Olimpiyatlarda 1912’den 1948’e kadar sanat yarışmaları düzenlendiğini ve madalya verildiğini biliyor muydunuz? Sadece sporla özdeşleştirilen Olimpiyat Oyunları’nda resimden heykele, mimariden edebiyata toplam 147 madalya dağıtılmıştı. Sanat yarışmaları, değerlendirme ölçütleri, amatörlük ilkesi ve yaş sınırlamalarıyla ilgili ciddi sorunlar dolayısıyla son olarak 1948 Londra Olimpiyatları’nda yapıldı.

Pierre de Coubertin

Yıl 1912. Olimpiyat Oyunları İsveç’te. Osmanlı Devleti’nden Mıgırdiç Mıgıryan ve Vahram Papazyan’ın da aralarında bulunduğu dünyanın dörtbir bucağından insanlar, başkent Stockholm’e akın etmiş. Kimileri her zamanki gibi kramponları, mayoları, raketleriyle; kimileriyse fırçaları, tuvalleri, kalemleri, nota kâğıtları ve heykelleriyle… Evet, yanlış okumadınız. Stockholm’de düzenlenen modern zamanların 5. Olimpiyat Oyunları, sadece spor değil sanat yarışmalarına da evsahipliği yapmıştı. Ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar, müzisyenler ve yazarlar da madalya için yarışmıştı! 

Aslında her şey 1863’te Fransız aristokrasisinden bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Pierre de Coubertin’in kendisi için biçilmiş kariyeri elinin tersiyle itmesiyle başladı. Asker veya politikacı olmakla ilgilenmeyen delikanlının gönlünde yatan, Fransız eğitim sistemini değiştirmekti. İngiliz okullarını yerinde incelemek amacıyla 20 yaşındayken Ada’ya giden Coubertin, orada sporun ahlaki ve sosyal değerlerin gelişiminde nasıl rol oynayabileceğini görmüştü. Kararını verdi: İlk kez Antik Yunan’da hayata geçirilmiş ve sonradan unutulmuş olimpiyat ülküsünün peşine düşecekti.

1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) kuran Coubertin’in hedefi, 1900’de Paris’te modern zamanların ilk oyunlarını gerçekleştirmekti. Her ne kadar IOC’nin kurucusu da olsa ilk başkanı olmamış ve bu görevi tarihî hadisesinin anavatanından, Yunanistan’dan gelen birine, Demetrius Vikelas’a bırakmıştı. Takvimler 1896’yı gösterirken, Vikelas’ın çabalarıyla rüyalar Atina’da gerçek oldu.

Coubertin burada durmadı. 1906’da Paris’te düzenlediği bir toplantıda, IOC üyeleriyle sanatçı birliklerinin temsilcilerini biraraya getirdi. Aklında, Olimpiyat’ta edebiyat, resim, heykel, müzik ve mimarlık alanlarında da yarışmalar düzenlenmek vardı. Pusulası yine Antik Yunan’dı. 2 bin yıl önce de oyunlara sanatçılar, şairler katılmış, hünerlerini sergilemişlerdi. Tabii zamanın ruhuna uygun olarak yeni sanat dallarının eklenmesi gerekiyordu. Tek şart, eserlerin spordan ilham almasıydı. 

İlhamı spordan alan sanat Sanat yarışmalarına katılacak eserler için tek şart spordan ilham almalarıydı. Jack Butler Yeats’in 1924 Paris Olimpiyatı’na katılan “The Lifey Swim” adlı tablosu yüzücüleri konu ediyodu ve yeni kurulan İrlanda’ya ilk Olimpiyat madalyasını getirmişti.

Toplantının sonunda taraflar, iki sene sonra Roma’da ilk sanat madalyalarının verilmesi konusunda prensip olarak anlaştı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. 1906’da Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla İtalya, oyunlar için ayırdığı fonu felaket bölgesine aktardı; olimpiyat düzenleme onuru da Londra’ya kaldı. Organizasyon komitesi ise vakit darlığından dolayı sanat yarışmalarını Stockholm’de düzenlenecek 1912 Oyunları’na erteleme kararı aldı.

1912’nin ‘ilkleri’
Tarihin ilk resmî Olimpiyat posteri 1912 Olimpiyat Oyunları için yapıldı. Olle Hjortzberg’in Antik Yunan’a ithafen çizdiği çıplak erkek figürü bir flamayla sansürlenmekten kaçamadı.

İlkler diyarı İsveç

Her ne kadar İsveçliler başta sporla sanatın bağdaştırılmasına karşı çıktılarsa da ilk sanat madalyaları Stockholm’de sahiplerini buldu. Aslında çok da şaşırmamalı; zira ilk resmî olimpiyat posteri için yarışmayı da İsveçliler düzenlemişti. Kazanan ise kilise duvarlarına yaptığı resimlerle de tanınan Olle Hjortzberg olmuştu. Bizans sanatından ziyadesiyle etkilenen ressam, ilk tasarımının merkezine Antik Yunan’a bir saygı duruşu olarak çırılçıplak bir erkek koymuştu. Bu tercihi sansürden kaçamamış, düzenleme komitesinin ricasıyla “erkeklik” flamayla kapatılmıştı. 

