Zaman içerisinde kelimelerin anlamı değişiyor. Babalarının “Helaya gidiyorum,” demesinden utandığı için “tuvalete” gidenlerin çocukları da tuvalet yerine “lavaboya” gidiyor. Osmanlı Amele Cemiyeti’nin güzel insanlarının takipçileri kendilerine amele değil “işçi”; o işçilerin çocukları da “personel, mavi yakalı profesyonel” falan diyorlar. Tabii biz ister helaya ister lavaboya gidelim, orada yaptığımız şey değişmediği gibi, kişi kendisine ister amele, ister işçi, isterse de mavi yakalı profesyonel desin, aynı şey olmaya da devam ediyor. Ama bazen, örneğin bu “amele” kelimesinde olduğu gibi, aynı anlamdaki daha eski kelime hakaret yerine kullanılır oluyor. Uzunca süredir hakaret etmek amaçlı kullanılan “soytarı” da bu kelimelerden biri. Özellikle de “kralın soytarısı,” çoğunlukla yalaka, şaklaban demek için kullanıyor.

Hâlbuki soytarı, özellikle de saray soytarısı dediğimiz kişi, eski çağların tek başına parlamentosu. Tamam yasa yapmıyor, halk tarafından seçilmiyor, hemen üzerime gelmeyin ama netice itibariyle saray soytarısının, bugün parlamentolara özgü olan bir hakkı var: Kürsü dokunulmazlığı. Üzerinde sadece bir havluyla soytarısının karşısına çıkıp, “Söyle bakalım kaç para ederim?” diye soran bir kral kalmış aklımda mesela. Soytarı, ciddiyetle kralı inceleyip, “Eh, nereden baksanız beş kuruş edersiniz,” dediğinde kral “Sadece bu havlu o kadar eder be!” diye gürlemiş. Bu kükremeye “E onu hesaba kattım zaten kralım,” diye cevap veren soytarı, düşünün bir bakalım; bugün herkesin kralın soytarısı olmakla suçladığı kimi insanlara benziyor mu?

Bu yukarıda bahsettiğim Alman soytarısının başına hiçbir iş gelmemiş olsa da soytarılık, elbette tarihin her döneminde tehlikeli bir iş, onu biliyoruz. Zira soytarı, öyle zannettiğimiz gibi kralın karşısına geçip hebele hübeleyle vakit geçiren bir şahıs değil. Kralın siyasi kararlarını sorgulayan, “soytarılığını” zaten bununla yapan, kralın karşısındaki tüm resmî görevliler içerisinde görevi açıkça kralı eleştirmek olan bir insan. Bir nevi bizim CHP gibi ama onun eğlencelisini düşünün işte.

Ahmet Cambaz

Galiba bu dokunulmazlığın doğuşu, Eski Ahit’ten ama yanlış ama doğru yorumlanmış bir pasajdan ileri geliyor: “Tanrı, çılgınlar/deliler aracılığıyla konuşur.” Zaten bizim Türkçedeki “soytarı” kelimesinin örneğin Almancası da “Narr/Hofnarr” ve bire bir çevirisi “deli/baş deli” gibi bir şey. Üstelik eski Roma’da da örneğin Augustus’un, soytarısı Caecilius Galba’ya eleştirileri için sınırsız özgürlük tanımış olmasının da bir etkisi var. Bütün bunları göz önünde bulundurarak soytarının, saraydaki kadrolu muhalefet olduğunu söylemek mümkün.

Tabii zamanla nasıl hela tuvalete (ve şimdilerde lavaboya), amele işçiye dönüşmüşse soytarı da mizahçıya dönüşüyor; parlamentolar, muhalefetler falan oluştuğu için saraydan ayrılıp ayrı eve çıkıyor. Yani bugün karikatüristiyle, hiciv yazarıyla, stand-up komedyeniyle mizahçılar geçmişte soytarıların üstlendiği zorlu görevi üstleniyorlar. Tabii tek bir farkla: Zamanında soytarıların sözünü “Muhakkak bir hikmet vardır,” diye dinleyen kralların yerini kimi onları hoş gören kimi canına okumak için fırsat arayan başka krallar alırken, soytarılarla “Delidir, ne yapsa yeridir,” diye eğlenen, Oğuz Aral’a “Allah sarhoşları, çocukları ve mizahçıları korur,” dedirten dünya halklarının yerini de hiç mizah yapılmasın isteyen başka halklar alabiliyor.