Saltanatı 72 yıl süren XIV. Louis, merkezileşmesinde büyük payı olan Fransa’da devletin dizginlerini öyle bir güçle elinde tutuyordu ki, “Devlet benim” sözleri ona atfedildi. Kendini güneşe benzeten kral 1715’te  öldüğünde, mutlak monarşi zirveye ulaşmıştı. Sonraki 72 yılda oradan tepetaklak yuvarlanacaktı. 

Efsane kral Louis’nin edindiği ilk lakap Hüdaverdi’ydi (Dieudonné). Çünkü 1 Eylül 1638’de dünyaya geldiğinde, annesi İspanya Prensesi Anne 37, babası Fransa Kralı XIII. Louis 38 yaşındaydı ve 17 yıllık evliliklerinde ilk kez çocuk sahibi oluyorlardı. Bu mucizevi çocuk Avrupa monarşisinin büyük simgelerinden biri olacaktı ama, o zirveye ulaşması için fırtınalı bir çocukluk geçirmesi gerekti. XIV. Louis babasının ölümüyle beş yaşında tahta çıktı. Annesi Kraliçe Anne, saltanat naibesi oldu. Ancak başta amcası olmak üzere, hanedanın diğer üyeleri, küçük krala el koymak, annesini bir manastıra kapatmak için fırsat kolluyordu. 

1648: 10 yaşında (solda). 1670: 32 yaşında (ortada). 1701: 63 yaşında (sağda).

Ülkeyi annesi ve onun başlıca bakanı olan İtalyan Kardinal Mazarin yönetiyordu. Fransız asilleri, iktidarı bu İspanyol prensesiyle İtalyan din adamına bırakmaya niyetli değillerdi. Kralın gücünün zayıfladığı her dönemde yaptıkları gibi yine ayaklandılar ve Paris halkını da peşlerinden sürüklediler. Fronde denilen bu ayaklanmalar, küçük Louis’ye kimseye güvenmemeyi öğretti. Paris halkının sarayı bastığı, gece yarısı annesi, kardeşi ve Mazarin ile başkentten kaçtığı, güvendiği kuzeni Prens de Condé’nin ihanetine uğradığı bu zor yıllar, ona politika ve iktidar hakkında önemli dersler verdi. 

Louis’nin gerçekten kral olduğu tarih 1661 yılıdır. Mazarin o yıl öldü. 23 yaşındaki kral, onun yerine başka birini atamayacağını, ülkeyi tek başına yöneteceğini açıklayarak herkesi şaşırttı. Aynı yıl, aşırı zenginleşen, kendisini gölgede bırakan Maliye Bakanı Fouquet’yi de tutuklattı. Artık Fransa’yı tek başına avucunda tutuyordu. Günümüzde dev şirketleri bütün ayrıntılarına kadar denetleyerek başkalarına yetki vermekten kaçınan CEO’lar için kullanılan “mikro yönetici” tabiri, onun için de uygundu. Her gün saatlerce çalışmaya yoğunlaşabiliyor, ancak eğlenceye, ava, dansa, kadınlara zaman ayırmayı da başarıyordu. 

Tabii onun da bazı bakanları vardı. Hiçbiri Kardinal Mazarin gibi sınırsız bir yetkiye sahip olamadı. Ama Maliye Bakanı Colbert, Fransızların “grand commis de l’état” (büyük devlet memuru) dediği önemli politikacılardan biri oldu. Colbert’in uyguladığı “Fransız merkantilizmi”, ülke içinde endüstri ve üretimin artmasını, ithalatın en düşük düzeyde tutulmasını, paranın yani gümüş ve altın gibi değerli madenlerin ülke dışına akmasının önlenmesi üzerine kurulmuştu. Bunun için Colbert “manufactures” denilen devlet denetiminde tekel gibi çalışan şirketler kurdu. Fransa’nın ilk sömürge imparatorluğu da bu dönemde ortaya çıktı. Hindistan’la ticaret yapan Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası, Kanada’da “Yeni Fransa” adlı sömürge, Karayip’deki şeker ve köle adaları, Kuzey Amerika’nın ortasında “Louisiana” adı verilen geniş topraklar, Fransa’yı İspanya, Hollanda ve İngiltere ile karşı karşıya getirdi. 

