Ekim sonu itibarıyla 800 milyon $ gişe hasılatı elde eden ve Batman yerine düşmanı Joker karakterini başrole taşıyan film büyük beğeni/tepki yarattı. İlk defa Joker’in geçmişine uzanan ve bugünün değerlerini tartışmaya açan süper bir prodüksiyon. Başrolde ise Oscar’a yürüyen bir Joaquin Phoenix var.

Yönetmen: Todd Phillips
Senaryo: Todd Phillips, Scott Silver
Arthur Fleck (Joker): Joaquin Phoenix
Murray Franklin: Robert De Niro
Sophie Dumond: Zazie Beetz
Penny Fleck: Frances Conroy
Thomas Wayne: Brett Cullen
Müzik: Hildur Gudnadöttir
Sinematografi: Lawrence Sher
Montaj: Jeff Groth
Prodüksiyon Tasarımı: Mark Friedberg

Gotham şehri, 1981. Temizlik işçileri grevde, sokaklar çöp içinde, haberler dehşet saçan süper sıçanlardan bahsediyor; karanlık, dökülen, depresif şehre kaos hakim. Bu kaosun içinde varlığını sürdürmeye çalışan bir insanla, Arthur Fleck’le aynanın karşısında, gözünde bir damla yaşla gülümsemeye çalışarak palyaço makyajını yaparken tanışıyoruz.

Geçimini sağlamak için mağaza reklamı olarak ya da çocuk hastanelerinde palyaçoluk yapan biri. Aklı tam yerinde olmayan yaşlı annesiyle sefil bir apartman dairesinde yaşıyor. En büyük hayali ünlü bir stand-up komedyeni olmak olmak. Akıl hastanesinde yatmış, yedi ayrı ilaç kullanan, istemsizce gülme gibi bir tür “tourrette sendromu”ndan muzdarip bir zavallı, bir hiçkimse, yalnız bir ucube…

Metropollerin sıradan kaybedenlerinden biri gibi görünen Arthur, başına gelen bir dizi talihsizlik sonucu adım adım daha da kötüleşiyor. Bir grup sokak çocuğu onu dövüp elindeki reklamını yaptığı dükkanın levhasını çalıyor; terapiye gittiği sosyal hizmetler bölümü bütçe kesintilerinden dolayı kapanıyor ve ilaçlarını alamamaya başlıyor; bir palyaço arkadaşının kendini koruması için verdiği silah çocuk hastanesinde yanlışlıkla patlayınca işinden oluyor. Zaten çok parlak olmayan hayatı başına yıkıldıkça zıvanadan çıkmaya başlıyor, azılı bir katile dönüşüyor ve işlediği suçlarla istemeden “occupy” tarzı bir sosyal hareket başlatıyor.

Todd Phillips’in yönettiği, başrolünde Joaquin Phoenix’in oynadığı “Joker” daha Ekim ayında vizyona girmeden ortalığı karıştırmıştı. Önce Venedik Film Festivali’nde “Altın Ayı”yı alması eleştirildi. Bir Hollywood filmi, hem de çizgi roman dünyasından bir karakteri işleyen bir Hollywood filmi nasıl bu prestijli ödüle layık görülebilirdi? Sonra, eleştirmenler ve sosyal medya ikiye ayrıldı: Filme bayılanlar ve filmden nefret edenler; Joker’i anlayan ve ona sempati duyanlarla bu duruşu yanlış ve tehlikeli bulanlar. En son, vizyona girmeden önce ABD’de FBI, ordu ve polis kuvvetleri gösterimlerde çıkabilecek muhtemel olaylara karşı teyakkuz halindeydi. Ne de olsa 2012’de son Batman filmi “The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor”un Denver Colorado Aurora sinemasındaki bir gösteriminde bir “yalnız kurt” salona ateş açarak 12 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi yaralamıştı.

Joacquin Phoenix’in müthiş bir performans sergilediği bu Joker, Batman çizgi romanlarının kötü karakterlerinden biri malum. Ancak bu filmin yönetmeniyle yapımcıları, Batman’in ezeli düşmanı Joker’in doğuş-ortaya çıkış hikayesi ve çizgi romanlar ve diğer filmlerden tamamen bağımsız olduklarının ısrarla belirtiyorlar.

Batman çizgi romanlarında da, filmlerde de Joker karakterinin geçmişine dair neredeyse hiçbir bilgi yoktur. Sadece Tim Burton’un 1989 yapımı Batman’inde onun bu aklını tamamen yitirmiş durumuna yarım yamalak bir açıklama getirilir. Burada Jack Nicholson’un canlandırdığı “Jack Napier”, mafya babası Grissom’un sağ kolu, suç dünyasının “normal” bir üyesidir. Ta ki bir çatışmada Batman tarafından köşe sıkıştırılıp yeşil bir kimyasal atıkla dolu bir tankın içine düşene dek. Kimyasal yüzünü beyazlaştırır, saçlarını yeşil yapar ve ifadesine o hiç eksilmeyen korkunç sırıtışı yerleştirir. Jack, Joker’e dönüşür; patronu  Grissom’u öldürüp yerine geçer. Artık sınır tanımayan bir psikopattır.

