1800’lerin sonlarında bireysel anarşist eylemlerle başlayan, 1. Dünya Savaşı sonrasında giderek sistemli bir yapı kazanan şiddet hareketleri, günümüzde dünya çapında “düşük yoğunluklu savaş” ortamı yarattı. 20. yüzyıl boyunca gerek devletler gerekse gayrı nizami örgütler tarafından uygulanan terör eylemleri, artık uluslararası ölçekte, büyük kentlerde ve insanların günlük hayatını altüst eden bir seviyede hüküm sürüyor.

SUNUŞ

Savaş içinde birarada yaşamak

Sekiz milyarlık dünya­mızda beş milyar yok­sul insan şehir merkez­leri ve civarındaki kuşaklar­da yaşıyor. Varolan yönetim ve üretim biçimleri, eşitsizli­ği gidermek bir yana daha da arttırıyor; hoşnutsuzluk, mut­suzluk içindeki geniş kitleler, kimlik, din, mezhep, aidiyet ve diğer farklı ideolojiler kullanı­larak, terörün içine çekiliyor. Türkiye’ye de sıçrayan kent savaşları, büyük merkezler­de patlayan bombalar, öldürü­len çocuk ve kadınlar, her gün duyduğumuz şehit haberleri, günlük hayatın normal seyrine imkan vermiyor.

Siyasetin çözüm üretmek­te zorlandığı, etki-tepki meka­nizmasıyla körüklenen terör faaliyetleri, yine günlük “la­netlemeler” veya politikacı­ların karşılıklı suçlamalarıyla gündemi şekillendiriyor.

Bu sayımızda, terörün ve terörü yöntem olarak benim­seyen hareketlerin 19. yüzyıl sonundan 21. yüzyıl başına ka­dar uzanan uluslararası ma­cerasına ışık tutmaya çalıştık. Özellikle son on yılın değişen dünyasına nereden geldiğimizi anlamak için.

İnsanlık tüm tarih boyun­ca şiddetle iç içe yaşamış­tır. Son yüz yıldır ise, her gün ortalama 4 ila 5 bin insan, hemcinsleri tarafından şiddet kullanılarak hayattan koparılı­yor. Savaşlarda bu sayı artmak­ta, sair zamanlarda düşmekte­dir ama, bu kadar yaygın olan şiddet içerisinde “terör” katego­risini ayırmak gerçekten kolay değil.

Terör resmi veya gayrıresmî örgütler tarafından uygulanabi­leceği gibi, bazılarının terör ola­rak nitelendirdiği şiddet, baş­kaları tarafından pekala son de­rece meşru görülebilmekte. Bu nedenle, terörden söz ederken, bunun hangi bağlamda kulla­nıldığına dikkat etmek gerekir. Ancak, en genel olarak baktığı­mızda, terörün, devlet otoritesi­nin zaafa uğradığı veya çöktüğü dönemlerde tırmanışa geçtiği­ni söylemek mümkündür (Bu durum, devlet terörünü elbet­te dışlamaz). Örneğin 1905’te Rusya’da, Çarlık dönemindeki Kanlı Pazar katliamında oldu­ğu gibi, devlet otoritesinin en sağlam göründüğü dönemde de terör vardır. Ama bunlar, 1914 Ağustos’unda başlayan siper te­rörünün ve bunun sonucu ola­rak 1917’de Çarlık devletinin yıkılmasıyla başlayan uzun iç savaşlarda meydana gelen te­rörle karşılaştırılamayacak ka­dar küçük kalır. Yüzler ve binler mertebesinden çıkıp, milyon­lar ve on milyonlar mertebesi­ni konuşmaya başlarız. Sembo­lik olarak, bu dönemin karşılıklı beyaz terörü ile kızıl terörünü sıçrama noktası olarak almak, tarihî gerçekliğe de uygun dü­şer. Bu tarihte Rusya’da baş­layan iç savaşla birlikte, terör dünya çapında olağanüstü yay­gınlaşmıştır.

