AGOS gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink on yıl önce öldürüldü. Dava belirsizliğe mahkum edildi. Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyimdir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. 

Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden on yıl geçti. On yıldır davası devam ediyor. Dava hakkında kitaplar yayımlandı ve belli ki yayımlanmaya devam edecek. On yıl her 19 Ocak’ta insanlar onu anmak için yürüyorlar. On yıl önce cenazenin kaldırılışındaki o görkemli yürüyüşün bir devamı, eksik kalan parçası gibi. 

Bugün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan en canhıraş meselelerin hiçbiri on yıl önce tahmin bile edilmemekteydi. Memleketin bir beka sorunu olduğundan, hatta sıralı, kokteyl terör örgütlerinden de kimse söz etmiyordu. Ekonominin tıkırında olduğuna dair rivayetler kuvvetliydi. 

Cinayet güpegündüz neredeyse herkesin gözü önünde işlenmişti. On yılda hukuk tarihine geçecek bir macera ile hâlâ cinayetin kurucu unsurları aranmakta. Artık kimse adalet peşinde değil. Dava divana değilse de tarihe kalmış durumda. 

“Bir cinayet neden işlenir” diye gündelik bir sorun olamaz ama, her cinayetten sonra bu soru insanın aklına takılır kalır. Bu işin altından tek başına kalkamayacağı belli insan isimleri savrulurken, soru bir felaketler yumağına takılır kalır.

Öldürülen kimdir? Kimisi bir gazeteci diyor, kimisi bir aile babası, kimisi içten pazarlıklı bir tarih kışkırtıcısı… Sabıka kaydı bomboş. Vurulana kadar yazı-çiziden suçlanmış, yargılanmış ve bir Türkçe cümleyi algılamak ne kelime, tersinden anlayanlarca 301’den mahkum olmuş.

Cinayet için yeterli mi?  Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyim’dir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. Rakel Dink on yıl önce cenaze alayının önünde eşine, sevgilisine seslenirken belki de tarihe sesleniyordu. Onuncu yılda yaptığı konuşmada ise artık davayı tarihselleştiriyordu.  Hrant, “biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” demişti. Adalet ve haysiyet ancak ona yaraşanların eseri olabilecek.

Bekleyeceğiz ve umudumuz hiç ölmeyecek

Türkiye’nin eserleriyle tanıdığı İngiliz aydın, kuşaklar boyu yaşayacak.

İngiliz yazar ve marksist aydın John Berger, 2 Ocak 2017’de, 90 yaşında hayata veda etti. Amerikalı yazar Susan Sontag, “çağdaş İngiliz edebiyatında benzeri yok” diye takdim etmişti Berger’i. Romancı, senaryo yazarı, sanat eleştirmeni, şair, ressam… Görme Biçimleri, Sanat ve Devrim ve ardından Türkiye’den gidenler de dahil olmak üzere göçmen işçileri ele aldığı Yedinci Adam ile John Berger, Türkçe okurun müdavimi olduğu bir yazardı. 

Yaptığı herşeyde bir tarihî hassasiyeti olan John Berger, “yazarın işi, ‘onlar’ı değil ‘biz’i anlatmaktır” diye özetliyordu kendi işini. Sanat eleştirmeni olarak yaptığı da buydu, desen çizerken de. Resimi, şiiri, gündelik notları, anıları harmanlarken bir tür veya her tür sanatla en zor zamanda bile hayata ilişkin bir umut aşılamaya çalıştı. Giderayak pek de halinden hoşnut olmadığı dünya hallerinin geçici olabilmesi için “zamana ihtiyaç var” diyordu. Ama “işini zamana havale etmeden beklemesini de öğrenmek gerek” diyordu; dayanışmayla (MK).