Ortaçağ sonu ve Rönesans döneminde Avrupa’da Ren kıyısındaki kentlerde bir dizi dans salgını yaşandı. En ünlüsü Strasbourg’dakiydi. Tek bir kişi dans etmeye başlayınca, onu görenler de çılgınlığa katıldı. Tanıklar, salgın zirve noktasına ulaştığında, günde 15 kişinin öldüğünü iddia ettiler. Bu dans “vebasının” nedeni sevinç değil, ekonomik ve ruhsal çöküntüydü. Bir toplu dehşetin arkasındakiler… 

Strasbourg kentinde 14 Temmuz 1518’de Frau Troffea adında bir kadın evinden çıkarak aniden dans etmeye başladı. Troffea soyadlı bir adamla evli olduğu dışında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız bu kadın, o gün Strasbourg’un dar sokaklarında, tarihin en ünlü toplu dans salgınlarından birini tetikledi. 

Bu, müzik eşliğinde neşeli bir dans değildi. Troffea Hanım zıplarken, dönerken, kollarını çırparken yüzünde müthiş bir acı ifadesi vardı. Kocasının ısrarlarına, bitap düşmesine, ayaklarının kan revan içinde kalmasına rağmen, arada sırada uyuklayarak, biraz su içerek altı gün altı gece dans etti! Üstelik onu seyredenler de dans etmeye başladılar. 25 Temmuz’da dansçıların sayısı 50’ye çıktı. Troffea Hanım’a daha sonra ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Strasbourg kent yöneticileri bu “veba”ya bir son vermek üzere harekete geçti. 

Ölüm dansı çılgınlığı Alman ve Flemenk resminde “ölüm dansı” Ortaçağ sonu ve Rönesans döneminde gözde bir temaydı. Hartman Schedel’in yazdığı, Michael Wolgemuth’un gravürleriyle süslediği ünlü Nürnberg Vekayinamesi’nde ölüm dansı, 1492-1493. 

Bugün Fransa’ya ait olan Strasbourg kenti, o sırada Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun, yani Avrupa’nın ortasında çok sayıda prenslik, piskoposluk, kentten oluşan, yamalı bohçaya benzer gevşek bir devletin parçasıydı. Yönetim, kent halkının elindeydi. Şehrin en yüksek otoritesi olan Yirmibirler Konseyi, dans salgını karşısında ne yapacağını hekimlere danıştı. Hekimlere göre hastalık, kanın ısınmasından kaynaklanıyordu. “Bırakınız çırpınsınlar, kendiliğinden geçer” dedi hekimler. 

2. Strasbourg kent yönetiminin yönetmeliklerinin kaydedildiği defterden bir yaprak: Kentte dans etmek yasaklanıyor (2 Ağustos 1518). 

Konsey dans partisini kolaylaştırmak için elinden geleni yaptı. Tahıl Pazarı onlara ayrıldı, At Pazarı’nda bir sahne kuruldu, profesyonel bir orkestra bile tutuldu. Ama beklenenin tersi oldu; çılgınca dans edenlerin sayısı 400’ü buldu. İddiaya göre salgın zirve noktasına ulaştığında su kaybından, kalp sektesinden günde 15 kişi ölmeye başlamıştı. Bunun üzerine Yirmibirler Konseyi tam ters bir karar aldı; müzik susturuldu, dans edenler toplanarak yakındaki Saverne kasabasına gönderildi. Dansçılara kırmızı pabuçlar giydirildi, küçük birer haç takmaları emredildi. Dansçıların geçidi Saverne’deki St. Guy (Aziz Vitus) Kilisesine ulaştı. Hıristiyanlığın ilk çağlarında Roma İmparatoru Diocletianus tarafından kaynar yağa atılarak 13-14 yaşlarında ölmüş bu Sicilyalı azizin hikayemizde önemli bir rolü vardı, çünkü istem dışı titreme belirtileri gösteren hastalıklara “Aziz Vitus (veya Aziz Guy) dansı” denilirdi. Gerçekten de Saverne’deki kilisede yapılan ayin hastalara iyi geldi. Eylül başında salgın bittiğinde, kentte yas tutan çok sayıda insan, şoka uğramış binlerce kişi vardı. 