Wall Street’te faili meçhul patlama New York’un finans merkezi Wall Street’te patlayan bomba 38 kişinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına neden oldu. Faillerin İtalyan anarşistler olduğu iddiası söylentide kaldı, olayı gerçekleştirenler yakalanmadı, 19 Nisan 1920

Tarihte kamu otoritesinin çökmesi terörü artıran baş et­kenlerden biri olmakla birlikte, kamu otoritesinin yeniden tesis edilmesi de muazzam terörle olmuştur. Çin’de 1911’de impa­ratorluğun yıkılıp cumhuriye­tin kurulmasından, 1960’ların sonlarında “Kültür Devrimi” bi­tinceye kadar geçen sürede, en muhafazakar tahmine göre elli milyon insan öldürülmüş veya ölümcül koşullarda bırakılarak hayatını yitirmiştir. Bunun bir kısmı beyaz terör, bir kısmı Ja­pon işgali, bir kısmı iç savaş ve nihayet bir kısmı da komünist­lerin iktidarında yapılan katli­amlardır.

Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, 100 milyonlarca insanın kötü muameleye maruz kaldığı Çin Kültür Devrimi (1966-1976)
sırasında parti sekreteri Wang Yilun, boynuna asılan “karşıdevrimci-revizyonist” yaftasıyla üniversite öğrencilerinin karşısında özür dilemeye zorlanıyor, 23 Ağustos 1966.

Kabile terörü, devlet terö­rü, inanç terörü, fetih terörü, kölecilerin terörü, ideolojik te­rör, engizisyon, anarşist terör, haşhaşinler… Bunlar insanlık tarihinin ayrılmaz parçalarıdır. Örneğin Reformasyon döne­minin 30 Yıl Savaşları gibi şid­detin son derece yaygınlaştığı dönemler de vardır. Ama, 30 Yıl Savaşları’nın sonunda kurulan Avrupa uluslar sisteminin ge­tirdiği nisbi barış ve Fransız İh­tilal savaşları sonrasında oluş­turulan Metternich sisteminin göreceli istikrarı, 1910’larda bir daha asla geri gelmeyecek şe­kilde bozulmuştur. Dolayısıyla 1910’lu yılları dünyada terörün tırmanışının dönüm noktası olarak görmek oldukça mantık­lıdır. O tarihten bugüne kadar 200 milyondan fazla insan terör olaylarında öldürülmüştür. Bu nedenle, Pandora’nın kutusu­nu açan 1. Birinci Dünya Savaşı, “tüm savaşların anası”dır.

Napoléon’dan bu yana dünya nüfusu sekiz kat arttı. 1800 yı­lında gezegenimizde 978 milyon kişi yaşıyordu. 1850’de 1.266, 1900’de 1.650, 1950’de 2.521 mil­yon olduk. 21. yüzyıla girerken 6 milyardık. Dört yıl sonra 8 mil­yara iyice yaklaşmış olacağız. Ancak çok önemli bir gelişme daha var. Son iki yüzyılda dünya nüfusu sekiz kat artarken, kent­lerin nüfusu en az 150 kat artmış olacak. Şu anda dünya nüfusu­nun % 55’i kentlerde yaşıyor. 2050’de 9.2 milyar olması bek­lenen nüfusun neredeyse dört­te üçü olan yaklaşık 6.5 milyar insan kentli olacak. Bunların da önemli bir kısmı, nüfusu 10 mil­yonun üzerinde olan mega kent­lerde yaşayacak.

Günümüzde bu dünya­ya çoktan adımımızı attık bile. Ama önce 19. yüzyıla kısa bir dönüş yapalım.

26 Ağustos 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskının gerçekleştirdikten sonra Fransa’ya sığınan Ermeni komitacılar kendilerini Marsilya limanına getiren gemiden indikten hemen sonra
Ocak 1905’te Rusya’da tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen hadisede askerler göstericilerin üzerine ateş açıyor. “Dokuz Ocak” isimli filmden bu anı canlandıran sahne, 1925