Ama Fransızları büyüleyen bu uzak diyarlar değil, Paris ve kralın yaşadığı başkent dışındaki Versailles Şatosu’ydu. Louis, hiç güvenmediği Paris halkını zapturapt altına almak için La Reynie’yi polis şefi (lieutenant général de police) olarak görevlendirerek, modern polis teşkilatının temelini attı. La Reynie, bütün siyasal, kültürel etkinliklerin gözlenmesi, her türlü fesat hakkında bilgi toplanmasıyla görevliydi. Louis’nin her gün okuduğu sayfalarca yazı arasında, La Reynie’den gelen raporlar da vardı. 

Kendisini güneşe veya Jupiter’e benzetmekten hoşlanan Kral, aynı zamanda bir Mars olmak da istiyordu. Gençlik yıllarında savaşlara bizzat katıldı. Louis’nin ölümünden yirmi küsur yıl sonra Voltaire, bu dönemle ilgili olarak kaleme aldığı kitapta (Le Grand Siècle) “O dönemde yapılmış savaşların ayrıntılarını burada bulmayı beklemeyin” diye yazar. Aynısını biz de söyleyelim. Fransa, İspanya’nın bugün Belçika olarak bildiğimiz topraklarına göz dikmişti ve Louis’nin bütün saray halkıyla katıldığı ilk savaşlar bunlardı. Her bir Felemenk şehrinin alınışı, Büyük İskender’in Pamir dağlarına ulaşması gibi büyük bir zafer olarak kabul edilip eğlenceler, törenler düzenleniyordu. 

XIV. Louis’nin en büyük başarısı, bilinçli olarak oluşturduğu imajıydı. Bütün ömrünü kendisinin başrolü oynadığı bir gösteri gibi geçirdi. Bu tiyatroya uygun sahneyi Versailles Şatosu’nu yaptırarak kurdu. “İhtişam, nezaket ve çapkınlık, bu sarayın ruhudur” diye yazmıştı çağdaş bir İngiliz. Versailles’ın bahçeleri, salonları, galerileri, burada düzenlenen balolar, şölenler, kralın saat düzeniyle yaptığı arabalı-arabasız gezintiler, yatış, kalkış törenleri, görkemli sofralarda yediği yemeklerin bolluğu, Mlle de La Vallière, Madame de Montespan gibi metreslerinin göz kamaştıran güzelliği, hep aynı gösterinin parçasıydı. Kral, kendi döneminde parlayan Fransız klasisizminin öngördüğü gibi, özdenetimi elden bırakmayan, hayatının fırtınalarını dışarı yansıtmayan, aşırı gülmek, surat asmak, bağırıp çağırmak gibi aşırılıklara kaçmayan, mükemmel bir oyuncu, tek oğlu öldükten birkaç gün sonra verilen baloda, üzgün üzgün oturan gelinine, “Bizler herkes gibi davranamayız. Kalkın, dansedin” diyebilen bir adamdı. 

Ancak Louis’nin büyük kral imajı, 1680’lerden itibaren önemli ölçüde zedelendi. 1685’te, büyükbabasının çıkarmış olduğu Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırarak, Fransa’daki Protestan azınlığı ya Katolik olmaya ya da sürgüne gitmeye zorladı. Protestanların gidişiyle Fransa eğitimli, çalışkan ve becerikli bir işgücünden yoksun kaldı, endüstrisi zarar gördü. 

Güneş artık batmaya başlamıştı. 1688’de Louis, boşalan İspanya tahtına torunlarından Philippe’i çıkartmaya karar vererek büyük bir savaş başlattı. Avrupa’nın diğer iki büyük gücü İngiltere ve Avusturya, Fransa’nın İspanya ve sömürgelerine el koymasını engellemek üzere silahları kuşandılar. İspanya veraseti üzerine sürdürülen savaşlar 1714 Utrecht Antlaşması’na kadar neredeyse durmadan sürdü. Avrupa ile birlikte Fransa için de bu uzun mücadele büyük bir yıkım oldu. O güne kadar Avrupa’nın en büyük askerî gücü sayılan Fransa, bu defa yenilgilere uğradı. 1709’da yaşanan “XIV. Louis’nin kışı” korkunç bir felaketti. Sıcaklık eksi 20 dereceye kadar düştü, Versailles’daki şarap karafları bile dondu. Köylülerin çektiği sıkıntıların boyutunu anlatmaya gerek yok. Sonunda Louis, torununu İspanya kralı olarak kabul ettirdi ( bugünkü kral onun soyundan gelir) ama Fransız halkı bu korkunç 25 yıldan yaralı olarak çıktı. 