1912’de sanat yarışmalarında 5 altın, 1 gümüş verilmiş; diğer madalyalara kimse layık görülmemişti. Sanatın beşiği İtalya, 2 birincilik almıştı. Katılımcı sayısının sadece 35 olması bazılarının canını sıksa da Coubertin hâlinden memnun olmalıydı. Zira kendisi de yarışmalara katılmıştı! Georges Hohrod ve Martin Eschbach takma adlarıyla imzaladığı şiirleri sayesinde Almanya’ya edebiyat alanında altını kazandıran o olmuştu. 

Stockholm’un en ilgi çekici ismi şüphesiz Walter Winans’tı. 10 parmağında 10 marifet olan Amerikalı, atıcılıkta gümüş, heykelde de altın kazanmıştı! Doğru okudunuz; 60 yaşındaki ressam, heykeltıraş ve atıcı aynı olimpiyatta hem sanat hem de spor alanında taçlandırılmıştı. Boşuna kitaplara bakmayın, tarihte bunu başarabilen tek kişi o!

10 marifetliler
“Macar Yunusu” Alfred Hajos, 18 yaşındayken ilk modern Olimpiyat’ta yüzmede altın madalya kazanmıştı. 1924’te ise Budapeşte Yüzme Merkezi tasarımıyla mimarlık alanında gümüş madalya almıştı.

1916’da olimpiyatları düzenleme onuru Berlin’e verildiyse de 1. Dünya Savaşı başladığı için, savaş sonrası ilk kez 1920’de Antwerp’te dalgalanmıştı olimpiyat bayrağı. Belçika’da sanat madalyalarının çoğu evsahibine gitti. Her şey iyi-güzeldi ama katılım yine istenen ölçüde değildi. Bunun için dört yıl daha beklemek gerekecekti. 

1924’te dünya sporunun zirvesi, 24 yıl sonra bir kez daha Paris’e geldi. Yaklaşık 10 milyon Fransız Frankı harcanmasına rağmen, beklenen gişe başarısı sağlanamamıştı. Büyük zarara rağmen, yüreklere su serpen ise izleyici topluluğunun 60 binin üzerine çıkması olmuştu. Fransa’da sanatçıların da katılımı katlanmış, 24 ülkeden 193 kişi madalya için yarışmıştı. IOC’ye 1951’de üye olan ve spor alanında olimpiyat arenasına ilk kez 1952’de Helsinki’de çıkacak olan Sovyetler Birliği de Fransa’ya üç sanatçı göndermişti. Paul Claudel, Paul Valéry ve Maurice Denis gibi dünyaca ünlü isimler jürideydi. Müzik jürisi deseniz, yıldızlar geçidi gibiydi: Igor Stravinsky, Gabriel Fauré, Arthur Honegger… Kimbilir, belki de bu nedenle, o yıl müzik branşında kimseye madalya verilmemişti.

Kimsenin altına layık görülmediği mimarlıkta Macar Alfred Hajos ve Dezso Lauber’in projesi ikinci olmuştu. Sonradan Macaristan Olimpiyat Komitesi’nde görev yapacak olan Lauber, ülkesini 1908’de teniste de temsil etmişti. Hajos deseniz, ilk modern Olimpiyat Oyunları’nda yüzmede 100 ve 1.200 metrede birinci olmuştu. “Macar Yunusu” adıyla nam salan Hajos komple bir sporcuydu. Ülkesinde 100 metrede, 400 Engelli’de ve diskte şampiyon olmuş; henüz futbolun emekleme günlerinde önce hakemlik, ardından millî takımda antrenörlük yapmıştı. Aynı zamanda Avrupa Yüzme Şampiyonası’na evsahipliği yapan tesisin mimarı da olan Hajos’un eserlerine bugün Macaristan’ın dörtbir köşesinde rastlanıyor. O, Winans ile birlikte olimpiyat tarihinde hem spor hem de sanat alanında madalya kazanan iki kişiden biri. Gerçi onun gibi bunu aynı organizasyonda başaramamıştı ya, neyse…

Paris’te resimde altın, Lüksemburglu Jean Jacoby’ye gitmişti. Onun geride bıraktığı Jack Butler Yeats, yeni kurulan İrlanda’ya ilk olimpiyat madalyasını getirmişti. Sanatçı bir aileden gelen ressam, ünlü şair William Butler Yeats’in kardeşi, Samuel Beckett’in de yakın arkadaşıydı. Satırlarını takdir edenler arasında James Joyce gibi devler vardı.

