Yeniçerilerden TSK’ya Türk ordusunun modernleşememe tarihi

15 Temmuz darbe girişiminin ardından, askerî lise ve Harp Akademileri ani bir kararla kapatıldı. Ulus devlet inşasında modernleşmenin başını çeken Türk ordusunun 18. yüzyıldan bu yana devam eden reform çabaları; siyasi otoritelerin basiretsizliği, tutuculuk ve vizyonsuzlukla akamete uğradı. Efsaneler, gerçekler ve yenilgiler…

En acı mağlubiyet 1.Balkan Savaşı sırasında Kumanovo Muharebesi’nde esir düşen Osmanlı paşası, Sırplar tarafından götürüldüğü Belgrad Kalesinde. Fiilen 22 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı sırasında, Bulgar, Sırp ve Yunan kuvvetleri 8 günde Makedonya ve Trakya’yı ele geçirmişti.

Osmanlı ordusu yük­selme döneminde üç özelliği ile yenilmez olmuştu.

Bunlardan birincisi ateşli silahların muharebede tak­tik kullanımını çözmesi ve “tabur savaşı” adı verilen uy­gulamayı, tarihî bozkır tak­tikleriyle ve akıncı kuvvetle­riyle birleştirmesiydi. İkinci özelliği disiplinli bir merkezî ordu kurmasıydı. Gerçi Yeni­çeri ortaları daima söylenip sorun yaratmışlardı ama, 16. yüzyılda bu homurdanmaları çoğu zaman kontrol edilebi­liyordu. Üçüncüsü ise mü­kemmel ikmal sistemleriydi. Osmanlı askerleri, istisnai durumlar dışında, sefer sıra­sında Batılılardan kat kat iyi besleniyor ve düzenli maaş alıyorlardı.

17. yüzyılın başında bu durum tersine döndü. Yeni­çeri disiplinsizliği her türlü kontrolden çıkarken, Avru­palılar da Maurice of Nas­sau’nun (Moritz von Ora­nien, 1567-1625) şahsında, disiplinli ve iyi ikmal edilip düzenli maaş alan birlikler kuran bir komutan bulmuş­lardı. Diğer Avrupa ordula­rı da hızla bu sistemi taklit ederken, Osmanlılar her fır­satta kazan kaldıran kapıku­lu askerleri ve artık önemi artan kale garnizonlarında işe yaramayan tımarlı sipa­hilerle başbaşa kaldılar.

Bu dönemde yazan Koçi Bey, çürümenin Kanunî’den sonra başladığını, yetenek­siz kişilerin yüksek görev­lere getirildiğini, paşaların ve ulemanın bozulduğunu, lükse düşüldüğünü, cahil ka­dıların çıkarcılığını, tımar sisteminin işe yaramaz hale gelmesini, kırların sahipsiz kalarak eşkıya zulmü altında inlediğini anlatır. Bunların elbette coğrafya keşiflerin­den, büyük dünya enflasyo­nundan, ticaret yollarından ve imparatorluk sınırları­nın aşırı genişlemesinden kaynaklanan daha temel ne­denleri bulunmaktaydı. Ama bunlar o dönemde henüz net bir şekilde anlaşılmıyor, akıllı ve güçlü sultanların durumu düzelteceği sanılı­yordu. Dünya, Osmanlıların ayak uyduramayacağı kadar hızlı değişiyordu. İşin aslına bakılırsa, Avrupa uygarlığı­nın değişim hızı, kendi içeri­sinde bile birçok unsuru hız­la tasfiye etmeye başlamıştı.

Osmanlılar 17. yüzyıl­da giderek artan yenilgiler­le karşılaşmaya başladılar. Karada uğranılan yenilgi­ler daha çok örgütlenme bo­zukluğu ve disiplinsizlik­ten, denizdeki yenilgiler ise örgütlenme bozukluğunun yanısıra bilgi ve teknoloji ek­sikliğinden kaynaklanıyordu.

Kara savaşlarının tekno­lojisinde 19. yüzyılın ortala­rına kadar radikal bir deği­şim görülmedi. Top, aynı ka­val top, tüfek aynı boruydu.