Batman’in bir süper-kahramana nasıl ve neden dönüştüğünün hikayesini ise çok iyi biliriz, neredeyse her filmde, en azından bir flashback’le tekrar hatırlatılır. Batman Gotham şehrinin en zengin ailelerinden Wayne’lerin oğludur. Küçük bir çocukken anne ve babasıyla şehirde bir gösteri çıkışında saldırıya uğrarlar, anne ve baba ölür, Bruce öksüz kalır ve uşak Alfred tarafından büyütülür. Çocukluğunda yaşadığı bu derin travma onu şehrin kötüleri ve kötülükleriyle savaşmaya iten bir süper-kahramana dönüştürür. Batman, başına gelen çok kötü bir olay sonucu “iyi” olmuştur. Baş düşmanı Joker’in neden bu kadar kötü olduğuna dair ilk düzgün açıklama ise işte bu filmin ayırdedici tarafı. 

Bilindiği gibi bu süper-kahraman serisi çok eski… Çizer Bob Kane ve yazar Bill Finger’ın yarattığı Batman karakterine ilk kez 1939 Mayısı’nda, Detective Comics’in 27. sayısında rastlıyoruz. Çok tutulunca 1940’ta kendi çizgiromanının ilk sayısı yayımlanıyor ve Joker, Catwoman (kedi kadın), Bulmacacı, Penguen gibi “düşmanlar” ortaya çıkıyor.

1940’lı yıllardan beri popüler olan çizgiromanın sinemaya tezahürü çabuk gerçekleşti: 1943’te yılında Columbia Film Stüdyosu Lambert Hillyer’in yönettiği 15 bölümlük siyah-beyaz bir seriyi piyasaya sürdü. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen bu yıllarda Batman’in savaştığı kişi tabii Japon İmparatorluğu’nun gizli ajanı olan Doktor Daka’ydı. Bu düşük bütçeli yapımda bile “Kara Şövalye” sembolleri maskesi, siyah Cadillac’ı ve peleriniyle tam olarak oluşturulmuştu. Bu seri tutunca 1949’da Batman ve Robin geldi (Robin genç okuyucuyu/izleyiciyi çekmek için Batman’in yanına verilmiş bir tür yardımcı karakter. Sonradan Nightwing isimli başka bir süper kahraman oldu). Batman’in altın çağı denebilecek dönemden alınmış hikayelerden esinlenen bu seride yarasa mağarası ve yarasa arabası ön plana çıkarılıyordu. 

Ancak Batman’i bir pop-kültür ikonuna dönüştüren yapım, 1966’da yayınlanmaya başlayan renkli televizyon dizisi “Batman”.  Bu dizide Joker’i Cesar Romero canlandırıyordu. Televizyonda yayınlandığı için çok hızlı popülerleşen dizide Batman, Joker, Kedikadın, Penguen gibi kötüleri engellerken sürekli tehlikede olan Gotham şehrini koruyor ve bir yandan da tüm aileler için ahlaki dersler veriyordu.

En komik Jokerler Batman’in 1960’larda yayınlanan dizi versiyonunda Joker’i canlandıran Cesar Romero (üstte) ve 1989’da Tim Burton’ın Joker’ini oynayan Jack Nicholson (altta), daha sonraki versiyonların karanlık taraflarından uzak çok daha eğlenceli, komik ve abartılı karakterlerdi.

Sonra beyazperdeye geri dönüş: Frank Miller’ın 1987 yapımı “Batman: Year One”ı ve Alan Moore’un 1988 yapımı “Batman: The Killing Joke”u.

Kahramanımızın ve dünyasının popüler kültür hafızasında asıl yer etmesi ise Tim Burton’ın yönettiği 1989 yapımı “Batman” filmi. Gotham şehrine karanlık bir kimlik kazandıran bu filmde Batman’i Michael Keaton, Joker’i Jack Nicholson, Batman’in sevgilisi gazeteci Vicky Vale’i ise Kim Basinger canlandırıyordu. Bunun devamı niteliğindeki 1992 yapımı “Batman Returns”de ise yönetmen koltuğunda yine Tim Burton var. Batman hâlâ Michael Keaton, penguen Danny De Vito ve kedi kadın Michelle Pfeiffer. Sonra 1995 yapımı “Batman Forever” ve 1997 yapımı “Batman ve Robin” geliyor. İlkinde Batman Val Kilmer, bulmacacı Jim Carrey; ikincisinde ise Batman George Clooney ve kastta Arnold Schwarzenegger ve Uma Thurman var. Bu iki filmden ilki daha hafif ve çocuklara da uygun; ikincisi ise Batman sinema tarihinin en başarısız yapımı olarak görülüyor.