“Strasbourg dans vebası” ilk örnek değildi. Ortaçağ’ın son döneminden beri Ren kıyısındaki Alman kentlerinde dehşet dolu toplu danslara tanık olunmuştu. Strasbourg olayının özelliği eldeki belgelerin çokluğuydu. Kentin arşivinde piskoposlukla şehir konseyi arasında yapılan yazışmalar saklandığı gibi, dönemin yazarları da olayları yorumlamıştı. Alman hümanist Sebastian Brant (1458-1521), Strasbourg’un bulunduğu bölgede yaşayan hümanist Hyeronymus Guebwiller (1473-1545), ünlü İsviçreli hekim, düşünür Dr. Paracelsus (1493-1541), salgın konusunda kalem oynatmıştı. Yerinde araştırma yapmak için 1526’da Strasbourg’a gelen Paracelsus, batıl inançlara karşı çıkışıyla, yenilikçiliğiyle tam bir Rönesans ve Reform dönemi adamıydı. Ama bu hekime göre olay bir kadın kurnazlığından ibaretti: 

“Bu hastalığın ilk belirtilerini ve safrasını (eski hekimlere göre bedenimizi kan, ter vb. gibi safralar yönetirdi) Troffea adında bir kadın gösterdi. Kocası ona hoşuna gitmeyen bir emir verince öfkeye kapılarak hastalanmış gibi yaptı ve bir hastalık hayal etti: Dans etmeye başladı ve duramadığını iddia etti. Olay yeterince ciddi görünsün ve hastalığa benzesin diye zıplamaya, şarkı söylemeye, yere yıkılmaya başladı, arada titreyerek yere düşüp biraz uyuyordu. Böylece kocasını aldattı. Diğer kadınlar da onun gibi davranmaya başladılar ve herkes hastalığın Tanrı’nın bir cezası olduğuna inandı. Önce Magor adında kâfir bir ruhun hastalığın nedeni olduğu düşünüldü. Sonra onun yerini günahkârlara ceza yağdıran Aziz Vitus aldı, Aziz Vitus tapınılacak bir puta dönüştürüldü. Böylece hastalığa Aziz Vitus dansı adı verildi…” 

Paracelsus “uydurma” olduğunu söylemesine rağmen hastalığa “chorea” adını vermişti. Bugün iyi bilinen, maruz kalanların istemsiz hareketler yaptığı Kore hastalığının kökeninde, Yunanca toplu dans anlamına gelen bu kelime, yani “choros” bulunuyor. 20. yüzyıl hekimleri Strasbourg’daki olayı böyle bir tıbbi nedene bağlamaya çalıştılar ama çok çeşidi ve nedeni olan Kore hastalığının neden yayıldığını açıklamakta zorlandılar. Acaba Strasbourg halkı, çavdar mahmuzu zehirlenmesine mi uğramıştı? Tahıllarla taşınan bu mantar hastalığı, kasılmalara yol açabiliyordu. Ancak elde bu tanıları destekleyecek veri yoktu. Salgının “sıfır hastası” Frau Troffea hakkında da hiçbir şey bilinmiyordu. 

Dans eden köylüler Bugünkü Belçika’da Sint Jans Molenbeek’te danseden köylüler (1592), Pieter Brueghel II’nin eseri. 

Tıp alanından çıkıp kültürel alana geçersek, o sırada Avrupa’da dansın delilik ve ölümle olan yakın bağı dikkatimizi çeker. Ölüm Dansı (Fransızca “dance macabre”, Almanca “totentanz”), Ortaçağ sonunda ortaya çıkmış, Rönesans sırasında devam etmişti; resimdeki en güçlü etkisi Batı Almanya ve Flemenk’te görülmüştü. Hans Holbein veya Albrecht Dürer’in gravürlerinde Azrail’i temsil eden bir iskeletle dans eden insanlar Strasbourg’dakileri hatırlatıyordu. Bunlar Doğu âleminin rakkaselerine veya günümüzün “rave” partilerinde sabahlara kadar çırpınan gençlere benzemiyordu. Bu ölüm dansları, büyük bir korkuyla doluydu. 

Bulaşıcı salgın Ortaçağ sonundan 17. yüzyıla kadar özellikle Almanya’nın kuzey ve batısında pekçok kasabada dans salgını yaşandığını o dönemden kalma gravürler de kanıtlıyor. 