Donanmanın imhası Kırım Savaşı içerisindeki Sinop Muharebesi’nde, Osmanlı donanması Ruslar tarafından tamamen imha edilmiş, 3000 şehit verilmişti, 30 Kasım 1853.

1834’te bir Fransız generali: “Osmanlı ordusunda adaletsiz bir askere alma sistemi, bilgili ve yetenekli subay eksikliği ve yanlış taktikler var”

Sadece tüfekte fitil yeri­ne çakmak getirilmişti. Ama organizasyon çok önemliydi. Osmanlı ordusunda ve gemi­lerinde her çapta ve uzunlukta birçok top yanyana diziliyor, doğru dürüst salvo atışı yapı­lamıyordu. Batılılar ise stan­dartlaşmış bataryalar ile çok etkili ateş açıyordu. Osmanlı­lar bir türlü standart kalibre­lere geçemediler. Hatta, çoğu zaman eldeki güllelerin çapına göre top döküyorlardı. Bu bir zihniyet meselesi olarak kaldı. Şöyle ki, uzun vadeli planlama çok nadiren yapılıyor, eldeki olanaklarla bir şekilde idare edilmeye çalışılıyordu.

Her halükârda, Osmanlı­larda askerî reformun donan­mada başladığını söylemek ge­rekir. Kadırga yerine kalyona geçilmesi de 17. yüzyılda 25 yıl süren Girit Savaşı’nın büyük bölümlerinde Venediklilerin Çanakkale Boğazı’nı kapatma­sı, hatta bazen Boğaz’a girerek orada bekleyen donanmamızla savaşması nedeniyle hızlan­dırıldı. Bir asır önce denizle­re hakim olan donanmanın Çanakkale’den çıkamaz hale düşmesi büyük zuldü. Yeni ge­miler yapıldı ama mürettebat eksikliği çoktu. Üstelik kadır­gaların yerine yapılan kalyon­larımız da çok iyi değildi. İlk modern okulun da 18. yüzyıl­da denizcilikle ilgili olması tesadüf değildir: Mühendis­hane-i Bahr-i Hümayun. Ne var ki, gerekli personel gene de yetiştirilemedi, çünkü bu­nun altyapısı olan ticari filo­lar son derece zayıftı. Ticari denizcilik zayıf ise, donanma­nın da zayıf kalması her ülke için geçerlidir. Bu koşullarda bir dönem donanmada yelken­ciler Rum, silahbaşı yapanlar Türk idi ama, bu da yürümedi. Zaten Yunan isyanından son­ra donanma bu kaynaktan da yoksun kaldı.

Kara ordusuna gelince… Yeniçeriler çok uzun süre başkenti haraca kesip, devlet hazinesini (ve bazen ahaliyi) yağmalamışlardır. Tâlim de yapmazlar, eskiden yasak olan ama fiilen kabul ettirdikleri esnaflıkla uğraşırlardı. Kadro­ları şişirilir, esame defterine yazılanın ulufesini alırlardı. Savaş zamanı, defterlerde ola­nın yarısı kadar asker ortaya çıkmazdı. 18. yüzyılda “Eldeki orduyla kıyamete kadar harp edilse, düşmana karşı zafer kazanmak mümkün değildir” denmişti.

Sürdürülemeyen reformlar Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla (1826) başlayan orduda reform hareketleri amacına ulaşamamış, kıyafet, teçhizat, komuta, disiplin sorunları artarak devam etmiş, Osmanlı ordusu her bakımdan bir yamalı bohça görüntüsü almıştı.

Aslında Yeniçeriler o hale gelmişlerdi ki, İstanbul’u bir Rus baskınına karşı korumak üzere tâlimli hazır kuvvet ku­rulması gündeme getirildiğin­de açık ve samimi bir şekil­de itirazlarını yapmışlardı: “Eğer top ve tüfenk talimi için başlarımız bağlanacaksa ar­tık esnaflıktan vazgeçmek ve tâlim ile meşgul olmak lazım gelecek, üç ayda bir hizmet­siz ulufe almak da mümkün olmayacak… Tâlim dediğin bir sıkı hizmettir. Bizi sefere gön­derirlerse elimizdeki tüfengi atarız, dal kılıç olup Moskof ordusunu birbirine katarız. Allah-ü bala ocağımıza, ağa efendimize zeval vermesin, ulufe aldıkça keyfimize baka­rız…” Bunlar her türlü reform girişimine karşı çıktılar. III. Mustafa’nın 1773’te kurdu­ğu, 1782’de Mühendishane-i Bahr-ı Hümayün adını alan deniz okulunun yanı sıra, III. Selim 1795’te Mühendisha­ne-i Berr-i Hümayun’u, yani kara okulunu açtı (O dönemde bütün ülkelerde askerî okullar istihkam temelli olduğu için “mühendishane” adı verilmiş­ti).

