1250 ila 1517 arasında hüküm süren Memlûkler, Moğol istilasını durdurdular, Haçlı ordularını yokettiler, siyasi tarihe geçtiler. Ancak onlarla ilgili az bilinen, gündelik hayatta yaşanan şiddetin sıradışı karakteriydi. Ortalama her 5 yılda bir hükümdarın değiştiği Memlûk toplumunda, eski yöneticinin evi, ailesi, yakınları yokediliyor, parasına el konuyor ve böylelikle “sokaktaki vatandaşın gazı alınmış”, ekonomik sorunlar ertelenmiş oluyordu.

Ortadoğu’nun cevheri Kahire karnavala hazırlanıyor: Bedestendeki tüccar dükkanını kapatmış, tezgahını toplamış; kandiller yakılmış, herkes meydanda toplanmış. Halkın aklında tek bir şey var: Yağmalamak, katletmek, kapıları zorlamak… Kısacası, birkaç günlüğüne sıkıntılarını unutup “şenlik” yapmak!

1517’de Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılana dek, yani 267 yıl boyunca Memlûk Devleti tüm Mısır ve Şam’ın yegane hükümdarı oldu. Moğol istilasını durdurdular; Haçlı ordularını yokettiler; siyasi tarihinin önemli sayfalarına geçtiler… Ancak bu dönemin en ilginç öyküleri, yüksek siyaset ve savaş alanlarından ziyade, tarih sayfalarına fazla yansımayan gündelik hadiseler oldu. Siyasi dengesizlik ve değişken iktidar yapısı dolayısıyla gözden düşen emirlerin sık sık öldürüldüğü veya kalabalıklar tarafından katledildiği bu devirde, tarihte nadir rastlanan ölçüde ve şiddette toplumsal isyanlar yaşandı.

Memlûk emirlerinin arasında yaşanan iktidar mücadeleleri, ortalama her iki yılda bir içsavaşlara yolaçtı. Emirlerin rakiplerine karşı isyana kışkırttığı halk, şiddet ve nefret dolu ritüellerle mağlup kalan emirleri katlediyor, onların varlıklarını yağmalıyordu. Ancak ilginç ve sıradışı olan, Mısır halkının, devamlı bir şekilde meydana gelen bu isyanları adeta bir karnaval olarak yaşamasıydı. Mısırlılar gündelik hayatta artan iktisadi ve toplumsal gerginliklerini, tıpkı bir şenlik veya bayram kutlarmışçasına ama şiddet, kin ve nefretle Kahire ve Şam sokaklarında dile getirdiler. Böylece bugünkü bir tabirle, gerçek bir “şiddet pornosu” ortaya çıktı.

Savaş müfredatı Memlûkler savaş eğitimlerinde, ok atma, eskrim, pazu geliştirme, topuz kullanma, at yarışı, top ve çevgan oyunları gibi konularda becerilerini geliştiriyorlar.

Peki Memlûk toplumunda neden böylesine bir vaziyet oluşmuştu?

Teoride liyakata dayalı bir düzen üzerine kurulmuş olan Memlûk Devleti’nde sultan, emirleri tarafından seçiliyordu. Dolayısıyla sultanın hükmünü, soy bağlantısından ziyade diğer Memlûklerin ve halkın desteği meşrulaştırıyordu. Bunun yanısıra her devlette olduğu gibi siyasi gruplaşmalar ve dolayısıyla bu gruplar arasında bir iktidar mücadelesi de mevcuttu. Ancak devletin askerî bir sınıf tarafından yönetilmesi ve sultanın hükmünün de emirlerin desteğine bağlı olması, bu siyasi mücadelelerin çoğu zaman açık içsavaşa dönmesine yol açıyordu.

Bu çatışmalar sonucu Memlûk devrinin ilk 100 yılında 21 sultan ülkeye hükmetti. Aralarından bazıları 1 seneden az bir zaman tahtta kalabildi. Emirler, içsavaş sırasında kendilerine sadık olan toplumsal kesimleri isyana kışkırtarak amaçlarına erişmek için “sokaktaki vatandaş”ı kullanıyordu. Vakıf kurarak; bağış vererek; cami, hastane, medrese, derviş dergahları ve isimlerini taşıyan külliyeler inşa ederek belli kesimlerin, mahallelerin sadakatini kazanıyorlardı. Memlûk emirlerinin kışkırttığı bu isyanlar, halk tarafından adeta bir şenlik olarak algılanıyor, yaşanıyordu. Bu durum “resmî” bayramlarda, mesela aralarından en önemlisi Nevruz’da da ortaya çıkmaktaydı. Bu günlerde toplumsal düzen ve hiyerarşi bir-iki günlüğüne de olsa devriliyor, halk kendini geleneksel otorite figürlerinin ortadan kalktığı bir şenliğe, cümbüşe kaptırıyordu. Nevruz’da her türlü kötülük yapılabiliyor, günah işlenebiliyor ve yıl boyu biriken sıkıntılar dışa vurulup rahatlanıyordu! Kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan bu kaos ve toplumsal kargaşa, ilk akla geldiği gibi iktidarı tehdit etmiyordu. Tersine, daha ciddi isyanların ortaya çıkmasını önlüyor; Memlûk iktidarının işine yarıyor; bu bakımdan normalde yasak-haram olan her türlü cümbüşe izin veriliyordu.