Kendi mabedini tasarlayan olimpiyat

Coubertin’den bayrağı teslim alan IOC Başkanı Henri de Baillet-Latour, olimpiyattaki sanat düzlemine büyük önem veriyordu. 1928’de Amsterdam’da 1.150’den fazla eser görücüye çıktı. Dört yıl öncesine göre katılım yine artmıştı. Oluşturulan yeni başlıklarla, kimi dallarda daha çok kategoride madalya dağıtılmaya başlandı. Edebiyat ve resim kendi içinde üçe bölünürken, şehir planlama mimarlığa eklendi. 

1928 Amsterdam Olimpiyat Oyunları için tasarlanan stadyum Jan Wils’e mimarlık alanında altın getirmişti.

Spor müsabakalarının yapıldığı stadyumun projesi, aynı yıl Jan Wils’e mimarlıkta altın madalya getirmişti. 16 yılın ardından tekrar olimpiyat sahnesinde yerini alan Almanya, 1928 Amsterdam’da sportif alanda ikinci, sanat yarışmalarında ilk sırada yer almıştı. Kazanan eserler belediyenin müzesinde sergilenirken, ilginç bir çözüm tercih edildi. İşler kategorilerine göre değil, ülkelerine göre sanatseverlerin beğenisine sunuldu. “Alman odası” sonradan Düsseldorf’ta da gururla sergilenecekti. 

1924’te resimde altın kazanan Jacoby, 1928’de de yeni oluşturulan çizim kategorisinde birincilik alarak tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Onun dışında sanat yarışmalarında iki defa birincilik yaşayan olmamıştı. Resimde gümüşte kalan Laura Knight, ertesi yıl başarıları nedeniyle “Dame” ilan edildi; 1936’da ise Kraliyet Akademisi’ne seçilen ilk kadın oldu. Onun araladığı kapıdan onlarca hemcinsi geçecekti…

Madalyalı sanatçılar
1936’da Kraliyet Akademisi’ne seçilen ilk kadın ressam olan Laura Knight, 1928 Oyunları’nda gümüşte kalmıştı.

1932’de Olimpiyat heyecanı Los Angeles’a taşındı. O tarihlerdeki ulaşım zorlukları, Amerikan devleti ve organizasyon komitesinin gümrük ve nakliye konusunda sağladığı yardımlarla aşıldı ve 1.000’in üzerinde eser Yeni Dünya’ya ulaştı. 

O yıl heykelde altın madalya alan Mahonri Young, Mormonları Utah’a taşıyan lider Brigham Young’ın torunuydu. Bugün Kongre Binası’ndaki özel koleksiyonda sergilenen dedesinin heykelini de o yapmıştı; Salt Lake City’deki devasa “This is the Place” (Yerimiz Burası) anıtını da…

Müzikte birinciliğe yine kimse layık görülmezken, gümüşün verildiği Josef Suk şüphesiz müzik alanında olimpiyatta yarışmış en kariyerli besteciydi. Antonin Dvorak’ın hem öğrencisi hem de damadı olan müzisyen, aynı zamanda döneminin usta kemancılarındandı.

Ve 1936 Berlin 

1936 Berlin, aradan geçen onca yıla rağmen tarihin en politize olimpiyatı olarak anılıyor. Naziler gövde gösterisi yapmaya hazırlanırken, sinema ve dansı da sanat yarışmalarına sokmaya çalışmışlardı. IOC ısrarla baştaki beş ana kategorinin korunmasını istemiş, yaratılan altbaşlıklara ise çok da karışmamıştı. Almanların tarih boyunca en güçlü oldukları sanat dallarından biri olan müzikte, ne hikmetse üç madalya verilmesi de burada olmuştu. Dağıtılan 31 madalyanın, 5’i altın olmak üzere 12’si evsahibine gitmişti. 

Zorlu jüri 1936 Oyunları’nda Propaganda Bakanı Joseph Goebbels heykel dalında altın alan Vingoli’nin heykelini inceliyor. 

1916’da Berlin’de yapılması planlanan ancak savaş nedeniyle iptal edilen organizasyon için mimar Otto March’ın hazırladığı olimpiyat stadyumu projesi, oğlu Werner tarafından 1936 Oyunları için hayata geçirilmişti. Nazilerin Helen uygarlığına dayandırdıkları kültür politikaları nedeniyle Antik Yunan mimarisinden ilham alan yapı, yetkilileri mest etmişti. Werner March, şehir planlamasında erkek kardeşi Walter March’la birlikte altın madalya alırken, mimari tasarımda gümüş madalyanın sahibi olmuştu. Ayrıca organizasyon komitesi o sene Almanya’ya özel bir Olimpiyat Marşı bestelemesi için Richard Strauss’a teklif götürmüştü. Ancak müziğe uygun bir güfte bulunması koşuluyla teklifi kabul eden Strauss, Robert Lubahn’ın sözlerini beğense de dönemin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels sürece müdahil olmuş ve yer yer “fazla demokrat” bulduğu kelimeleri değiştirmişti.