Ne var ki bu okullardan is­tenilen sonucun alınması için daha çok uzun bir zaman geç­mesi gerekecekti. İstanbul’da Patrona Halil isyanı, Nizam-ı Cedit’i savunan kadroların Yeniçeriler tarafından katli, Alemdar Mustafa Paşa’nın ha­kim olduğu kısa devir, sonra onun Yeniçerilerle birlikte ha­vaya uçması, Sekban’ı Cedit’in kurulması, ayanların Sened-i İttifak’ı imzalatması, III. Se­lim’in katli, II. Mahmut’un Se­ned-i İttifak’ı yok etmeye ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmaya ahdedip bunu gerçekleştirme­si, birçok dış savaşla birlikte sürekli bir kargaşalıklar süre­ci oldu. O dönemde Napoléon, Mısır’ı işgal etti, İngiliz do­nanması Çanakkale’yi aşıp İstanbul önüne geldi, kıyılara toplar yerleştirildi, Ruslarla savaş edildi, Kavalalı ve Yunan isyanları, Navarin baskını ol­du. Donanmamız bir kez daha yakıldı, Mısır kuvvetleri Kü­tahya’ya kadar ilerledi vs.

Osmanlılar bu kargaşa içe­risinde istedikleri reformları zaten yapamazlardı. 1834’de Osmanlı ordunu izleyen bir Fransız generali olumsuzluk­ları temelde üç faktöre bağla­maktaydı: “Adaletsiz bir aske­re alma sistemi, bilgili ve yete­nekli subay eksikliği ve yanlış taktikler”. Aynı yıllarda Os­manlılara karşı savaşan Mısır ordusunun komutanı ve Kava­lalı’nın oğlu İbrahim Paşa ise şunları söylemişti: “Mahmut reform işinde başarısız oldu çünkü … işin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gere­kirdi…” İleride Prusya ordu­su genelkurmay başkanı olarak ardı ardına büyük zaferler kazanacak olan Helmut von Moltke de 1835’de Osmanlı ordusunda hizmet etmek için gelmiş, ancak eğitim düzeyinin düşüklüğü ve disiplinsizlik karşısında hayrete düşmüştü. Çok büyük fedakârlıklarla oluşturan ordular, İbrahim Paşa karşısında ilk çatışmada dağılıp yok olmuşlardı.

Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa: “Mahmut, reform işinde becerisiz oldu çünkü… İşin şekilsel yanına baktı. Pantolon ve apoletten önce kafaların değişmesi gerekirdi”

İbrahim Paşa haklıydı ama, onların Mısır’da çok daha kapsamlı bir reform çabasıyla oluşturdukları ordu da sadece Osmanlı ordusunu yenebilmişti. Orada birçok kışlalar, tersaneler, silah ve malzeme fabrikaları açmışlardı. Ancak köylerden topladıkları zavallı adamlar ilk fırsatta kaçıyor, kalanların önemli bir kısmı hastalıktan ölüyor, yıllar süren askerlik sonrasında çok azı sakat ve kırgın insanlar olarak, çoktan umut kesilmiş ve unutulmuş oldukları köylerine dönebiliyordu. Ordu bir ulus inşa etmenin aracıydı ama, insanları birkaç yıl içerisinde dönüştüremiyordu. Kavalalı bir gün Mısır gemilerinin birlikte seyir yaptıkları Fransız gemilerinin manevralarını yapmalarını istemiş ve aynı işi tam üç kat sürede yaptıklarını görünce umutsuzluğunu gizlememişti.

19. yüzyıl ortalarında Osmanlı piyadesi ve süvarisi.

