İlk Türk sopranosu, sahnelerin deli saraylısı, sıradışı bir sanatçıydı

İlk Türk sopranosu olarak ünlenen, tiyatrocu ve ressam da olan Semiha Berksoy, türü kendine özgü, eşsiz, âlem kadındı… Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Cumhuriyet kurulduğunda 13 yaşındaydı, 1934’te Gazi ve İran şahının huzurunda ilk kez dikkati çekmişti. Bu başarısıyla Almanya’ya müzik akademisinde eğitim almak üzere gönderildi. Sanatın içinde yoğurulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük insan…

Jean Giraudoux’nun “Cha illot Delisi” (La folle de Chaillot) adında bir tiyat-ro oyunu vardır ki, onu Türkçemize aktaran Fikret Adil, adını “Deli Saraylı” olarak koymuş. Bu kendi dilimizde geçer akçe bir sözdür. Takıp takıştıran, sürüp sürüştüren, biraz da çılgınca yaşayan tipler için kullanılır. Ben geçmiş yıllarda bu tanıma uyan iki hanımefendi tanıdım. Birisi gençlik mekanlarımızdan biri olan Narmanlı Yurdu’nun apartman bölümünde oturan Ressam Aliye Berger idi; ikincisi de ilk Türk sopranosu olarak ünlenen, aktris ve ressam Semiha Berksoy’dur.

Küçük Tiyatro’da Semiha Berksoy (ortada), Turgut Özakman’ın üç kız kardeşin hikayesini anlatan ünlü Kanaviçe oyununda… Ankara Devlet Tiyatroları-Küçük Tiyatro sahnesindeki prova.

Semiha Berksoy’un yaşam öyküsüne kısa bir göz atacak olanlar, onun cumhuriyetin kurulduğu tarihte 13 yaşında bir kız çocuğu olarak karşılarında bulacaklardır. İstanbul Konservatuvarı’nda müzik, Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim dersleri alarak kendisini yetiştirmiş ve sonuçta Darülbedayi’nin devamı olan Şehir Tiyatrosu kadrosuna kabul edilmiş.

Genellikle zamanın operetlerinde roller almış, sesiyle ön plana çıkmayı başarmış. Nihayet 1934’te Atatürk’ün Türkiye’nin operaya sahip olması gerektiği utkusuna paralel olarak hazırlanan Adnan Saygun’un bestelediği “Özsoy” operasındaki “Ayşim” rolü kendisine verilmiş. Gazi Mustafa Kemal ve resmî konuğumuz İran Şahı Rıza Pehlevi huzurunda icra edilen temsil sonrasında göze çarpan bir başarı kazanmış. Bu başarı sonucunda devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmiş.

Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim görmüş. Almanya’da iken, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne Auf Naxos” operasında başrol oynamış ve büyük başarı kazanmış. 2. Dünya Savaşı kapıyı çalınca yurda dönmüş. O sıralar Musiki Muallim Mektebi konservatuvara dönüştürülmekte. Carl Ebert yönetiminde çok ciddi bir opera bölümü de faaliyete geçmiş.

İlk temsil “Tosca”dır ve başrolü Semiha Berksoy üstlenmektedir. Müzisyenleri ve müzikseverleri ilgilendiren teknik konularla sözü uzatmak istemiyorum. Başarıları kitap ve ansiklopedi sayfalarında çağıldayan ırmaklar gibi. Dergi sayfalarına pek sığacak gibi değil.

Semiha Hanım, türü kendine özgü, eşi benzeri olmayan, âlem kadındı…

‘Cadı’ rolünde Semiha Berksoy, Hansel ve Gretel operasında. Humperdink’in ünlü operasının en renkli karakteri olan “cadı” rolü Berksoy’undu.

Anımsadığıma göre ben onu Ankara’ya taşınır taşınmaz ilk kez bir vodvilde izlemiştim. Oyun İzmir Devlet Tiyatrosu’nda hazırlanmış, deplasmanla Ankara’daki Küçük Tiyatro’ya taşınmıştı. O zaman artık genç değildi ama, bir vamp kadını canlandırıyordu. Sahneyi bütünüyle dolduran varlığı ve olağanüstü etkili sesiyle karşımda beliriverince feleğimi şaşırmıştım. O sahnede devleşen ve gençleşen sanatçılardan biriydi. Bu aktristin nasıl bir insan olduğunu merak etmiştim.

