Tarihî bir eserin üretildikten sonra yarattığı etkiler de şüphesiz tarihin inceleme alanına girer. Roma’da ihanetle suçlanan devlet adamları tarihten siliniyor ve itibarsızlaştırılıyordu. Buna damnatio memoriae (hâtıranın lanetlenmesi) denilmiş. Osmanlı minyatür eserleri de kimi zaman tahribata maruz kalmış, siyasi, ahlaki veya taassuptan doğan tepkilere hedef olmuştu.

Roma’da ihanetle suçlanan devlet adamları Senato kararıyla tarihten siliniyor ve itibarsızlaştırılıyordu. Buna damnatio memoriae (hâtıranın lanetlenmesi) denilmiş. Bu kişilerin isimleri kayıtlardan çıkarılıyor, kendilerinden kalan büst ve heykeller tamamen kırılıyordu. Benzer bir kınama hâlinin yahut tarihten kazınma durumunun, Romalılarınki kadar sistemli değilse bile Osmanlı yazmalarında da örneklerini görmek mümkün. Bazı zımparalanmış suretler, tarihin belirsiz bir döneminde kimliksiz bir okurun siyasi gadrine kurban gitmiş olabilir. 

Tahrip edilen bazı ürkütücü figürlerden, kimi minyatürlerin psikolojik sebeplerle silindiği anlaşılıyor. Bunun dışında müstehcen içerikli olduğu için, kişisel düşmanlıktan veya hiç bilemeyeceğimiz sebeplerden okur zımparasının kıyıcılığına uğramış nice göz nurları var. Bazı minyatürlerse mutlak bir bağnazlıktan nasibini alıyor. Tevrat kaynaklı, her türlü tasvirin yasak olduğu görüşü, kitabî din mensuplarının hemen tümünü oyalamış. Hıristiyanlar bu konudaki kafa karışıklığını, okuma bilmez pagan kalabalıkları dinlerine çekmek için görsel betimleri kullanma fikriyle 9. yüzyılda halletmiş. 

Müslümanlar, elleriyle ürettikleri tasvirlere tapınan Cahiliye putperestlerine benzememek ve Arapça’daki “musavvir” (ressam) kelimesi ile “el-Bârî” (Yaradan) kelimesi arasındaki anlamdaşlığın korkutuculuğundan, yani Tanrı’yı taklit töhmetinden korunmak için resme soğuk bakmışlar. Neyse ki iki boyutlu, perspektifsiz minyatür sanatına, dünyanın fiziksel gerçeklerine bire bir öykünmediği için, biraz olsun ısınmışlar. Ancak yine de Kadızadeliler gibi bazı akımlar arasında bu sanat bile katlanılmaz derecede “günah” sayılmış ve minyatürler keskin bıçakların tasallutuna uğramış. Evliya Çelebi 17. yüzyılda, Bitlis şehrinde, bir Şehnâme nüshasının minyatürlerini bozan Kadızadeli’nin paşa divanında ağır cezalandırıldığını keyifle anlatır. 

Lanetli Davut Paşa

2. Osman’ın Hotin seferinde (1621-1622) öncü kuvvet komutanı olarak görev yapan Kara Davut Paşa, olayı daha sonradan resmeden nakkaşın minyatüründe lanetlenerek anılmış: “Davud Paşa-yı la’în” (lanetli Davud Paşa). Bu hatırayı lanetleme notu bir okurun kalbini soğutmaya yetmemiş, paşanın sureti bir zımparanın ya da ıslak bir süngerin kurbanı olmuş. Davud Paşa 1622’de Osman’ı tahttan indirip yerine 1. Mustafa’yı geçirmiş, devrik sultanı kementle boğarak kanıt için kulağını kesmişti. Sultanın hemen önündeki bir yeniçerinin de yüzünün silinip bir başka el tarafından yeniden çizildiği dikkati çekiyor (Belirsiz bir savaş kroniğinden koparılmış minyatür yaprağı, Collection of Turkish Art at the Los Angeles County Museum of Art, M.85.237.42)

Aman çocuklar görmesin!

3. Murad’ın oğlu Mehmed’in sünneti için düzenlenen 1582 Atmeydanı Şenlikleri’nde birbirinden korkunç hareketli heykeller geçit töreni yapmıştı. Muhtemelen şenliğin yumuşatan havası, üç boyutlu tasvir ve heykel yasağını sınırlı bir süre için unutturuyordu. Şenlikteki hemen her şeyi resimleyen Nakkaş Osman ve öğrencileri, bu heykelleri de betimleyip İntizâmî Surnâmesi’ne kaydettiler. Ancak aynı yazmadaki bazı koyun tasvirlerinin ağzına ot çizilmiş olması ve başka acemice karalamalar, bu kitabın küçük okurları olduğunu da düşündürüyor. Bu ürkütücü resimler, çocukların rüyalarına girmemesi için saraylı ebeveynlerin talimatıyla da kazınmış olabilir (TSMK H. 1344). 

Mutaassıp bir okur Artuklu mühendisi Cezerî’nin 1205 tarihli Kitâb fî Ma’rifeti’l-hiyel adlı eseri Topkapı Sarayı’nın 3. Ahmed koleksiyonunda bulunuyor. Yazarın, bir eğlence otomatının çalışma mantığını gösteren bu kendi çiziminde, insansı figürlerin yüz bölgeleri bilinçli olarak silinmiş. İşlemin kimler tarafından yapıldığını bilmek zor; ancak insan yüzünün tasvirinden rahatsız olan birisiyle karşı karşıya olduğumuz kesin (TSMK A. 3472). 
Müstehcen bir sahne İstanbul’un gündelik hayatından esinlenmiş birçok öykü barındıran 17. yüzyıla ait Hamse-i Atâî’nin 100 yıl sonraki nüshalarında yer alan minyatürler, pek çok müstehcen öykünün sakınmasız betimlerini içeriyor. Nüshaların çoğunda açık açık görülebilen sahnelerden biri, okurunun pek de hoşuna gitmemiş. Bir koçun toslayarak kadınlar meclisine yuvarladığı cima eden çift, muhtemelen sünger marifetiyle silinmiş (TSMK R. 816). 
Suretsiz cerrahlar 3. Ahmed’in oğulları için Okmeydanı’nda tertip ettirdiği 1720 tarihli düğünde, fukara çocukları da padişah himayesinde sünnet ettirilmişti. Yaşananları Vehbî Surnâmesi için resimleyen Levnî, sünnet çocuklarının yeniçeriler ve sünnetçi cerrahlarla geçişini böyle anlatmış. Ancak onun bu düğün için ürettiği 137 minyatür tabakasında sadece bu figürler kazaya uğramış”. Her nedense bazı saraylı okurlar, belli ki ıslak bir nesneyle, belki parmaklarını dilleriyle ıslattıktan sonra iki cerrah figürünün yüzünü düğün albümünden çıkarmak istemişler. Belki de cerrahlardan canı yanan haşarı birilerinin işidir, kim bilir? (TSMK A. 3593).