Osmanlı yöneticileri durumun fazlasıyla farkında idiler. Sonuçta yitirilen her savaş en çok onların gözü önünde cereyan ediyor ve ağırlaşan yükler getiriyordu. Ellerinden geleni yaptılar. Yeni silahlar aldılar, Avrupa’ya öğrenci gönderdiler, okullar açtılar. Nihayet 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edildi. Ancak reformlar çok yavaş ve kararsız bir şekilde yürütüldü. Bunun birinci nedeni, reformları hayata geçirecek kadrolar ve kaynakların çok sınırlı olmasıydı. İkincisi de reformu yürütenlerin bu işi idare-i maslahatçılık ile yapmaları, radikal tedbirlerden korkmalarıydı.
Bu reformların durumu A. H. Ongunsu tarafından Tanzimat ve Amillerine Umumi Bir Bakış adlı kitabında şu sözlerle çok özlü şekilde ifade edilmiştir: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurula-mayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakarlık ettikleri görülmektedir”.

Moltke: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekileri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu”

Esasen bunlar sahibi olmayan reformlardı. Devlet kademelerindeki bir avuç çaresiz yönetici tarafından başlatılıyor ve toplum içerisinde sadece durumun farkında olan çok küçük bir azınlıktan des­tek bulabiliyordu. Bu nedenle Tanzimat topal, Islahat Fer­manı sahipsiz, 1. Meşrutiyet de ömürsüz olmaya mahkum­du. 2. Meşrutiyet ancak Ha­reket Ordusu tarafından kur­tarılmış, Cumhuriyet ise sü­rekli darbelere ve komplolara maruz kalmıştır. Reformların sahipsizliğinde bunların Ba­tı’yı model almasının da payı vardır. Batı’dan alınan model de aslının silik bir taklidi oluyor, dolayısıy­la asılları, hatta daha iyi tak­litleri karşısında sürekli yenil­giye uğruyordu.

Reformların, tarihçi Enver Ziya Karal’ın deyimiyle “geli­şigüzel, plansız ve kısmî olu­şu” kaçınılmazdı, çünkü savaş ve ticaret dışında temasları yoktu. Daha sonraki yıllarda Batılılar kendi çıkarlarına hiz­met edecek okullar açınca, Ba­tı kültürünü daha iyi tanıyan bir kesim yetişti ama bu impa­ratorluğun ancak son yılları­na rastladığı gibi, burada oku­yanlar arasında orduya kabul edilmeyen azınlıkların oranı yüksek idi. Böylece ortaya had safhada bir kadro sıkıntısı çık­maktaydı.

Osmanlı sınır devriyesi, 19. yüzyıl.

II. Mahmut zamanın­da orduda taburdan bü­yük birlikleri yönetecek subay yoktu.1848’de ilk kurmay subaylar orduya katılmaya başladı. Ama Balkan Savaşı öncesin­de subayların durumu­nu ölçmek için yapı­lan çalışmalarda, bunların ezici çoğunluğunun bir birliğin ha­rekatını yöne­tecek emirleri yazma kabili­yetinden dahi yoksun olduğu görüldü. Nitekim Mahmut Şevket Paşa da alaydan bü­yük birlikleri yönete­mediklerinden şikayet ediyordu. Ordudan alay­lı subayların ayıklanma­sı ancak 31 Mart Ayaklanması sonrasında başladı ve esas ola­rak 1913’te, Balkan Savaşı son­rasında tamamlandı. Bunun subay kadrosunda meydana getirdiği sarsıntının 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar sürdü­ğü İsmet Paşa tarafından ifade edilmiştir.

Ordu kadrolarında 27 Ma­yıs İhtilali sonrasında bir dü­zenlemeye gidildi. Ama elde bunu yapacak para yoktu. Bu­nun için ABD’den 11.5 milyon dolar civarında bir para geldi. Sonrası bir örtülü tasfiyeye dönüştü. Emekli edilecek su­baylara ait listelerin hiç bek­lenmedik şekilde kimler tara­fından yapıldığı çok spekülas­yona neden oldu ama, parayı verenin etkisi kaçınılmazdı. Bu arada ordu artık sayısız cunta oluşturan bir kurum ha­line gelmişti. Ordunun sürek­li iç siyaset içerisinde olması ve ülke yönetimine karışması, sonraki yıllarda savaş gücü­nü son derece olumsuz etkile­miştir.