Strasbourg salgınının delilikle de bağı vardı. Deliliğe duyulan merak, delilik üzerinden yapılan benzetmeler, zamanın ruhunun bir parçasıydı. Alman hümanist Sebastian Brant, 1494’te Deliler Gemisi (Das Narrenschiff) adlı uzun şiirini yazmıştı; Strasbourg’un az ötesindeki Rotterdam kentinde Erasmus (1466-1536), olaydan yedi yıl önce Deliliğe Övgü’yü kaleme almıştı; yine aynı bölgeden dinbilgini Thomas Murner (1475-1537) yeni çıkan Protestanlık mezhebine karşı Lutherci Büyük Deli adlı risalesini yayınlamıştı. Dönemin yazarları o sırada Hıristiyan dünyasında yaşanan büyük çözülmenin insanlar üzerindeki etkisini ancak delilik terimleriyle açıklayabiliyordu. Haklıydılar da. Strasbourg kentinin yaşadıklarına bakın: 

1514 kışı korkunç geçmiş, ürünler donmuştu. Ertesi yaz yağmur durmak bilmedi; samanlar ambarlarda çürüyünce da edildi. Strasbourg’un bulunduğu Alsace bölgesinde halk açlığın suçunu Yahudilere atarak onların mahallelerini yaktı. Strasbourg kenti ise çingeneleri kovdu. Bunlardan sonra artık halk 1516 yazını umutla beklemeye başladı. Ama bu defa da öyle bir kuraklık bastırdı ki, buğday, arpa, çavdar kuruyup gitti. Turp ve lahana rekoltesi mahvoldu. Bağlarla örtülü Obernai bölgesinde üzümler yandı. Strasbourg yöneticileri, yeni çıkmış matbaaya sansür koyarak cevap verdi bu gelişmelere. Nihayet 1517’de Strasbourg yakınlarında Rosheim ve Haguenau’da bir “Bundschuh” başladı. Bağcıklı pabuç anlamına gelen Bundschuh, Almanya’nın batısında ikide bir patlayan köylü ayaklanmalarına verilen isimdi. 

Bu yokluk döneminde kilise erbabının tahıl ve şarap spekülasyonu zirveye ulaştı. Manastırlar fiyatı artsın diye bekletilen buğday stokları ve şarap fıçılarıyla doldu. Borcunu ödemeyenler de zaten aforoz ediliyordu. Sebastian Brant’ın yazdığına göre “inanç kubura düşmüştü”. Artan frengi, çiçek, cüzzam, İngiltere’den gelen “terleme hastalığı” hep üstüste bindi. Strasbourg dans salgını başlamadan dokuz ay önce, 31 Ekim 1517’de Martin Luther adlı bir rahip, Wittenberg Katedrali’nin kapısına 95 tezden oluşan protestosunu çivileyerek Hıristiyanlığı altüst etti. Evet, dünya gerçekten çıldırmış olmalıydı. Ölene kadar dans etmekten başka çare kalmamıştı. 

Modern tıbbın görüşü

Son teşhis: Kitlesel ve psikojenik hastalık

Avrupa dışında da toplu dans krizleri görüldü. 1863-64’te Madagaskar’da Hıristiyan misyonerlere karşı başlayan toplu dans “Ramanenjana”, kan dökülerek bastırıldı. ABD’de 1880’lerde yerliler arasında başlayan “Hayalet Dansı” da aynı şekilde sonuçlandı. 1964’te İngiliz sömürgesi Tanganika bağımsızlığına kavuşup Tanzanya adını aldıktan bir hafta sonra başlayan 16 günlük gülme-ağlama krizi ise büyük bir gerginlik sonrası ortaya çıkmıştı. Strasbourg dans salgını işte bu gülme krizine benziyordu. Michigan Üniversitesi profesörü tıp tarihçisi John Waller, A Time to Dance, a Time to Dye (2008) adlı kitabında, olayı Strasbourg halkının çevresindeki ekonomik ve ruhsal çöküntüye karşı verdiği duygusal bir tepki olarak yorumluyor ve “kitlesel psikojenik hastalık” (MSI) tanısını koyuyor. 

Sinemada ölümüne dans

Bir kült film: Atları da Vururlar

Sydney Pollack’ın yönettiği “Atları da Vururlar” (They Shoot Horses, Don’t They?) adlı film (1969), Büyük Bunalım sırasında, 1930’larda işsiz, parasız ve çaresiz insanların son umutlarını bağladıkları bir dans maratonunda ölesiye dans edişlerini anlatıyordu. Olay gerçeğe dayanıyordu: 1920 ve 30’larda dans maratonları umutsuz insanların günlerce dans ettiği yarışmalardı. Filme konu olan aynı adlı romanın (1935) yazarı Horace McCoy, bu maratonların yapıldığı dans salonlarında fedai olarak çalışmış, romanını gözlemlere dayanarak yazmıştı.