Anarşizmin doğuşu ve yükselişi

19. yüzyılın son yıllarında, Ba­tı Avrupa ve ABD’yi titreten bir terör dalgası meydana gelmişti. Kahramanları kişiler değil fikir­ler, bunları yayan da bizzat ey­lemlerin kendisi olacaktı. İşte, anarşistler sahneye böyle çıktı­lar. Bu umutsuz romantiklerin hayalinde her yönetim tiran­lıktı. Ama o yıllarda, anarşist­lerin iradesini ayakta tutacak korkunç bir yoksulluk, baskı ve vahşi grev kırıcılığı vardı. On­lar da Amerikalı hakimlerin evlerini, polis merkezlerini, İs­panya’da opera seyreden orta sınıftan burjuvaları ve nihayet Fransız Meclisi’ni bombaladı­lar. Avusturyalı ve İtalyan aris­tokratları öldürdüler.

Anarşistler Paris’te sıradan halkın gittiği kafelere bomba koyup terörü yaygınlaştırmaya çalıştılar ve Başkan Sadi Car­not’yu öldürdüler. Bunu ABD başkanı McKinley’e yaptıkları suikast izledi. Terör bu dönem­de gerçekten de Batı’nın kentle­rini ciddi bir korku ve endişe­ye boğmuştu. Polis teşkilatları toplantı üzerine toplantı yapıp bunlarla nasıl başa çıkacakları­nı bulmaya çalışıyorlardı. Ama anarşist hareketin sonunu biz­zat kendi niteliği getirdi. Bir­leşmekten aciz, kendi araların­da örgütlenmeyi bile hiyerar­şik baskı olarak gören, sistemli politika yapmaktan uzak olan bu insanlar teker teker kıstırılıp öldürüldü. Anarşistler sansas­yonel eylemlerle seslerini duyu­rabileceklerini düşünmüşlerdi. Sesleri duyuldu ama kimse kar­şılık vermedi.

Yemek boğazlarında kaldı Paris’teki Yahudi lokantası “Chez Jo Goldenberg”e el bombaları ve makinalı tüfeklerle düzenlenen terör saldırısında ikisi Amerikalı altı kişi öldü, 22 kişi yaralandı. Eylemi, El Fetih’ten ayrılan Abu Nidal grubu üstlendi, 9 Ağustos 1982.

Bununla birlikte, anarşiz­min insanların son bireysel çığ­lığı, kitleler arasında bireysel özgürlüğün son savunusu ol­duğu ifade edilmiştir. Bundan sonra devlet, parti ve sendika örgütleri herkesi denetim altına alacak, “terör yapılacaksa, ör­gütlü terör olacak”tı.

Gecekondu iktidarları

20. yüzyılın kentleşmesi, anar­şistleri ortaya çıkartan gettolar­dan sonra, bir gecekondu pat­laması yarattı. Dünyanın küçük bir bölümü zenginleşip kentle­rini düzene sokarken, yüzlerce büyük kent gecekondular tara­fından kuşatılmaya başlanmıştı bile. Çin’den Brezilya’ya, Türki­ye’den Hindistan’a kadar sayısız ülkenin, bu yerleşimi düzenle­yecek ne kadrosu, ne de yeterli kaynağı vardı. Böylece kentler gecekondu kuşaklarının içeri­sindeki adalar halinde kaldılar. Birçok ülkede, gecekondular resmî makamların denetimi dı­şında bir hayat geliştirdiler.

Bunun sonuçları, kırsal kesimde meydana gelenden farklıydı. Kırda yaşayanlar, ne kadar yoksul olurlarsa olsun­lar, çoğunlukla kendi geçimlik üretimleriyle yılı atlatan, suya, elektriğe para vermeyen aileler­di. Kente gelince bunlar birer altyapı ihtiyacı haline dönüş­tüğü gibi, çöp toplanması, yol ve haberleşme gibi daha önce olmayan ihtiyaçlar eklendi. Gı­da da, çarşı pazardan satın alı­nan bir şey haline geldi. Eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçlar daha ön plana çıktı. Ve gene bunla­rın hepsinin yanına, gelenek­sel dayanışmadan boşalan yeri doldurmaya aday gayrıresmî örgütler çıktı. Söz konusu boş­luk, kent insanlarının zaman­la tarikatlar, cemaatler ve suç şebekelerinin eline düşmesiyle sonuçlandı. İnsanlar bu grupla­ra aidiyet sayesinde dayanışma boşluğunu dolduruyorlar, ço­cuklarını büyütüyor, iş buluyor, iş kuruyor ve toplumda yer sa­hibi olmayı başarıyorlardı. El­bette, sahip oldukları yeni güç ve para, zamanla politik güce dönüşüyordu.