1826’da, İstanbul halkının ordunun bazı unsurlarıyla bi­raraya gelip, ilk yağmayı yap­tıkları 1481’den beri şehirleri­ne kan kusturan Yeniçeri Oca­ğı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırması büyük bir olaydır. Devlet ve halk birleşip ken­di ordusunu imha ediyordu! Ne var ki bundan sonra ordu çok uzun süre savaş kabiliye­tine sahip olamadı. Donanma 1827’de Navarin, 1853’de Si­nop’ta baskına uğrayıp, iki kez daha yakıldı. 1828 ve 1878’de Rusya, 1833 ve 1839’da Mısır ordusu karşısında ardı ardı­na perişan oldu. 19. yüzyıl­da sadece 1897’de Dömeke’de Ethem Paşa’nın kazandığı za­fer vardır. Akabinde Balkan bozgunu ve devletin dağılma­sı geldi.

III. Mustafa’dan beri ya­pılan tüm çabalar, Selim’in Nizam’ı Cedit girişimi, onu izleyen Asakir-i Mensure, Se­raskerlik ve Harbiye Nezare­ti, kurmay okulları ve tüm di­ğer çabalar istenilen sonucu vermemişti. Harp okullarına girecek öğrencileri çekirdek­ten yetiştirmek için 19. yüz­yılın son çeyreğinde açılan askerî ortaokul ve liseler ise en iyi olasılıkla geç kalmış bir girişim sayılabilirdi. Öyle ki, II. Meşrutiyet’e gelindiğinde 27 bin subayın sadece 9 bini mektepli, geri kalanı alaylı idi. Balkan Savaşı’nda ise bu sayı ancak 12.024’e çıkmıştı.

En az bu kadar önemli bir başka husus da, bir ordunun yönetiminde son derece önem taşıyan astsubay ve yedek su­bay eksikliği idi. Sınıf okulları­nın çoğu da bu dönemde açıl­dı. Astsubay yetiştirilmesi için okullar ancak 1909’da eğitime başladı ve bu yeterli olamazdı elbet. Balkan felaketinde hiç­bir birlik hücum kabiliyetine sahip değildi. Sadece topçular teknik sınıf olarak biraz varlık gösterebildi.

A. H. Ongunsu: “Kimi askerî ıslahata rağmen gerileme durdurulamayınca bunalan ve şaşıran devlet adamlarının ya büsbütün korkak ve mütereddit bir vaziyet aldıkları ya da şark kültürüne yeni bir kültür aşılamanın güçlüklerini taktir ettiklerinden veya eski nizam ve teşkilatın faikiyetine (üstünlüğüne) kani bulunduklarından ve herhalde elleri altındaki devletin sarsıntıya asla tahammülü olmadığını hissettiklerinden dolayı hep muhafazakârlık ettikleri görülmektedir”

Bozgun sonrasında donan­ma İngilizlere, ordu Almanlara teslim edildi. İngilizler hiçbir zaman doğru düzgün teknik ve taktik bilgiler aktarmadı­lar. Zaten Yunan donanması­nı destekliyorlardı. Almanlar ise bir miktar yarar sağladılar ama, bunun için korkunç bir bedel tahsil ettiler. 1912-13’de dağılan ordu 1914’te hızla toparlanmaya çalışıldı; ancak Sarıkamış ve Kanal felaketleri gene kor­kunç talihin değişmeyeceğini gösterir gibiydi. Nihayet Ça­nakkale’de ordunun belli bir muharebe gücüne kavuştuğu­nu görebiliyoruz. Bu zaferden sonra Rusya’nın zayıflaması ve 1917’de savaştan çekilme­si sayesinde Filistin ve Irak cepheleri tutulabildi. Galiçya ise bizim için büyük bir israf­tan başka bir şey değildi. Bun­lar, tıpkı Sarıkamış ve Kanal operasyonlarında olduğu gi­bi, ordusunu Alman tesirine terk eden Enver’in affedilmez suçlarıdır. Bununla birlikte, 1. Dünya Savaşı boyunca Al­man subayların Osmanlı su­baylarının eğitimine katkıda bulundukları kuşku götürmez. 1914-18 savaşlarını atlatabi­len subaylar, Kurtuluş Sava­şı’nı başarıya götürecek bilgi ve tecrübeyi ateş sınavlarında edinmişlerdi.

