İnsanoğlunun can dostu, koruyucusu kediler, fare-yılan-akrep tehdidi kalmayınca, nankör insanlar tarafından kapı dışarı edildiler. Evlerin dışında tutulan köpekler ise, artık odamızda, yatağımızda… 

Kedi meselesi, insanlık tarihi kadar eski. Ne zaman evcilleştiğine dair bir bilgimiz yok. Ancak kediye yeterince evcilleşti de diyemezsiniz. Kedi, köpek gibi sırnaşan bir hayvan değildir. Belli bir mesafede durur. Yani gelir sürtünür mürtünür, okşanmak ister ama canı istediği zaman alır başını gider, bir ay gelmediği de olur ama sonra hurdahaş olmuş bir şekilde geri de gelebilir. O onun hakkıdır, gider hovardalık eder döner. 

İnsanla kedi ilişkisin perçinleyen zannedersem fareler ve yılanlar olmuştur. İnsanoğlu barındığı yere, bu ev, mağara, gecekondu, büyük konak hatta saray olabilir hiç farketmez, insan her yerde kediyi kendisini koruyan bir hayvan olarak yanına almış, ondan bir güven duygusu hissetmiş. 

Köpeği kolay zehirlersiniz, ama kediyi zehirleyemezsiniz, çünkü o koklar gider, yemez zehirli gıdayı. Köpek önüne atılan her şeyi yer, ama kedi yiyeceğini iyice seçer, koklar beğenmezse yemez. 

Şehrin dört ayaklı sakinleri Heybeliada’daki evinin önünde, hazırladığı yiyeceklerle kedileri besleyen yaşlı bir Rum hayvansever, 15 Kas 1986 

Kedilerin şehirler de taşrada da özel bir yeri vardı. Bizim kasabamızda her evde bir çift kedi bulunurdu. Yani bir dişi bir erkek, adeta karı-koca gibi her evde yaşarlar. Zamanı ge lince dişi yavrular. O yavrular çok özenle büyütülür. Kedi sepetine konurlar. Anneleri gider gelir, onları emzirip bakar. Zengin evlerinin, kediye iyi bakan evlerin yavruları çok aranırdı. “Falan beylerin kedileri yavruları pek güzelmiş, biz de edinsek” diye kadınlar arasında da konuşulurdu. Azad etme zamanı gelince, kedi görmeye gidilirdi. Almak isteyenler kedi bakmaya misafirliğe giderdi. Neticede kedi yavrusuna talip olunur. Bayağı kız istemek gibi: “Bize verir misiniz şu tekiri veya melikiyi (sarı, siyah ve beyaz olarak ikiden fazla renkli kedi)?” derler. Ev sahibi de “Bakalım düşünelim, hele bir zamanı gelsin” deyip biraz muhayyer bırakır. Ev halkı kendi arasında “kime verelim” diye tartışırlar. Çok da sevilir kedi yavruları evlerde; özellikle kızlar, çocuklar onlarla haşır neşir olur. Neticede birine karar verirler: “Falancalara verelim, iyi bakarlar, eve kuvvetli et, ciğer giriyor ona da bir parça düşer” derler. Neticede kedi gönderileceği zaman haber gönderilir “gelin alın” diye. Kedi verilecek gün o evde tirit, sütlü kabak gibi özel yemekler pişer ve kediyi alacaklara bir yemek yedirilir. Sonra bir sepete e konur. Kediyi veren ailede o gün “niye kediyi verdiniz” diye çocuklar üzülür, kızar, ağlar. 

On beş gün sonra da kediyi alan aile, veren ailenin kadınlarını eve yemeğe davet eder ve çok güzel ağırlarlar. Bu sırada yavruyu da görür, okşar severler. Ama bu bir nevi kediye iyi bakılıp bakılmadığını anlamak için, gözlemleme amaçlı bir ziyarettir. Evden eve kız alınıp damat edinilerek kurulan akrabalık gibi, kedi alıp veren aileler arasında da akrabalıklar tesis edilir. Bir ailenin iyiliğinden, meziyetinden, yaptığı bir işten falan bahsedilirken, özelliklerinden biri olarak “o evde bizim kedimiz var” da eklenirdi. İlginç bir şekilde, insanların sosyal hayatı içinde kediye yer verilmişti. 

Hemen her evin, ki evlerin içi kireç sıvalı dışı da kerpiç örme duvarlar, dış kapıdan başlayarak bütün bu dış duvarlarda eşiğe paralel soba borusu deliği kadar oval bir delik olur, o içerde de bütün kapıların yanında vardır. Kedi yoludur o, kedi deliğidir; evin kedisi eve istediği zaman girip çıkar, evin her odasını gezer, mutfağa da girer. Eve giren hırsız kedi değil de evin kedisiyse, ortaya çiğ et koyun, süt koyun dokunmaz. Hatta her şeyin bekçisidir. Onun kendi yemek ve su çanağı, kakasını yapacağı kül sandığı vardır. 

Bir de işin dinî tarafı var. Hz. Muhammed’in sahabelerinden bir Ebû Hüreyre (kedi babası) adıyla anılan bir sahabe var. Bu kedileri çok kollarmış, bakarmış. Bir gün namaz kılarken, namazın oturma faslında cüppesinin eteğine kedi oturmuş. Uyuyan kediyi rahatsız etmek istememiş, makas getirtip kedinin etrafından cüppesini kesmiş ve öyle kalkmış. Bunun üzerine de bu olayı peygambere söylemişler. O da adamı çok takdir etmiş ve “sana Kedi Babası diyorum” demiş. Adamın başka bir adı varken, adı Ebû Hüreyre kalmış. 

Tatavla’da bir grup sokak köpeği, 19. yüzyıl sonu. Dört Ayaklı Belediye,2016  

Köpekler kediler kadar olmasa da bir zamanlar hayatımızın içindeydi; giderek “it” diye andığımız, sövdüğümüz bir hale düştüler. Ben bir kasabada büyüdüm. Orada da belediye zabıta memurlarına, belediye hademelerine zehirli et-ekmek hazırlatılırdı. Köşebaşlarında o köpekler çağrılır, verilirdi. Biz de ölüşlerini seyrederdik. Sonra da kırlara götürülürlerdi. Tüfekle öldürülmesi, saçmalar kazayla birine çarpar diye tercih edilmezdi. Bir sene içerisinde 1-2 defa yapılırdı. Hatta belediye “köpekleri zehirlemiyor, elimize ayağımıza dolaşıyorlar” diye eleştirilirdi. Bu İstanbul’da da taşrada da her yerde vardı. Hatta onlara “köpekçi” denirdi. Çoban köpekleri/bekçi köpekleri, yani bakılan köpekler ayrı tutulursa, sokak köpeklerine karşı düşmanlık vardı. Yani ısırır, üstümüze atlar falan diye. 

Köpekler için durum ne kadar değişti? Şöyle oldu: Son dönemde köpek eve girdi, kedi dışarı atıldı. Kediyle köpek genel anlamda yer değiştirdiler. Şimdiki ev hayatında apartmanlarda fare de olmadığından kediye gerek de kalmadı. 20. yüzyıl en azından Türkiye’de kedi-köpek açısından bir devrim ya da yıkım zamanıdır diyebiliriz. 

(Necdet Sakaoğlu ile yapılan röportajdan derlenmiştir)