Bu durum elbette her ülke­de veya bölgede farklı şekiller­de tezahür etmiştir. Kimi yer­de, gecekondularda serpilme ve büyük paralar kazanma olanağı bulan cemaatlere dayanan siya­si partiler meclislere girmekte, hatta iktidar olmaktaydı. Kaldı ki, kentin oy sahibi yeni insan­ları da geleneksel olarak kayır­macılığa ve rüşvete dayanan bürokrasi içinde yer almakta, bazen buna hakim olmakta, ba­zen de bu yönetim mekanizma­larının alternatiflerini yarat­maktaydı.

Narko-kültür ve etkileri

Latin Amerika ülkelerindeki uyuşturucu kartelleri, hem te­rör, hem de sosyal yardımlaş­ma yoluyla ikili bir görünüm arz eden ve “narko-kültür” adı verilen alternatif örgütlenme­lerin bir örneğidir. Uyuşturu­cu baronları bir yandan sürekli terör ile binlerce kişiyi öldü­rürken, diğer yandan da önce köylerde, giderek gecekondu mahallelerinde yaptıkları yar­dımlarla sosyal bir taban sahibi olmuşlardı. Meksikalı uyuştu­rucu patronu, “El Chapo” lakap­lı Joaquain Guzman yakalan­dığı zaman, iş ve para sağlamış olduğu kadınlı erkekli binlerce kişi onun için gösteri yapmış, serbest bırakılmasını isteyen pankartlarla yürümüşlerdi.

Meksika’da uyuşturucu karteli lideri El Chapo’nun militanları.

Karteller, terör + sosyal da­yanışma formülünü o kadar iyi oturtmuşlardı ki, ABD’nin hiç­bir çabası onları yerlerinden edememektedir. Bu tür uyuştu­rucu patronları Güney Asya’da, Afganistan’dan Hindiçin’e ka­dar uzanan bir kuşakta da göze çarpmaktadır. Uzun Vietnam Savaşı sırasında, Batılı istihba­rat örgütleri buradan dünyanın dört bir yanına yapılan uyuştu­rucu trafiğine karışmış, bundan elde edilen parayı destekledik­leri güçlere yönlendirmişlerdi. Daha sonra bunun yanına dün­yanın dört bir yanına dağılmış destekçilerinden topladıkları büyük fonlar da eklendi. Bunlar sayesinde örneğin Arap ülke­lerinde büyük sosyal yardım­laşma ağları kurabiliyorlar ki, bunlar sonu gelmez bir savaşçı kaynağı ouşturuyor.

Alternatif cemaatler

Yeni haberleşme olanakları da bu tür dayanışmacı suç örgütle­ri tarafından kullanılmaktadır. Latin Amerika kartelleri veya İslâm dünyasındaki cemaatler şimdi sosyal medya üzerinden hem haberleşiyorlar, hem de propaganda yapıyorlar. Cep te­lefonlarından çok önce de, İran­lı radikaller o zaman yaygınlaş­mış olan ucuz Japon kasetça­larları kullanarak Humeyni kasetlerini, sonra da videolarını dağıtmışlardı.

İslâm ülkelerinde, gelenek­sel devlet mekanizmalarının çö­zülmesi, yıkılması veya etkisiz kalması sonucunda alternatif cemaat yönetimlerinin şiddet­le iç içe gelişmesinin çok sayıda örneği bulunmaktadır. Bunlar­dan biri Gazze’de yönetimi elin­de tutan Hamas’tır. 1967 Sava­şı’nda İsraillilerin kolayca ele geçirdikleri bu bölge, çok kısa sürede müthiş bir nüfus patla­masına neden olmuştu. Burası, aralarında balıkçı köylerinin de olduğu toplam 350 bin nüfuslu bir bölgeden, bir buçuk milyo­na yakın insanın yaşadığı bir kent-gecekondu karışımı bölge­ye dönüştü. El Fetih ve diğer ör­gütlerin ardı ardına yenilgiler­den sonra etkilerini yitirmesini takiben FKÖ’nün yerine Hamas devreye girdi ve Filistin yöne­timi içerisinde oluşan boşluğu çok kısa sürede doldurdu. For­mül gene aynıydı. Bir yandan Gazze ve Batı Yakası’nda sosyal yardımlaşma işlerinin yarısını yapar hale gelirken, diğer yan­dan da askerî kanadıyla etkili eylemler gerçekleştiriyordu.

