Avrupalının temizlik konusundaki genel zaafı, Türk-Osmanlı kültürünü parlak gösterir. Gerçekten Doğulu, evini ve bedenini Batılıya kıyasla çok daha temiz tutar; ancak dün olduğu gibi bugün de çevresi konusunda pek duyarlı görünmez. İlginç bir ayrıntı da, taharet sırasında kağıt değil sadece su, taş ve bez kullanılmasıdır. Zira kağıt Osmanlı toplumunda bir ilim malzemesidir!

Emre Taş

Pierre Belon, Paulo Giovio ve Richer gibi 16. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen seyyahlar Türklerin temizliklerinden hayranlıkla bahsederler. Roma’dan sonra Ortaçağ Avrupa’sında her şey gibi temizlik ve toplum sağlığı önlemleri de gerilemişti. Aynı yüzyılda bir Türk hamamına konuk olan Alman vaiz Salomon Schweigger, Türklerin kafalarında bıraktıkları bir tutam perçemi, “öldüğümüz zaman kâfirlerin elleri ağzımıza girip kirletmesin, perçemimizden tutarak kellemizi atsınlar” diye gerekçelendirdiklerini hayretle kaydetmişti. 

Gelgelelim evlerini, saraylarını ve bedenlerini pirüpak tutan Türklerin ülkesinde, sokaklar o kadar da iç açıcı değildi. Fatih Sultan Mehmed ve birçok vakıf, yerlerdeki tükürükleri kireç ve kül ile kapatsınlar diye görevliler tayin etmişti. Kanunî Sultan Süleyman, 1539’da bir kanunname çıkarmak ihtiyacı hissetmiş; ev ve dükkanların temiz tutulması, çamaşır sularının yollara dökülmemesi gibi birkaç kesin hüküm ortaya koymuştu. 

‘Murdar kefere’ Osmanlılara göre bir Batılı, temizliğinden her daim şüphe edilen bir kimseydi. Fransa Kralı 14. Louis’nin sağlık güncesine göre kral, 1647-1711 arasında sadece bir kez yıkanmıştı. 15-16. yüzyıllarda Avrupa’da yeni yeni canlanan yıkanma âdeti fıçılara girmekten ibaretti. Hamamları ve kanalizasyon ağları kurulu olan, akan sularda yıkanan Osmanlılar için bu durum bir tepeden bakma tavrını doğurmuş olmalı ki, çarşı ressamları tarafından betimlenen bu sahnede sadrazam huzuruna çıkacak Venedik elçisi görevliler tarafından tütsülenmekte, kötü kokulardan arındırılmaktadır (Taeschner Albümü, 1640-60 dolayları, Hannover 1925).

Eski Türklerde bir çeşit su kültü vardı; suyu kirletmemek için sık yıkanılmazdı; bu da ancak kendine özgü bir temizlik anlayışını mümkün kılıyordu. Taş ile taharetlenmek uzun süre geçerli bir temizlenme yolu sayılmıştı. Cengiz Yasası’na göre elbiseler, giyenin üzerinde paralanmadan değiştirilmezdi. Yerleşik hayat su kullanımını belki daha da mümkün hâle getirdi. İslâmiyet suyla temizlenmeyi sıkı sıkıya buyurdu: Çeşitli ayetler, maddi ve manevi temizliğe vurgu yapıyordu; bir hadis-i şerif, temizliği inancın yarısına eş tutuyordu. 

Roma medeniyeti ile karşılaşma, Türk yurtlarında yeni tür hamamları yarattı. Hayrat kültürü sayesinde her köşe başını bir çeşme tuttu; büyük bir su medeniyeti doğdu. Kanalizasyona bağlanan Mezopotamya kökenli çömelmeli tuvaletler, Müslüman taharetlenme anlayışıyla da uyumluydu ve önce Bizans sonra da Osmanlı fetihleriyle yaygınlaşarak Avrupa’da “alla Turca” adıyla meşhur oldu. “Bokçu” da denilen lağımcılar kanalizasyonlar kazarak şehri pak tutuyor, ordunun geçtiği yerlere çukurlar açıp sonra kapatıyor, çöplük subaşısı “çöp çıkaran, çöp çıkaran!” nidalarıyla İstanbul sokaklarını dolaşıyordu.

Tüm bunlara rağmen 18. yüzyılda isimsiz bir İstanbullu yazar, besbelli ki iç dökmek amacıyla kaleme aldığı Risale-yi Garibe’de; yere tükürenlere, helada basamağa pisleyenlere, elini yıkamadan hamur yoğuranlara galiz küfürler ve katı beddualar sıralamıştı. Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi, Viyana’da şahit olduğu bir beyin ameliyatında aksırıp hastaya rüzgâr (mikrop?) bulaştırmamak için ağzını ve burnunu bir mendille kapatacak kadar kibardı. 18. yüzyılda ölenlerin üzerinden/evinden çıkan mal ve eşyaların kayıtlarında sabun, lif, leğen, ibrik, havlu gibi temizlik malzemeleri görülmesi olağandı.

Abdesthane

İran-Safevi sarayı tarafından Osmanlı sarayına armağan edilen bir yazmadan alınan bu minyatür, oldukça ender bir abdesthane ayrıntısını içeriyor. Bir hükümdarın tekne gezintisini betimleyen minyatürün sol alt köşesinde def-i hâcet eden bir Doğulunun 16. yüzyıldaki görünüşü var: Etekler özenle toparlanmış ve Avrupalıların aksine çömelme duruşu hâkim. Taharet imkanları hakkında burada bir bilgi yok, ancak başka kaynaklardan biliyoruz ki kâğıtla temizlenmek -bir ilim malzemesi olduğu için- oldukça sakınılan bir durumdu. Temizlikte çoğu zaman sadece su, bazense sabun, taş ve bez parçaları kullanılıyordu. Tuvalette uzun kalmak, pislikle teması artıracağı için hiç hoş karşılanmazdı (Külliyât-ı Sadî, 1570-75, TSMK H. 740).

Mıntıka temizliği 

3. Murat’ın, oğlu Mehmet adına düzenlediği sünnet şenliğinde, Atmeydanı’nda hummalı bir temizlik. Evini ve bedenini temiz tutmaya özen gösteren Osmanlı halkı, dış mekanın temizliği konusunda o kadar da hassas olmadığından, birçok görevli bu işi üstlenmişti. Süpürgecilerin yanında, ellerindeki deri torbalarla yere su döken görevliler görülüyor (İntizâmî Surnâmesi, 1582, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

Havuzlu hamam

Hamama gitmek Osmanlı tabiplerine göre sağlık için elzem değilse bile gerekli bir eylemdi. Burada sadece yıkanılmaz, saç ve vücut tıraşları da yapılırdı. Buhari’nin derlediği bir hadiste sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altlarını almak, bıyıkları kısaltmak peygamberlerin geleneklerinden sayılıyordu. Burada sahnenin sağ altında, saçını kazıtan bir genç görülüyor. 17. yüzyıla ait bu betimde, klasik Türk hamamının yerine, oldukça kalabalık bir erkek grubunun aynı anda kullandığı havuz görülüyor. Osmanlı ülkesinde böylesi bir havuzlu hamamı ilkin 16. yüzyılda Beşiktaş’ta Deli Birader lakaplı bir şair kurmuştu; ancak yoğun rağbetten dolayı kıskançlığa uğramış ve hasımların eşcinsel fuhuş iddiaları nedeniyle yıkılmıştı (1. Ahmed Albümü, 17. yüzyıl, TSMK B. 408).