Kralın alışkanlıkları değil ama kendisi değişmişti. 1683’te kraliçe Marie-Thérèse öldükten sonra, Markiz de Maintenon unvanını verdiği, kendisinden birkaç yaş büyük, dul bir kadınla gizlice evlendi. Bu evlilikle birlikte kralın çapkınlıkları son buldu. Yaşlı çift, Louis ölene kadar tam bir burjuva ailesi gibi uyum içinde yaşadı. Ama artık Versailles eskisi gibi değildi. Savaş ve açlık bulutları zaten bir çeşit devlet töreni gibi sürdürülen eğlencelerin tadını kaçırmıştı. Son yıllarında Louis’nin oğlunun, iki torununun, torununun iki oğlunun arka arkaya ölmesi, sarayı mateme boğdu. Nihayet 1 Eylül 1715’te geride tek torun çocuğu olan 5 yaşında bir veliaht bırakarak gözlerini kapadığında, 72 yıldır oynadığı büyük kral rolünden bıkmış olmalıydı. 

FRANSIZ KLASİSİZMİNE İLHAM VERDİ

Majesteleri hem hayatta hem sahnede başrolde

Parlayan güneş 1653’te sahneye konan Le Ballet de la Nuit’de Apollon kılığındaki XIV. Louis. O sırada henüz 15 yaşında.

Louis’nin saltanatı, Fransız edebiyatında klasisizm denilen parlak bir döneme denk gelmişti ve bu bir tesadüf değildi. Bu edebiyatın Molière, Racine, Boileau, La Bruyère gibi yazar ve şairlerini, hatta vaazlarıyla edebiyat tarihine giren Bossuet gibi papazlarını düşünürken akla ilk gelen kral ve sarayıdır. Kralın dramatik sanatlara ilgisi 1653’te muhtemelen Lully’nin bestelediği “Le Ballet de la Nuit” adlı dansla başlamıştı.

Bu dansta kendisi ayı ve yıldızları aydınlatan güneş rolünde dansetmişti. Komedi ustası Molière’in tiyatro topluluğu yıllarca kralın doğrudan himayesi altında en büyük eserlerini sahneledi. İkiyüzlü yobazlarla alay eden Tartuffe komedisini bile kralın desteğiyle sarayda sahneye koymuştu. Molière, kralın himayesini kaybettikten bir yıl sonra sahnede öldü (1673). Büyük trajedi yazarı Racine de tam bir “courtisan”dı. Louis’nin kendisini de, büyük kralı oynayan bir oyuncu olarak bu klasik sanatın önemli bir temsilcisi saymak yanlış olmaz.

MONARŞİNİN GÜCÜ VE DEBDEBE

Versailles Şatosu: Küçük Beştepe

Muzaffer Fransızoğulları Versailles Şatosu’nda bir zafer ve kabul töreni. XIV. Louis, Seneffe savaşından muzaffer çıkan Louis de Bourbon-Condé’yi kabul ediyor.

Louis’nin en büyük projesi, Versailles Şatosu’dur. Bu küçük av köşkünü 1661’de keşfetmiş, muhteşem bir saraya dönüştürmek üzere ömrü boyunca çalışmıştı. 700 odası, 1513 penceresi, 1252 şöminesi, 67 merdiveni, 483 aynasıyla 67121 metrekareye yayılan sarayın 800 hektarlık bir parkı vardı. Burada 55 havuz ve kanallar, 600 fıskiye yaptırıldı. Sarayın yapımında Le Vau ve Houdouin-Mansart gibi büyük mimarlar, bahçelerin düzenlenmesinde ise Fransız peyzaj sanatının ustası Le Nôtre çalışmıştı. Sarayın görevi, Fransız monarşisinin gücünü dünyaya ilan etmekti. Burada yaşayan saray halkının görevi de aynıydı: Göz kamaştırmak. Aristokratlar Versailles’da küçük bir daire sahibi olabilmek için taşradaki büyük şatolarını terkederek korkulacak feodal beyler olmaktan çıktı, kralın “courtisan”ları yani saray dalkavukları haline geldi. Kralın yengesi Orléans Düşesi şöyle yazmıştı: “Biz çoktan gittikten sonra, bu saray hakkında yazılacak hikayeler, herhangi bir romandan çok daha iyi ve eğlenceli olacak. Korkarım bizden sonra gelenler, bunlara inanamayacak, peri masalı sanacak.”