Sürekli direniş İsrail’ın bu bölgeyi işgalini aşırı zor ve pa­halı kılınca, buradaki yerleşim­lerini bırakıp çekildiler ama dışarıdan etkili bir abluka ge­liştirdiler. Böylece Batı yakası ve Gazze, duvarlar ve diken­li tellerle çevrili “kalabalık ce­hennemler”in oluşturulmasın­da günümüz için çok kötü birer örnek de teşkil etti. Eskiden duvarlar kentleri korurken, ge­leceğin dünyasında istenme­yen nüfusları kentsel alanlara hapsetmek için kullanılacakmış gibi daha şimdiden sürekli yeni­leri inşa ediliyor. 1945-48 yılları arasında Arapları sindirmeye çalışırken, Kudüs’te İngilizlere karşı yoğun bir terör kampan­yası ile onları çekilmeye zorla­yan Yahudiler, bu kez kendi ba­şa çıkamadıkları bir Arap şidde­ti yaratmış oldular.

Madrid’deki El Pozo tren istasyonundaki bir trene yerleştirilen bombaların patlaması sonucunda yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetti, 11 Mart 2004.

1996-2000 Grozni

19. yüzyıla kadar, yeni dünyada­ki bazı istisnalar dışında, kent­ler surlarla çevrili olup bunun içerisinde korunurdu. Çoğu kentte, ayaklanma ve sızmala­ra karşı bir de iç kale bulunur­du. Kentleri kuşatanlar surları bir kez aştıkları zaman, savun­macıların hiçbir şansı kalmaz, kent teslim olmak zorunda ka­lırdı. 20. yüzyılda ise kentler surlardan çıktı ama betondan birer savaş alanı geldi. Yıkılmış binalar çok daha iyi savunma sağlayan birer mevzi haline dö­nüştüler. Böylece kent terörü­nün yanısıra, kent savaşları da hayatın bir parçası oldu. Varşo­va, Berlin, Budapeşte, Manila, Stalingrad, Hue, Beyrut, Bağdat, Vukovar, Saraybosna, Felluce, Grozni ve Halep, yüzlerce kent savaşı içerisinde öne çıkanlar­dır. Bunların bazılarında tam teşekküllü ordular birbirleriyle, bazılarında da derme çatma si­lahları olan gruplarla aylarca ve bazen defalarca savaştılar. Bu durumun bazı temel özellikleri­ni örnekler üzerinden anlatma­ya çalışalım.

1996 ve 2000 yıllarında Grozni’de yapılan savaşlar, kent savaşlarının birçok özelliklerini taşır. Beton yapılar çok iyi birer mevzi olduğu gibi, kanalizas­yon şebekesi de görünmeden hareket olanağı sağlamaktaydı. Tanklar ise toplarını binaların üst katlarına ateş edecek şekil­de yükseltemiyorlardı. Kaldı ki, dar sokaklar da ateş alanlarını ve gözlem olanaklarını kapat­maktaydı. Ayrıca Çeçenler ya­kın mesafeden savaşarak Rus­ların kendi birliklerini vurma korkusuyla ağır silahlar kullan­malarını önlüyordu. Böylece Ruslar kent ortamında sayısal ve silah avantajlarını kullana­madılar. Tüm kent tek bir savaş potası haline geldi. Ne var ki 1996 yazındaki savaşta şiddetin yoğunluğu nüfusun kenti terk etmesine yol açtı. Çeçen savaş­çılar yalnız kaldıkça Ruslar on­ların yerini daha rahat belirle­meye başladı.

