İSTİKLAL HARBİ’NDE TÜRKLERİN SAFINDA BİR ALMAN 

1. Savaş’tan sonra Alman ordusundan ayrılan yüzbaşı Tröbst, yenilginin ruhunda açtığı yaraları iyileştirmek için binbir zorlukla 1920’de Anadolu’ya geldi, Mustafa Kemal’in ordusuna katıldı. Bu süreçte kaleme aldığı ve 1925’te Almanya’da kitaplaştırdığı anıları, Millî Mücadele’ye dair değerli gözlemler içeriyor. 

Alman yüzbaşı Türk üniformasıyla Mustafa Kemal’e duyduğu hayranlık nedeniyle, mağlup Alman ordusundan ayrılarak 1920’de Anadolu’ya gelen Yüzbaşı Hans Tröbst’e, Millî Mücadele sürecinde Türk ordusunda gösterdiği yararlılıklar nedeniyle İstiklal Madalyası verilmişti. Yüzbaşı Tröbst, Türk üniformasıyla. 

1. Dünya Savaşı’nda yaşadığı mağlubiyetten dolayı gururu incinen bir subay Yüzbaşı Hans Tröbst… Yenilginin ruhunda yarattığı travma bir yana, yeni düzene ayak uydurmanın zorlukları ve sosyo-ekonomik sıkıntılar arasında karar veriyor: 

“Sürdüm at mı Kemalciler yönüne, 

Duydum ki, seferber olmuşlar İzmir’e!” 

Maceracı ama eğitimli bir istihkâm subayı Tröbst. Ordudan ayrılmasının karşılığında verilen parayı cebine koyduktan sonra, 1920 kışında yola koyulur. Tuna’yı takiben Varna’ya, oradan İstanbul’a… İstanbul’dan İnebolu’ya vapurla ve İnebolu’dan çok ağır kış koşullarında Ankara’ya varır; hem de 400 km yol yürüyerek. Bu arada o tarihte herkesin Ankara’ya elini kolunu sallayarak gidemediğini de bilelim. 

Yüzbaşı Tröbst, tanık olduğu 1920’lerin Türkiye’sine ilişkin çok ilginç gözlem ve tahliller yapacaktır. 1923’te Almanya’ya döner ve kitap haline getirdiği anılarını 1925’te bastırır. 

Tespitleri altın değerinde ve okunmaya değer. Böylesine değerli bir yapıtı kazandırdığı için Kırmızı Kedi yayınevini de kutlarım. 

Kendisi çok istemesine rağmen, Ankara ona aktif görev vermeyecektir. Bu durum onu üzer üzmesine ama küstürmez; hatta kararı anlayışla karşılar. Karamsarlık içindeyken, 2. İnönü Savaşı sonrası yaşanan sevinç gösterilerine candan bir şekilde katıldığı günlerde üniformasına da kavuşur. Ardından Batı Cephesi’ne katılır. Sakarya’ya çekilme öncesinde savunma hazırlıklarında görev alır. Burada ifade ettiği, yönergelere harfiyen uyma konusunda Türk subaylarına yönelttiği bir eleştiriyi, asker olarak paylaşmamak mümkün değil. 

“… Bizde her duruma uyabilen, kendi başına hareket eden subaylar, memurlar ve askerler eğitilir. Dünya Savaşı bu anlayışın doğruluğunu kanıtlamıştır. Türk henüz bu duruma gelmemiş. Benim görüşüme göre, yüzyıllar süren otokrasi yönetimi yüzünden, halk bütünüyle itaati öğrenmiş ve her şeyin emredilmesine alışmıştır. Bu, yüzyıllardan beri insanların kanına canına işlemiş olup, kolay kolay çıkarılıp atılamaz”. 

Sakarya Savaşı devam ederken birliği ile bir köyde bir hoca ile tanışması ve hocaya halkın gösterdiği saygıya verdiği tepki şöyledir: 

“Şimdi her şeyi anlamış oldum. Böyle biriydi demek ki hoca, Müslümanların dinî makam sahibi. Dinî fanatizmi ve çarpık görüşleriyle Türkiye’nin ilerlemesi ve kültürü önünde en büyük engeli oluşturan insan zümresi…” Her işin “Allah’ın inayetine” bağlanmasına ise hayret etmektedir. 

Yüzbaşı Tröbst, boşa zaman harcanmasına alışık olmadığı için Türkleri “zaman kapitalisti” olarak da niteler anılarında. 

Evleri ve avluları çok temiz bulurken, sokakların çok pis olduğunu belirtir. Yaptığı hela tasviri de okunmaya değerdir. Sokakları temiz ve düzenli bir köy gördüğünde, “burayı kimler kurmuş” diye sorar; “Bulgaristan’dan gelenler” cevabını alır. 

Sakarya Savaşı bitince Yüzbaşı Tröbst’e gün doğar. Önce Polatlı’ya, ardından mensubu olduğu taburla birlikte Konya Ereğli’ye gönderilir. Görevi Ereğli’de bir demiryolu deposu tesis etmek ve işletmektir. Çok başarılı bir iş çıkarır. Zafer kazanıldıktan sonra aynı deponun bir benzerini Eskişehir’de oluşturur. Bu arada Almanya’dan davet ettiği nişanlısıyla evlenirler. 

Karşılaştığı ve sevgi duyduğu iki askerin ardından kendi kendine söylenmesi hem dokunaklı hem de çarpıcıdır: “Doğru ellerde bu insanlardan neler olmaz ki! Dünyanın en iyi askerleri onlardı! Ama bunun için ilk koşul, İslâm’ın modernleşmesi ve sistematik bir okul eğitimi (…) Halk bütünüyle okuma yazma bilse, Türkiye bugün bambaşka olurdu!” 

Ardından bıçak gibi batan bir nasihat gelecektir: 

“Zavallı Türkiye! Dininizi modernleştirin, Anadolu’da da kadınlarınıza özgürlük tanıyın, o zaman yeniden canlanması için ulusal yaşamınızın önündeki ana engel kalkacaktır ve o zaman sizin de ilerleyeceğinize dair en azından umudunuz olacaktır. Şimdiye kadar kazandığınız bütün başarılar, baştaki doğru adam (Mustafa Kemal) artık olmayınca, eninde sonunda çaresiz kendiliğinden körelecektir”. 

Alman yüzbaşı, Türklere büyük muhabbet duyarak ayrılır ülkemizden. Hem de Lausanne Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1922’de İzmir rıhtımından bir vapurla! Ayrıldığından üzgündür ama zaferi çok güzel betimler: 

“Dünya kendi kendine soruyordu: Bu nasıl mümkün oldu? (…) Yanıtın can alıcı noktasını bulmak zor değildi. Kader, çaresizliğin en büyük olduğu anda ülkeye her ‘her çaresiz halkın’ yazgıdan talep etmeye hakkı olduğu adamı verdi, o adamı biz de talep ediyoruz ve onu içimizi kemire kemire candan bekliyoruz. (…) Mustafa Kemal Paşa, kaderin adamı olduğunu duyumsadı, halkını ölüm uykusundan kaldırdı ve onun yine kendine güvenini sağladı. İçindeki sesi, kehaneti dinleyerek, dosdoğru yolunu izledi (…) Bütün iyi niyetlilerden birlik cephesi kurmak, millî temizlik ve gerçek bir orduyu oluşturmak, Kemal Paşa’nın izlediği ilkeler bunlardı, bunlar her bir halk için ulusal yeniden doğuşun temelleridir”. 

Okuyun derim! Hem Atatürk’ün hem cumhuriyetin kıymetini bilmek hem de köklerimizi daha iyi anlamak için…