İçsavaşlar da bir bakıma aynı toplumsal ihtiyacı yerine getiriyordu. Bu mücadelelerden galip çıkan emirler, tıpkı bir orduya verilen ganimet sözünü yerine getirircesine düşman emirin vakıflarının, evlerinin, kışlalarının yağmalanmasına izin veriyordu. Tıpkı Nevruz’da olduğu gibi, çeşitli suç ve ölçüsüzlüklere göz yumuluyordu.

Genç Memlûkler antrenmanda 15. yüzyıldan kalma bir fürüsiyye kılavuzunda, Memlûkler savaş eğitimi alırken resmedilmiş. Binicilik becerisi, cesaret ve fizikî gücün birlikte ele alındığı fürüssiye bilimi, Memlûk eğitiminin temeliydi.

1294’teki çatışmada yenilgiye uğrayan bir vezirin kellesi, bir mızrağın ucunda sokak sokak dolaştırılmış; bir grup çapulcu rüşvet vererek kelleyi almış ve top niyetine aralarında oynamışlardı. Bir kaynağa göre ise aralarından biri, kellenin üzerine işeyivermişti. 1338’de yaşanan başka bir hadisede, Kahire’nin ana meydanında toplanmış macuncular, oldukça grotesk ve fantastik bir şekilde bir emirin ve ailesinin tutuklanışını macunlarıyla tasvir etmişlerdi: Kimisinde emir kırbaçlanıyor, kimisinde kız kardeş cellatlar tarafından sürükleniyor, kimisinde ise anne dövülüyordu. Kaynakçaya göre, macuncular o gün oldukça iyi satış yapmışlar, bu olayların ardından sokaklarda haftalarca müzik çalınmış, şiirler okunmuş, türlü türlü etkinlikler düzenlenmişti (Boaz Shoshan, Popular Culture in Medieval Cair,Cambridge University Press, 1993. s. 57). Neticede bu şiddet ve nefret dolu hadiseler, insanlarda bir karnaval duygusu uyandırıyordu.

Bununla birlikte halkın tamamen manipüle edildiğini düşünmek doğru değildir. “Sokaktaki insan”ın ayrı bir iradesi olduğu kuşkusuzdur. Memlûk emir ve sultanları kimi zaman sokağı yönlendiremiyor, halk kendi seçtiği emiri destekliyor, sonra da yine aynı emiri linç edebiliyordu. 1308’de tahttaki Sultan an-Nasir Muhammed’in birtakım Memlûk emirinin baskısı altında tahttan çekileceği duyulduğunda, halk sultanı desteklemek için sokağa dökülmüştü. Kahire sokakları “Ya Nasir, ya mansur!” sloganlarıyla yankılanmış; isyankar emirler kalabalığı dağıtmak istediklerinde ise halk onlara “hain” diye sövmüş ve sonrasında askerleri taşlamaya başlamıştı. Buna rağmen an-Nasir kaçmak zorunda kalmış ve yerine tahta 2. Baybars çıkmıştı. Ancak Baybars “halkın gönlü”nü kazanamamış bir hükümdardı. Kahire meyhanelerinde ona hakaret eden şarkılar, fıkralar dönmeye başlamış; yüzlerce garibanın tutuklanıp dilleri kesilmesine rağmen bu direniş devam etmişti. Sultanın ikamet ettiği Kahire hisarının kapısında toplanan halk “Kalk ve Allah’ın emrine teslim ol! Oturduğun yer ancak erkek adama layık! Yerin olmayan o tahttan in!” diye bağırmış; sonunda Baybars tahttan çekilip Kahire’den kaçmak zorunda kalmış, an-Nasir bir daha tahta oturtulmuştu.