Hayranları Batman’i karanlık ve derin tercih ediyor. Bu tercih de bizi 2000’lerin Batman’i Christian Bale’in canlandırdığı Christopher Nolan üçlemesine getiriyor: “Batman Begins/Batman Başlıyor (2005)”, “The Dark Knight/Karanlık Şövalye (2008)” ve “The Dark Knight Rises/Karanlık Şövalye Yükseliyor (2012)”. “Batman Begins”in son sahnesinde Joker’in bir sonraki filmde ortaya çıkacağının işareti veriliyor: Bir suçlunun bıraktığı iskambil destesinin jokeri olan kartvizit. Karanlık Şövalye ve Joker karakterinin zirve yaptığı film: Burada Heith Ledger’ın canlandırdığı Joker’in ekran süresi oldukça uzun; karakterine dair daha çok ipucu alıyoruz; hatta Joker en çok burada şimdiki Joker’e benziyor. Heith Ledger’ın filmin montajı sırasında ölmesi ve öldükten sonra En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını alması bu Joker’i efsane statüsüne yükseltiyor.

Karanlık tarafa doğru 2008’de çekilen “Karanlık Şövalye”, Heath Ledger’ın (üstte) efsanevi Joker performansıyla Batman’den rol çalarak, geçtiğimiz ay vizyona giren “Joker” filminin (altta) ipuçlarını veriyordu.

Batman dünyasının beyazperdede bu bitmeyen destanının en önemli Joker karakterleri Tim Burton’ın “Batman”indeki Jack Nicholson ve Christopher Nolan’ın “Kara Şövalyesi”ndeki Heith Ledger. Peki ama kim bu Joker? Neden sonsuz kötü, nasıl bu hale geliyor? Doğuştan mı böyle, toplum ve hayat koşulları mı onu bu hale getirmiş? İşte bu son filmde yönetmen Todd Phillips, Batman’in tam karşısında yer alan bu önemli karakteri öne çıkarıyor ve bu soruların cevabını arıyor.

Todd Phillips’in ve Joaquin Phoenix’in Joker’i bir kaybeden, bir akıl hastası, annesiyle sağlıksız bir ilişkisi olan, hayat tarafından itilip kakılmaktan yıpranmış yalnız bir anti-kahraman. Fakat film onu sadece “toplumun bu hale getirdiğini” önermiyor. Hikayeye göre daha önce Bruce Wayne’in (Batman) babasının yanında çalışmış olan annesi Penny (Frances Coroy), Arthur’un babasının da Thomas Wayne olduğunu iddia ediyor ve adama onları bu sefil durumlarından kurtarması için sürekli mektuplar yazıyor. Kadının akıl hastanesi geçmişinin bulunmasına ve Arthur’un kayıtlarda evlatlık görünmesine rağmen bunun ucu açık bırakılıyor: Batman’le Joker’in üvey kardeş olabileceklerine dair tüyler ürpertici bir detay!

Nihayet başrolde Her Batman filminde gelişen ve derinleşen Joker, nihayet Joaquin Phoenix’in kusursuz oyunculuğuyla başrole taşındı.

Ayrıca Arthur’un çocukken istismara uğradığını da öğreniyoruz. Yani akıl hastası bir anne, çocukluk travması ve sürekli ezilerek yaşanan bir yetişkinlik. Bütün bunlara bir de geleceğin de iyi olmayacağının işareti hayalkırıklıkları ekleniyor: Hoşlanılan yan komşuyla (Sophie /Zazie Beetz) hiç yaşanmayan bir ilişkinin halüsinasyonları, açık mikrofon gecesi sahneye çıkılan bir komedi kulübünde rezil olmak… Bu komedi kulübündeki performansın kasedinin bir şekilde Arthur’un annesiyle sürekli izlediği ve hayranı olduğu, bir gün konuk olarak çıkmayı umduğu talk-show’u sunan Murray Franklin’in  (Robert De Niro) eline geçmesi ve alay malzemesi yapılması… Bütün bu felaketler Arthur’la empati kurmamıza yardımcı oluyor ama, film “bunlar kimin başına gelse psikopat bir caniye dönüşürdü” önermesini yapmıyor. En başından beri her şey, Arthur’da doğuştan gelen bir arızanın olduğu ve bunun yaşadıklarıyla tetiklenip dehşete dönüştüğüne işaret ediyor.