2000 yılının başında Ruslar tekrar taarruza geçtiler. İkin­ci savaşta ağır silahlı birlikleri savaşa girmedi ama kenti sıkı bir şekilde kuşatıp tecrit etti­ler. İçeri giren keşif birlikleri uçaklar, topçu ateşi ve -bu kez aynı terimin sadece aktarıcı­sıyız- tüm bombaların anası diye adlandırılan termobarik bombalarla Çeçen direnişçile­ri imha ettiler. Atom bombasın­dan sonra en kuvvetli şok ve ısı etkisi yaratan bu bombalar tüm canlıları adeta buharlaştırmak­taydı. Kayıplarını karşılayacak olanaklardan yoksun olan Çe­çenlerin savunmasının çökmesi kaçınılmaz hale geldi.

Ankara kana bulandı “Barış Bloğu”nun düzenlediği mitingde Ankara Garı önünde kısa aralıklarla intihar saldırganlarının üzerlerinde
patlattığı iki bomba 107 kişinin ölümüne, 500 kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu hadise, Türkiye’nin tanık olduğu en kanlı terör saldırısıydı.

Irak’ta savaş ve terör

Irak, yakın tarihte bir dizi önemli örneğe sahne oldu. Irak ordusunun direnişini kısa sü­rede kıran Amerikalılar Bağ­dat’ı işgal ederken, Mukteda El Sadr kentin büyük yoksul mahallelerindeki örgütlenme­sini pekiştirmekte, buradaki dinî/sosyal yardım merkezleri onun kontrolüne geçmekteydi. Bu örgütlenme, ABD’nin Irak’a taşıyıp dağıttığı uçaklar ve TIR’lar dolusu paradan çok da­ha büyük bir etki yapmaktay­dı. Kerbela’ya düzenlediği dinî ziyaretler de buna hizmet ama­cı taşıyordu. Bu şekilde kont­rol ettiği mahallelerde, Ame­rikalıların müdahalesine karşı yıpratıcı ve sürekli bir terör kampanyası başlattı. Amerika­lılar bunun üzerine Bağdat’ın Şii yoğunluklu yoksul mahal­lelerini duvarlarla çevirmeye başladılar. Bu duvarın inşaa­tı sırasında hazırladıkları ateş alanlarına intihar saldırısı ya­pan yüzlerce militanı öldürdü­ler. Ne var ki, onları söküp ata­madılar. Formül gene aynı idi: Çürümüş ve suistimallerle gü­venini yitirmiş bir rejime alter­natif gölge yönetimler kurmak, halkın temel ihtiyaçlarını sağ­layıp iş olanakları yaratmak ve nihayet seçici şiddet kullana­rak işgalcileri ve/veya yönetimi yıpratmak, alternatif yönetimi sürekli kılmak.

Suriye halkı hem devletin hem muhalif grupların terör eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. İçsavaş sırasında 250 binden fazla insan hayatını kaybetti.

Barış içinde değil “savaş içinde birarada yaşama” tabi­ri bu nedenle giderek yaygın­laşmaktadır. Ya da en doğru terimi ararsak “düşük yoğun­luklu savaş içinde birarada var olmak” diyebiliriz. Burada gay­rı-nizami kuvvetler genelde büyük çatışmalara girmeden, büyük hedef teşkil etmeden, uzun bir yıpratma savaşı yü­rütür ve resmî otoritenin halkı kazanmasını önleyecek, bu tür girişimleri sabote edecek bir hat izler. Bu tür mücadelelerde iki taraf da tayin edici bir dizi muharebe ile zafere ulaşamaz. Milis kuvvetleri yenemeyecek­leri düzenli orduya karşı ağır­lıkla pusu ve sabotaj eylemleri yaparken, kuvvetli ordu da kar­şısında yeneceği bir düşman birliği bulamaz. İki taraf da halkın desteğini kazandıkları oranda güçlenirler.