Memlûk ülkesinde Nasir’in ölümünden sonra tahta oğlu Sultan Küçük geçmişti. Bu defa da vezir Kavsun isyan etmiş, ancak halk Kahire hisarını “tıpkı bir çekirge sürüsü gibi” işgal etmiş ve Kavsun’un konağına saldırmıştı. Kapıları zorlayıp içeri giren kalabalık yağmaya başlamış, evinde bir şey bırakmadıktan sonra Kavsun’un kurduğu Sûfi dergahını ve diğer hizmetlilerin evlerini de yakıp yıkmıştı. Bu yağmada çalınan mallar satıldığında piyasada o kadar çok altın ortaya çıkmıştı ki, altının değeri oldukça düşmüştü. Sokaklarda “Bu Kavsuncu!” diye ilgisiz ama zengin insanlar linç edilmiş; Kahire valisi de bu şekilde neredeyse katledilmişti. Yine “Kavsuncu” diye saldırılan Hanefi bir kadının sakalı linççiler tarafından yüzülmüş, evi yağmalanmıştı. İş o kadar raydan çıkmış ki, isyanı kışkırtan emir halkı durdurmak için müdahale etmek zorunda kalmıştı. Olaylardan sonra macuncular yine tezgahlarını şehrin kapılarına kurmuşlar, satılan macunlar Kavsun’un nasıl bir deveye çivilenip şehrin kapısına götürüldüğünü tasvir etmişti. Bunları görüp yaşamış olan şair Mimar İbrahim şöyle diyordu:

“Şekerlemelerde Kavsun’un çivilenmiş

gövdesini görüp hayret ettik;

Ama ne tatlıydı çivilenişini

seyretmek ve onu yemek…”

Memlûk toplumunda sıklıkla yaşanan iktisadi sorunlar, halkta ancak bu “şiddet şenlikleri”nde ifadesini bulan sonuçlar yaratıyordu. Özellikle kuraklık dönemlerinde buğdaya gelen zamlardan dolayı kıtlık yaşanıyordu. Bazı emirler ve vergi toplayan memurlar spekülasyon amaçlı buğday istif ederek fiyatların artmasına sebep oluyor; fakat bunlara yönelik şikayetler neredeyse hiçbir zaman hükümet tarafından ciddiye alınmıyordu. Dolayısıyla içsavaş gibi şiddetin meşrulaştığı zamanlarda halk bizzat suçlu bildiği yetkililere saldırıyor, bunların varlıklarını yağmalıyor, bazen de bu kişileri katlediyordu. Yıl boyu biriken gerginliklerini ancak böyle gideren halk, gözden düşen emir ve memurları linç ederek onlarla hesaplaşıyordu. Böylelikle bu şiddet şölenleri aynı zamanda halk-devlet arasındaki iletişimin ve sistemin bir parçası oluyordu. Belki de çok daha radikal dönüşümlere yolaçabilecek gerginlikler bu şekilde gideriliyor; dolayısıyla şiddet aynı zamanda iktidarın da işine yarıyordu. Şiddet adeta bir ritüel hâlini alıyor, gerçek bir iktidar değişimi yerine simgesel bir şekilde, zaten iktidarın ortadan kaldırmak istediği bir takım otorite figürlerini linç eden insanlar tatmin oluyordu.

19. yüzyıl Kahire sokakları 1838’de David Roberts tarafından yapılan tablonun arka planında, Memlûk Sultanı el-Müeyyed Seyfeddin Camii’nin minaresi de görülüyor. Sultanın türbesi, 1415-1421 arasında yaptırılan caminin içinde bulunuyor.

Başta Michel Foucault birçok düşünürün iddia ettiği gibi, bir toplumun şiddet gösterilerine maruz kalması, o toplumun zihniyetinde önemli bir iz bırakır; şiddete yönelik bir eğilim yaratır; şiddeti toplumun “ruhani besin”i eyler. Memlûk devrinde sık sık gerçekleştirilen gösterişli halka açık infazların Mısır halkının üzerinde böyle bir etki yaratması kaçınılmazdı. Kayıtlara göre 1253’te, iktidara yükselişlerinden sadece üç yıl sonra, isyankar bir Bedevî reisinin 2.600 askeri Bilbays-Kahire anayolu kenarında asılmış ve sergilenmiştir. Kuşkusuz ki bu şiddet gösterileri halkın hafızasında önemli izler bırakmıştır.

1380’de İskenderiye emiri İbn-i Erram idam edilmiş, çıplak cesedi aynı Kavsun gibi bir deveye çivilenip Kahire’nin bir ucundan diğerine asılmaya götürülmüştü. Bu hadise insanları o kadar etkilemişti ki, “Allah kimseye İbn-i Erram’ın çektiği çileyi çektirmesin” deyimi halk arasında yayılmıştı.

Memlûkler devrinde şiddetin şenliğe, nefretin ritüele dönüşmesinin en ilginç yanı devamlılığıdır. Hem toplum hem de iktidar için sistemli bir rutin haline gelen bu hadiseler, gündelik hayatın ve toplumsal düzenin “doğal” bir parçası oldular. Hem iktidar için daha tehlikeli olabilecek isyanların ortaya çıkmasını önlediler hem gözden düşmüş devlet adamlarının ortadan kaldırılmasını temin ettiler hem de bir şekilde devletin ve Memlûk iktidarının sürekliliğini garanti altına aldılar.

Şiddet ve nefret Memlûk toplumunda kendine sabit ve istikrarlı bir yer bulmuş, bir tür Doğu usulü “toplumsal mutabakat” sağlamıştı.