Filmin dans sahnelerinin çoğu, orijinal senaryoda olmamasına rağmen, Phoenix’in karaktere yaptığı bir ekleme…

Filmin Joacquin Phoenix’in olağanüstü performansı dışındaki en çekici yönleri sinematografisi (Lawrence Sher) ve prodüksiyon tasarımı (Mark Friedberg). Gotham Şehri’nin New York’u sembolize ettiği bilinen bir gerçek; fakat “Joker”de son yılların en iyi beyazperde New York betimlemesini izliyoruz: Şehrin ekonomik çöküşte olduğu, hatta iflas ettiği, suçun kol gezdiği 70’lerin sonu, 80’lerin başı. Phillips ve Friedberg 80’ler New York’unda büyümüşler ve şehirlerinin o dönemini mümkün olduğunca gerçekçi betimlemeye çalışmışlar. Bir röportajda diğer her şey kadar şehrin de Arthur’un üzerine geldiğini ve Joker’e dönüşmesinde katkısının olduğunu söylüyorlar (Hikayenin tam olarak 1981’de geçtiğini bir sinema afiş ekranındaki “Zorro the Gay Blade” ve “Blow Out” filmlerinin reklamlarından anlıyoruz).

Kimi New Jersey, Newark ve Bronx’ta çekilmiş sahnelere kahverengi, gri, mavi puslu tonlar hakim; binalar dökülüyor, sokaklar pis ve bakımsız, metrolar graffitiyle dolu, çöpten geçilmiyor… Bütün Batman külliyatında Gotham şehrinin başı derttedir ama, şehrin sefaletinin yakın geçmişteki en gerçekçi görselleştirilmesi kesinlikle bu filmde. Arthur zıvanadan çıktıkça kostümlerinin daha da renklenmesi bir başka etkili görsel trük. Yönetmen Todd Phillips çok New York’a has ve ait olan iki Martin Scorsese filminden, “Taxi Driver/Taksi Şoförü” ve “King of Comedy/Komedi Kralı” filmlerinden birebir etkilendiğini çok net belirtiyor. Ayrıca 1973-1981 arası çekilmiş “Raging Bull/Kızgın Boğa”, “Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü”, “Prince of the City/Şehrin Prensi”, “Mean Streets/Arka Sokaklar”, Network gibi filmleri de ilham kaynakları olarak sayıyor ve “aslında film 70’ler sonu 80’ler başı New York’unda geçiyor hissini yaratmak istedik” diyor. 

Joker’in başvurduğu bir küçük oyun: “King of Comedy”de talk-show’cu Jerry Lewis’e takık konuğu Robert de Niro canlandırırdı. Joker’de ise Robert de Niro talk-show’cu yerini alırken Joaquin Phoenix de Niro’nun gençken oynadığı bu karaktere benzer bir rol üstleniyor. 

İlham kaynağı De Niro Robert De Niro, Joker’de karşımıza talk-show sunucusu Murray Franklin olarak çıkıyor. De Niro’nun oynadığı “Taxi Driver”, “The King of Comedy” gibi filmler, Joker’in senaryosunun ilham kaynakları arasında.

Her ne kadar çizgiroman dünyasından çıksa da, Joker karakteri bu film sayesinde boyut kazanmış, ete kemiğe bürünmüş; saygı duruşunda bulunduğu filmlerdeki sadece iyi ya da sadece kötü olmayan, karmaşık,yani insan olan karakterlere, anti-kahramanlara yaklaşmış. Ve ne kadar hoşumuza gitmese de, acımasız neo-kapitalizmin bireyi yalnızlaştırıp güçsüzleştirdiği, yeni bir şehirli köle sınıfının yaratıldığı günümüz dünyasında yaşayan bizlere yakınlaşmış.

Filmde tuzukuru belediye başkanı adayı ve Batman’in babası Thomas Wayne, Arthur gibileri “palyaçolar” diye aşağılayınca, insanlar palyaço maskeleriyle sokaklara dökülüyor. Pankartlardan birinde “hepimiz palyaçoyuz” yazıyor.  “Joker”, çizgiroman dünyasından doğma en politik filmlerden biri bu anlamda. Belki de yarattığı rahatsızlığın ve tartışmaların en önemli sebebi bu. Fiktif bir dünyanın sadece kötü ve bu yüzden tek boyutlu bir karakterini gerçek dünyaya yerleştiriyor; Arthur’un makyaj aynasını hepimizin suratına tutuyor.

Beyazperdede Önemli Jokerler

BATMAN-1966
YÖNETMEN: LESLIE H. MARTINSON
JOKER: CESAR ROMERO
BATMAN: ADAM WEST

BATMAN-1989
YÖNETMEN: TIM BURTON
JOKER: JACK NICHOLSON
BATMAN: MICHAEL KEATON

THE DARK KNIGHT-KARA ŞÖVALYE-2008
YÖNETMEN: C. NOLAN
JOKER: HEATH LEDGER
BATMAN: CHRISTIAN BALE