Çok geçmeden Semiha Berksoy’u bir opera temsilinde izleme şansına da kavuştum. Hem de provalarını tek tek takip edercesine. Rejisör Feridun Altuna, Almanya’da eğitim görmüş, sonra da Ankara Devlet Operası’na atanmıştı. Bizde daha önce denenmemiş bir Wagner operası “Uçan Hollandalı” ve yine bir Alman bestecisi olan Humperdink’in eseri olan “Hansel ve Gretel” ile işe başlamıştı. Grimm Kardeşler’in bir masalından esinlenen bu operadaki en gözalıcı rol olan cadı rolü Semiha Hanım’a verilmişti Feridun Altuna “Dünyada bundan daha cadı bir cadının bulunamayacağı” kanısında idi. Gerçekten de sahnede sahici bir cadı dolaşıyordu sanki. Cadılık Semiha Berksoy’un bedeninde öylesine somutlaşmıştı…

İlginç bir kadındı. Mutlaka fotoğraflanması, röportajının yapılması gerekiyordu. Demirtepe semtindeki Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerindeki evine gittim. En üst katta, biraz da çatı katını andırır bir dairede yaşıyordu. Tavan basıktı. Tavan yüksekliğinden daha uzun duralit levhalara coşkulu resimler yapmıştı. Sığdıramadığı için bunların üstte kalan kısımları kavislenmişti. Sanırım resimlerden birinin konusu Salome’ydi. İyice aklımda kalmış biri de kör gözlerinden kanlar fışkıran Kral Oidipus’tu. Kendisi ısrarla onun Cüneyt Gökçer olduğunu söylüyordu. Resimlerini değerlendirmek bana düşmez. Ancak benim izlenimim, çocukça bir heyecanın dışavurumu gibi bir şeylerdi. Naifti, çağdaştı. Bir takım yeni akımların içerisine yerleştirilebilirlerdi. Semiha Berksoy ya içindeki çocukluğu yoketmemiş, yaşatagelmişti ya da bunca yaştan sonra yeniden çocuklaşmıştı.

Almanya tahsilli sanatçı Semiha Berksoy’un karakteristik bir portresi. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim gören sanatçı, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” (Ariadne Naxos’ta) operasında oynadığı başrol ile Almanya’da büyük başarı elde etmişti.

Küçük salonda dehşetengiz manzaralar… Hiç unutamadığım bir şey de, yemek masasının orta yerinde Hazreti Yahya’nın kesik başı gibi bir tepsi içine konulmuş Beethoven’in maskıydı. Yatırılmış ve üzeri siyah bir tülle örtülmüştü. En üstte de, hani hapishanelerde mahkumlar üretir, boncuklardan yılan yaparlar ya, öyle bir yılan çöreklenmişti.

Semiha Hanım, sözünü ettiğim masanın üzerine kurabiye, kuru pasta cinsinden ya da çerez kabilinden bir yığın yiyecekler koymuştu. Soyulmuş bademler, vesaire… Masadakileri ısrarla bana ikram etmeye çalışıyordu. Gözüm orta yerdeki kesik baş üzerinde, sanki gerçek bir cenazeyle karşı karşıyaymışım gibi elim hiçbirine gitmiyordu. Derken gözüme bir mangal ilişti. Tenekeci işi, kapaklı sac mangallardan. İkram ısrarından vazgeçsin, dikkati dağılsın diye “Ne şirin mangal bu” diyecek oldum. “Dur sana mangal yakayım” demez mi! Mangaldaki küllerin üzerinde birkaç marsık ve çıralar zaten hazır. Ben ne kadar “İstemez, rica ederim” diyerek engel olmaya kalkışsam da Semiha Hanım pencereleri kapalı salonun orta yerinde mangalı yakmakta kararlı. Birşey değil, duman altı olup, karbon monoksit zehirlenmesinden gideceğiz. Neyse, “Fotoğraf için berrak hava gerek, duman fotoğrafları bozar” diyerek mangal yakma girişimini yarı yerinde zar zor durdurabildim.

Semiha-Zeliha Berksoy Ozan Sağdıç, Semiha Berksoy’u röportaj yapmak amacıyla evinde ziyaret etmişti. Semiha Hanım, kızı Zeliha Berksoy’la birlikte.

Derken biricik kızı Zeliha çıktı geldi. Anımsadığım kadarıyla konservatuvarın son sınıfında idi ve yaşı da 20 bile olmamıştı sanırım. Onu başka birkaç öğrenci arkadaşı ile birlikte tanıyordum. Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk oyunu olan “Kaktüs Çiçeği” oyunundaki genç kız rolüne henüz çıkmamıştı. “Bu da benim kızım” dedi Semiha Hanım. Sohbetimizi birlikte sürdürdük bir süre. Sonra Semiha Berksoy durup dururken kızına “Ozan senin nü fotoğraflarını çeksin” dedi. Böylesine bir teklif karşısında Zeliha’nın pembe beyaz genç kız yanağında lâleler güller açıverdi, ben de onun hesabına utanıverdim tabii… Zeliha annesine azarlar tonda “Amaan anne!” dedi. Semiha Hanım “Ne var kızım, bunda bu kadar kızacak” diye yanıt verdi; “keşke ben senin yaşında olsaydım da, benim çıplak fotoğraflarımı çekseydi. Bir daha bu tazelik eline nereden geçecek?” Semiha Berksoy’a bunları söyleten hiç kuşkusuz içindeki artistik heyecan ve ruhundaki gençlik arzusuydu. İnsan fotoğrafta anıtlaşacaksa taze ve körpe bedeniyle anıtlaşmalıydı.

