Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastler, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.

Amerika Birleşik Dev­leri’nin tamamında köleliği kaldıran Baş­kan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Baş­bakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptı­ğı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dün­ya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilme­si bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynata­mamıştır”.

Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saray­bosna’da sıkılan tek bir kur­şun, Avrupa kazanını pat­lattığına göre haksız oldu­ğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenle­rin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, gelece­ği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplum­larda, bir liderden diğeri­ne geçiş sorununu çözmek­te sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapa­lı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç gru­bun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düş­manı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuş­tu. Hatta Machiavelli gibile­ri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmiş­lerdi.

Ancak suikast en eski za­manlarda bile tarihin yönü­nü veya bir sistemi değiş­tirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oyna­yan siyasi yöntem biçimiy­di. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntem­lerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çık­tı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tem­bel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü saye­sinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, ge­ri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğin­de de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.

Her suikastçı kendin­ce “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati topla­yacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olay­lar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle ön­ce büyük bir gürültü kopu­yor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerin­den oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devle­ti ele geçirebilecekleri, ar­dından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüphe­liydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek du­rumda değildi.

“Bir insanı öldürebilirsi­niz ama bir düşünceyi öldü­remezsiniz”. Amerikalı va­tandaşlık hakları eylemci­si Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyle­dikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi ger­çekten de ölmedi. Bu düşün­ce “kötü” olsaydı bile ölme­yecekti.

JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH

Katillere bumerang etkisi

Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.

Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast gi­rişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Ha­ziran 1913’te Sadrazam Mah­mud Şevket Paşa, Harbiye Ne­zareti’nden (İstanbul Üniver­sitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parça­sıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Te­rakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sin­dirme harekatına girişti, sade­ce devlet adamları değil gazete­ciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son ne­fesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel ha­linde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifha­nelerin, hapishanelerin her ta­rafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının de­liklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Kara­osmanoğlu, Hüküm Gecesi).

Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mus­tafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çı­karılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldü­rerek (1909-1910’da suikas­ta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gi­bi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında olduk­ları hemen anlaşıldı. Ancak ik­tidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhalif­lerini de sindirmek için bir ve­sile olarak gördü.

Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakı­mından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:

Tevrat’ta Yudit adlı bir Ya­hudi kadının, halkının intika­mını almak için Babil komu­tanı Holofernes’i baştan çı­kararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol ka­nat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamış­tı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.

Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.

Girondinlerin arka arka­ya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldür­mek niyetiyle Paris’e geldi. Ön­ce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evi­nin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair La­martine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamak­taydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ede­rek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondin­lerle ilgili uydurma bilgiler ver­di, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sap­ladı.

Dört gün sonra giyotine gi­den Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçla­rı acı oldu. Marat’nın ölümün­den sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakam­ları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şe­hidi mertebesine yükseltti.

Ancak suikastları kullan­makta Nazilerle kimse ya­rışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçili­ğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürü­len 10 bin Yahudiden biriy­di. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün son­ra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendili­ğinden” protestolar düzenlen­mesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Alman­ya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin ön­cülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.

SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.

Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heyd­rich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Ma­yıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yol­da giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla ya­ralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikast­çılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Ope­rasyonu” adını verdikleri sui­kast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.

Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek kö­yü yıkıldı, 16 yaşının üstünde­ki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu so­ruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Lond­ra’da sürgündeki Çek hüküme­ti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çe­koslovakya’da asıl direnişi yü­rüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operas­yon olduğu da öne sürüldü.

JULİUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN

Boşu boşuna yok edildiler

Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.

Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washin­gton DC’deki Ford Tiyat­rosu’nun bir locasında oyunu sey­rettiği sırada öldüren John Wil­kes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Ro­malıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Cae­sar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.

Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derin­den sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cum­huriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yü­rütmek pahasına köleliğin kaldı­rılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Ca­esar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada ki­şisel özgürlüklerin garantisi ka­bul edilen habeas corpus ilkesiy­le ilgili maddeyi askıya almıştı.

Suikasta giden yolda da ben­zerlik vardı. Caesar, öldürülme­den bir ay önce Lupercalia bayra­mında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı ge­ri çevirdi. Bu bir bayram şaka­sı mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cum­huriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareke­ti diktatörün kendini kral ilan et­meye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı ver­melerinde kuşkusuz etkili oldu.

Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kal­dırılmasına karşı çıkan bir kon­federasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lin­coln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanıl­mıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün ön­ce Lincoln’un yaptığı bir konuş­ma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkın­dan söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.

Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurta­rıcılar) adını takmıştı; cumhuri­yeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sade­ce intikam peşindeydiler. İki sui­kastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.

Sonuç da aynı oldu: Saat ge­riye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhu­riyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorlu­ğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllar­da başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal siste­me başkaldırarak birlikten ayrıl­maya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzen­lenmişti.

Caesar’ın öldürülüşü. Vincenzo Camuccini’nin resmi, 1798.

FRANZ FERDINAND-SOPHIE CHOTEK

Kurşunlar maksadını aşınca

Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavri­lo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avus­turya-Macaristan Veliah­tı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dün­ya savaşı başlatmayı amaç­lamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avustur­ya-Macaristan İmparator­luğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugos­lav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi ola­rak tanımlıyordu.

Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce ha­piste öldü), hedefine ulaştı­ğını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını al­dı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.

Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.

Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimse­nin tahmin edemedi­ği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikast­tan Sırbistan’ı sorumlu tu­tarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya ha­rekete geçti, araya Avustur­ya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrile­rek dönemin bütün impara­torluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kı­vılcımı çakmıştı.

Birbirleriyle yakın bağla­rı olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında bel­ki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçleri­ni kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta te­reddüt ettiler. İtibarı en yük­sek, en popüler barışçı önder­lerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransı­zın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Alman­ya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.

Suikastte kullanılan silah

JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME

Esas failler meçhul kaldı

ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.

Suikastçının bir adı da te­tikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldü­rüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bi­le, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo te­orileri doğurur ki suikastı per­deleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülme­sidir.

Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler ta­rafından kovalandıktan son­ra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar iş­leriyle uğraşan bir Dallaslı ta­rafından vurularak öldürüldü. Bu olay suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturu­lan Oswald’ın suç ortakları ve­ya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyo­nu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikast­lar Komisyonu gibi üç komis­yonun yıllar harcayarak yap­tığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt buluna­madı.

‘Derin’ cinayetler Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.

Öne sürülen tezler, muhte­mel şüphelilerin eksiksiz lis­tesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Ken­nedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirme­ye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılı­nı geçirdiği Sovyetler Birli­ği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği fe­deral polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve maf­yayla yakın bağları olan habe­ralma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bö­lümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşü­nürken, diğerleri ise “gerçe­ğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.

Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açması­nın bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’de­ki Memphis kentinde bir mo­tel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Ame­rikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı si­yah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıka­sı olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket etti­ğine kimse inanmadı. Yakalan­dıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi oldu­ğunu söylemiş, babası ise, “Oğ­lum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek ci­nayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.

Temsilciler Meclisi Sui­kastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamı­nın Ray’i bu cinayet için ki­raladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuş­kular federal polis teşkilatı­na döndü. Temsilciler Mecli­si Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giy­miş tek kişi olarak kaldı.

Suikastten az önce Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi
John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.

Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çık­tıktan sonra metro istasyonu­na yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuş­turucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulun­madığı için aklandı. Ardın­dan komplo teorileri yağma­ya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülke­deki ırkçı rejimi şiddetle kı­namıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demok­rattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı tica­ret yaptığını bildiği Bofors si­lah şirketi, PKK, CIA, P2 ma­son locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim oldu­ğu hâlâ bilinmiyor.

SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV

İdam benzeri suikastler

Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.

Kendisini gölgede bıra­kan güçlü bir şahsiyet­ten başka türlü kurtu­lamayacağını anlayan ikti­dar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnek­ler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” ta­rafından öldürülmesinin ar­dında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sad­razamı olan, oğlu II. Selim ve torunu III. Murad’ın saltanat­larında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokol­lu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.

II. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, ak­rabalarına, oğullarına, dostla­rına vezirlikler dağıtarak ken­disine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yılla­rında karşısına ciddi muhalif­ler çıktı. III. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padi­şah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokol­lu’nun iktidar tabanını zayıf­lattı. Ancak bu güçlü sadraza­mı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar de­ğildi. Dolayısıyla bir Boş­nak, ikindi divanına çıkaca­ğı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azın­dan bilgisi dahilinde işlendi­ği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dola­yısıyla tek başına hareket et­tiğine karar verilmesi de kuş­kuları artırdı.

Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.

Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırla­nırken en güvendiği subayla­rı tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallens­tein’ın öldürülmesine benzi­yordu. Wallenstein, Orta Av­rupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmpara­torluk ordularını yıllarca yö­netmiş, güya hizmet ettiği İm­parator II. Ferdinand’ın hiç­bir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmış­tı. Sonunda II. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Ge­risini halletmek, Wallenste­in’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyor­du ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.

Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.

Fransa Kralı III. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat plan­ladı. 23 Aralık 1588’de en bü­yük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Gui­se Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek gö­revin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gitti­ğinde, bekleme odasında kra­lın en yakın sekiz adamı tara­fından kılıçtan geçirildi.

20. yüzyılın en önemli su­ikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Le­ningrad’da (St. Peterburg) öl­dürülmesiydi. Sovyet Komü­nist Partisi Politbüro üye­si Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında bi­rinin elini kolunu sallaya sal­laya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden ol­du. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.

Birkaç gün sonra Mosko­va’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yol­daş Stalin, Kirov suikastı so­ruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet ön­derleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti te­mizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfi­ye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruş­çev partinin başına geçtiğin­de bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılma­sı için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruş­turuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuş­kular silinmedi. Sonuçta Sta­lin, idamlara olduğu kadar su­ikastlara da yatkındı; sürgün­deki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüş­tü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladı­ğı için, bu cinayeti onun plan­ladığı şüphesi ortadan kalk­madı.

II. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…

Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler

Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.

Dünyanın taçlı başla­rı 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet baş­kanlarını, imparatorları, kral­ları öldürmek için nitroglise­rin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdükle­rinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:

Rus Çarı II. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Pe­terburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.

Fransa Cumhurbaşka­nı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.

Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparato­riçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.

İtalya Kralı I. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.

ABD Başkanı William Mc­Kinley 6 Eylül 1901’de Buffa­lo’da bir sergiyi gezerken vu­ruldu, 14 Eylül’de öldü.

Rus çarının amcası, Mos­kova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.

Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.

Yunanistan Kralı I. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te so­kakta yürürken vuruldu.

Bunların dışında, Prusya Kralı I. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-o­ğul İspanya kralları XII. ve XIII. Alfonso 25 yıl arayla dü­ğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldu­lar. 1910’da Japon İmparato­ru Meiji’ye yönelik bir sui­kast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı II. Abdül­hamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.

Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternas­yonal, “eyleme dayalı propa­ganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bu­lunmuştu. İktidar sahipleri­ne karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığı­nı halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Dev­rimci Savaş Bilimi: Nitrogli­serin, dinamit, Pamuk baru­tu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşü­ründe “Dinamitin yarım kilo­su, sekiz galonluk oy pusulası­nı yener” diye yazıyordu.

Korkuya kapılan 21 dev­let, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikast­lara karşı alınacak tedbirle­ri, polis teşkilatları arasında­ki işbirliği sorunlarını konuş­tu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimse­yenler arasında bile 20. yüz­yıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birile­rini öldürmekten daha iyi so­nuç doğurabilirdi? İşlerin na­sıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayın­ladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem ha­yal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gele­mesin – mesela delilik gibi?”

Anarşist bombası korku­su doğal olarak 1. Dünya Sa­vaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme daya­lı propagandanın” sınırlarını göstermişti.

NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ

Eli kanlı fanatizm

Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.

Bugün bazı Batılı yazar­lar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailî­ler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kul­landığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sade­ce Sünnilerin değil Şiilerin bi­le dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kale­leri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yö­netimindeki Alamut Kalesi bun­ların en ünlüsüydü. Geniş böl­ge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.

14 Ekim 1092’de büyük Sel­çuklu veziri Nizamülmülk, Ni­havend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmai­li doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Me­likşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruy­sa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüd­din Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanları­nın işini bunların aracılığıyla biti­rir” diye yazıyordu.

Ancak fanatikler tarih boyun­ca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaş­larıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar ek­lendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uy­ruklarını da hükümdarlarını öl­dürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öl­dürmek günah sayılmıyordu.

İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların pro­testan önderi Oranj Prensi Ses­siz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürül­dü. İngiltere Kraliçesi I. Eliza­beth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterin­ce Katolik bulmayan suikastçı­ların elinden kurtulamadı. Kral III. Henri 1 Ağustos 1589’da, IV. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağ­naz birer Katoliğin kurbanı ol­dular.

Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatış­malarının hiç durmadığı Hindis­tan’da ülkeyi yönetenler sürek­li tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de ba­ğımsız Hindistan’ın kurucu ön­deri Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkeme­ye sunduğu yazılı ifadede Gand­hi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hin­distan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hindulu­ğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İn­dira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulu­nan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüle­cekti.

Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı IV. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.