idare ederiz, yoksa bu Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht falan başımıza yıkacaklar imparatorluğu” diyerek bu saçma seçim sisteminden vazgeçene kadar.

Bence asıl garip olan bu tip önerileri dile getirmek değil; bu öneriler dile getirildiğinde sanki dünya dün kurulmuş gibi şaşırmak. Hani yine birisi çıkıp “Abilerim, ablalarım! Ya böyle demokrasi falan çok karışık ve zahmetli işler, gelin aramızdan güçlü-kuvvetli, tam da Erman Toroğlu’nun istediği gibi kodumu oturtacak birini bulalım, onu başımıza geçirelim; sonra da uğraşmayalım, onun çocukları, gelinleri, damatları yönetsin hepimizi; nasıl fena olmaz mı?” dese, teklifteki garipliğin farkına varmamak gibi bir durum.