Haldun Taner’in müzikal oyunu “Keşanlı Ali Destanı”nda Helacı Zilha rolüyle yine iyi bir karakter sergilemişti Semiha Berksoy ve büyük beğeni kazanmıştı. Oyun çok tutuldu. Semiha Berksoy’un da tek seferde en uzun süre sahnede kaldığı eser olmalıydı. Ankara turnesi sırasında o gruba adeta yapışmıştım. Oyunu zevkle defalarca seyrettim. Onlarla birlikte topluca Gazi Çifliği’ndeki hayvanat bahçesine gittik, fotoğraflar çektim.

Semiha Hanım, Engin Cezzar Gülriz Sururi topluluğunu evinde bir partiyle ağırlamak istemişti. Davetlilerden biri de bendim. Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Aşk yaşa bakmaz. Gönlünde gençlik ateşi yanan Semiha Hanım da yaşına başına bakmadan Genco’ya aşık oluvermişti. Gerçekten öyle miydi yoksa grup arkadaşlarının yakıştırması mıydı? Bilmem doğru bilmem yalan, arkadaşlar bana bunu böyle söylemişlerdi. Bu da, kumpanyada bir gırgır vesilesiydi. Kadrodaki oyuncular, korodakiler, folklorcular dahil herkes Semiha Hanım’ın duygularıyla oynamak pahasına gırgırlarını geçiyorlardı. Sürekli bunu işlemişlerdi. Onun yüreğinde umut tomurcukları filizlendirip duruyorlardı.

Nâzım’ın kız kardeşiyle… Semiha Berksoy, 1970li yıllarda, Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım ve köpeğiyle birlikte.

Semiha Hanım’a kalsa onu kendi eliyle fındık fıstıkla besleyecek gibiydi. Genco’yu ise biraz tedirgin olmakla birlikte, her zamanki gibi sakin bir çekingenlik içinde buldum. Bütün gece bu gözlem içinde etrafın şamatası içinde geçti. Gecenin geç saatlerinde Semiha Hanım piyano eşliğinde o ünlü wagnerien soprano sesiyle yeri göğü inleten küçük bir resital verdi. Beethoven’in “Ah Perfido” (Seni Vefasız) aryasını Genco’nun gözlerinin içine hülyalı bir biçimde baka baka söylüyordu. Beethoven’in siyah tüllerle örtülü maskı o gece de masanın en ortasındaydı.

1970’li yıllarda olmalı… Bir gün İzmir Caddesi’ndeki dairemin kapısı çalındı. Semiha Berksoy, yanında kendi yaşlarına yakın bir konuğu, kucağında da köpeği, içeri girdiler. “Ozan” dedi, “üçümüzün bir fotoğrafını çek”. Ben de küçük bir hazırlıktan sonra çektim tabii. Semiha Hanım’ın o gün yanında getirdiği konuğu kimdi dersiniz? Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım…

Nâzım Hikmet adı anılınca, ondan ve Semiha Berksoy’un ona aşkından söz etmemek olmaz elbette. Bana o konuda da bölük pörçük bir şeyler anlattı. Nâzım onu Tepebaşı’ndaki tiyatronun kapısından alırmış, İstiklal Caddesi’ne geçip bir yerlere giderlermiş. Ona “Sen karşı kaldırımdan yürü, beraber görünmeyelim” dermiş. Bu biraz tuhafıma gitmişti. “Neden ama” diye soracak oldum. “Beni korumak için. Dile düşüp dedikodum yapılmasın diye” demişti. Sonra da “Çok düşünceli, zarif bir adamdı o” diye eklemişti.

Hani son bir Devlet Sanatçısı ödül töreni vardı ya… Cumhurbaşkanı Demirel’in yuvarlak şeref masasına her meslek grubunun duayenini oturtmaya gayret etmişler anlaşılan. Ben fotoğraf dalını tek başıma temsil ediyordum. Semiha Berksoy’la operacıları temsilen aynı masadaydık. Son zamanlarda hep göründüğü gibi başında abartılı bir şapka, omuzlarında salkım saçak tüylü bir etol, yanakları “bu benim kişiliğim” diye inadına yusyuvarlak Amasya elması gibi (allıkla değil) rujla kırmızıya boyanmış bir vaziyette katılmıştı yemeğe. Semiha Berksoy’un belleğime çektiğim en son kare fotoğrafı böyleydi işte. Evinde konuğu olduğum bir gün söyleşimiz arasında “Estetik sadece güzelliğin konusu değildir, çirkinliğin de bir estetiği vardır” demişti. Onu anımsadıkça bu sözü aklıma gelir hep.

Sanatın içinde yoğrulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük sanat insanı, bir kuyrukluyıldız gibi semadan geldi geçti.