Sanat yarışmalarında üç madalya kazanan Alex Diggelmann’ın tasarımı, 1952’den beri Dünya Kayak Şampiyonaları’nda kullanılıyor.

2. Dünya Savaşı sonrasında 1948’de oyunlar yine Londra’daydı. Savaşın yaraları sarılırken, yeni kurallar sanat yarışmalarına damgasını vurmuştu. Artık eserlerin uluslararası organizasyon komitesine gönderilmesi için geçmeleri gereken ulusal olimpiyat komiteleri daha sistematik çalışmaya başlamıştı. Ülkelere iş kotası getirilmiş, vatandaşlık şartı aranmaya başlanmıştı. Daha önce sürgünde olanların veya IOC üyesi olmayan ülkelerin de başvuruları kabul ediliyordu. Artık sanatçının, vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu ülkeye yaptığını beğendirme zorunluluğu vardı. 

Podyum o sene, önceki yıllara kıyasla daha fazla ülke arasında paylaşılmıştı. Finlandiya, Avusturya, İtalya ve Büyük Britanya öne çıkıyordu. Grafik alanında 1936’da aldığı altına, o sene hem gümüş hem bronz ekleyen İsviçreli Alex Diggelmann tarihe geçmişti. Tıpkı Danimarkalı yazar Josef Petersen gibi… İkisinden başka olimpiyat tarihinde toplam üç madalya alan sanatçı bulunmuyor. Yeri gelmişken anımsatmalı: 1952’den beri Dünya Kayak Şampiyonası’nda Diggelmann’ın tasarladığı madalyalar veriledursun, Galatasaray’ın 2000’de kaldırdığı UEFA Kupası da onun tasarımıydı. Dünya Kupası’nı da üreten Bertoni firması, onun fikrini hayata geçirmişti. 

Londra’da ayrıca bir ilk yaşanmıştı. Fin şair Aale Tynni edebiyat alanında altın alarak, tarihte sanat yarışmalarında madalya alan 11 kadından birinciliğe ulaşan ilk ve tek kadın olmuştu. 

Oyunların bitmesiyle birlikte IOC’de hararetli tartışmalar başlamıştı. Amatörlük ilkesi sanatçılar tarafından defalarca ihlal edilmişti. İtalyan Olimpiyat Komitesi’nin düzenlediği yarışmada para ödülü dağıttığının ortaya çıkması, belki de bardağı taşıran son damlaydı. Artık yarışmaların yerini sergilerin alması fikri tartışılmaya başlanmıştı. Sporun patronu IOC, adeta ikiye bölünmüştü. Helsinki 1952’de ise sadece sergiler düzenlenmiş, madalyalar verilmemişti.

Son altınlar
Alfred Reginald Thomson’ın “The London Amateur Boxing Championship Held at the Royal Albert Hall” adlı tablosu, 1948’de resimde verilen son altın madalyaya layık görüldü.

Tartışmalara son noktayı koyan, amatörlük ilkesinin fanatik bir taraftarı olan yeni IOC Başkanı Amerikalı Avery Brundage oldu. Sahiden, bir şarkıyla senfoni arasındaki fark neye göre belirlenecekti? Hangisi daha güzeldi? Batı müziği mi, Doğu müziği mi? Brundage’e göre mimarlıkta verilen ödüllerde de sorun vardı; bir stadyumu bir spor binasıyla karşılaştırmak haksızlıktı. Yeni başkan ayrıca olimpiyatta çoğu branşta sporcuların 35 yaşına kadar yarıştığını halbuki sanatçılar için sınır olmamasının doğru olmadığını ve zaten çoğunun da hayatını eserleriyle kazandığını söylüyordu. 

Resmî karar 1954 yılında alındı ve sanat yarışmaları tarihe karıştı. 1912’den 1948’e yedi Olimpiyat’ta düzenlenen sanat yarışmalarında toplam 147 madalya dağıtılmıştı. 7 altın, 7 gümüş, 9 bronz kazanan Almanya bu alanda en başarılı ülke olurken; onu 5 altın, 7 gümüş, 2 bronz alan İtalya ve 5 altın, 4 gümüş, 5 bronz kazanan Fransa takip etmişti. 

1952’den bu yana olimpiyatların yapıldığı ülkelerde, Oyunlar’a paralel irili-ufaklı sergiler ve sanat etkinlikleri düzenleniyor. Sanki böylesi çok daha mantıklı gibi… Unutulmuş sanat yarışmaları ise kubbede hoş bir sadâ bırakmışa benziyor.