Sekiz milyarlık dünyadaki beş milyar yoksul kentli, denet­lenebilir bir güç değildir. Bazı bölgelerde belli örgütler öne çıksa da, genellikle çok sayıda örgütün bir arada barındığı bir yapılaşma görülür. Örneğin Su­riye’de o kadar çok örgüt vardır ki, bunların çoğu, ancak içinde yer aldıkları kümeler içinde sa­yılıp geçilir. Çoğu zaman bunlar etnik veya din veya mezhep te­melinde farklılaşır. İdeolojileri bu temeller içerisinde önemsiz­leşir. Varolmak ve etkinliklerini artırmak için sosyal tabanlarına olanak sağlamak ve belli bir si­lahlı güç bulundurmak zorun­dadırlar.

‘KİRLİ SAVAŞ’* ÖNCESİNİN BÜYÜK TERÖR EYLEMLERİ

1. YÜZYIL

Günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce, 1. Roma-Yahudi Savaşı’nda Kudüs’e giren Yahudi köktendinci Zealotlar 700’den fazla Roma askerini pelerinlerinin altına sakladıkları hançerlerle öldürdüler.

16 EYLÜL 1920

New York’un finans merkezi Wall Street’te gerçekleştirilen terörist saldırıda bir at arabasına yerleştirilen 47 kilo dinamit patlatıldı. 38 kişi öldü, 400’den fazlası yaralandı. Failler bulunamadı.

22 TEMMUZ 1946

Radikal Siyonist grup Irgun’un İngilizlerin Filistin’de karargah olarak kullandığı King David oteline yerleştirdiği bomba patladı. Bina yıkılırken farklı tabiyetlerden 91 kişi öldü, 46 kişi yaralandı.

19 AĞUSTOS 1978

İran’ın Abadan kentindeki Rex sinemasında çıkan yangın 470 kişinin hayatına mal oldu, cesetlerin çoğunun kimliği tespit edilemedi. Yangını Şah karşıtı bir grubun başlattığı anlaşıldı.

20 KASIM 1979

Kendini “Mehdi” ilan eden Muhammed Adbullah El Kahtani’ye bağlı militanlar hac sırasında Kabe’yi bastı. Kutsal mekanda çıkan çatışmalar sırasında 255 hacı öldü, 500’ü yaralandı.

23 EKİM 1983

Lübnan İç Savaşı’nda, İslami Cihad’ın (Hizbullah) terörist eyleminde, TNT yüklü iki ayrı kamyon uluslararası kuvvetlerin kışlalarında patlatıldı. 241 Amerikalı, 58 Fransız görevli hayatını kaybetti.

21 ARALIK 1988

Londra’dan New York’a uçan Pan American uçağı Libyalı iki ajanın yerleştirdiği bombanın infilak etmesi sonucunda İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düştü. Yolcu ve kasaba sakini toplam 270 kişi öldü.

11 EYLÜL 2001

El Kaide militanlarının kaçırdığı uçaklar Manhattan’daki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine çarptırılarak infilak ettirildi. Tarihin bu en ölümcül terörist saldırısında yaklaşık 3000 kişi can verdi.

12 EKİM 2002

Endonezya’nın Bali şehrinde radikal İslamcı intihar bombacılarının bir gece kulübüne ve Amerikan konsolosluğuna düzenlediği saldırılarda 38’i yerel halktan, 164’ü turist toplam 202 kişi öldü.

15/20 KASIM 2003

İstanbul’da beş gün arayla Bet İsrail ve Neve Şalom sinagoglarına, İngiltere konsolosluğuna ve HSBC binasına bombalı intihar saldırıları düzenlendi. İki günün acı bilançosu 59 ölü, 750 yaralı oldu.

11 MART 2004

Avrupa’nın o güne kadar tanık olduğu en büyük terör eylemlerinden biri olan saldırıda, Madrid’de, Cercania trenine yerleştirilen bombalar eşzamanlı olarak patlatıldı, yaklaşık 200 kişi can verdi.

14 AĞUSTOS 2007

Musul yakınlarındaki Kahtaniye ve Cezire’deki Ezidileri hedefleyen tarihin en ağır ikinci terör saldırısında, üç bomba yüklü kamyon ve bir benzin tankeri havaya uçuruldu: 500 ölü, 1500 yaralı.