Cumhuriyetin ilk döne­minde ülke çok fakir, ordu hantal, donanma ise aşırı za­yıftı. Genelkurmay donanmayı ancak yardımcı bir güç olarak görüyordu. Osmanlı Devleti son savaşlarının hepsinde do­nanmayı asker taşımak veya uygun olan kıyılarda seyyar topçu bataryası olarak kullan­mıştır. Açık deniz muharebesi asla düşünülmüyordu. Abdü­laziz dünyanın üçüncü büyük donanmasını yapmış, bunun için devleti büyük bir borç yü­kü altına sokmuştu. Ama do­nanma Hüseyin Avni Paşa’nın Abdülaziz’i tahttan indiren darbesine katılınca, Abdülha­mit bu donanmayı Haliç’e ka­patıp çürüttü. Bunun sonucu Ege’nin yitirilmesi oldu. Tek­rar açık denize çıkan bir do­nanma, ancak yarım asır sonra yapılabildi. O da komplolar ve sızmalarla yıpratıldı.

Yanlışların bedeli Balkan Savaşı sırasında esir düşen Osmanlı askerleri, Bükreş’teki kampta, kar altında abdest alıp namaz kılarken…

Orduya gelince… Teknik sınıfların giderek öne çıkması orduya avantaj sağladı, çünkü bunlar ister istemez daha sıkı bir eğitim gerektiriyordu. Bu­na rağmen kara ordusu uzun süre aşırı büyük ve hantal bir yapı olarak kaldı. Mekanize bir tugayın büyük bir tümen­den daha iyi olduğunu gören­ler vardı belki ama, asker bol, mekanize tugayı hazırlayacak para, kadro ve zihniyet yoktu. NATO’ya girişimiz bazı şeyle­ri değiştirdi. İlk dönemde bu hantal yapı korundu, ancak ateş gücü ve diğer olanaklar biraz artırıldı ve bazı prose­dürler getirildi. Bazı özel bir­likler kuruldu ki, bunlar ileri­de çok kritik görevlerin başa­rılmasını sağlayacaktır. Bunlar arasında 20 Temmuz 1974 sa­bahı Kıbrıs’a paraşütle atlayan hava indirme tugayı ile deniz piyade tugayı öne çıkar. Savaş gücü yüksek başka birlikler de vardı ama bu Kıbrıs harekâtı tüm başarısına rağmen ordu­nun eksikliklerini günyüzü­ne çıkardı. İletişim güvenliği ve hareketliliğin artırılması öncelikle gerekiyordu. Buna yönelik tedbirler gecikmeyle de olsa REMO (reorganizas­yon/modernizasyon) planı ile alınmaya başlandı. Hantal tü­menlere dayanan kolordular yerine, hareketli motorize ve mekanize tugaylara geçilmesi çok olumluydu.

Ne var ki Soğuk Savaş so­na yaklaşırken Türkiye hazır olmadığı tehditlere karşı gene hazırlıksız yakalandı. Güney­doğu’da başlatılan gerilla sava­şına karşı geleneksel birlik­lerle ve profesyonel olmayan eratla başarılı olma şansı yok­tu. Bunlara karşı özel birlikle­rin ve olanakların geliştirilme­si yavaş ve gecikmeli oldu. Bu süreçte ordu psikolojik olarak da yıprandı. Nihayet cema­at örgütlenmeleri sızmalar­la, kumpas davalarıyla orduyu büsbütün yıprattı.

 Doğu’da felaket yılları 93 Harbi (1877 Rus-Osmanlı Savaşı) sırasında Ardahan Kalesi’nin düşüşü. Ardahan bu hadiseden sonra, 1917 Rus Devrimi’ne kadar 40 yıl boyunca Rusların hakimiyetinde kalacaktı.

Ancak tüm bunlara rağ­men, cemaat örgütlenmesi ol­masaydı bile, ordunun bu öl­çüde bürokratlaşmış bir yapı içerisinde kendisinden bek­lenen etkinliği göstermesinin olanaksızlığını görmek lazım gelir. Evet, teçhizat eksikliği çok büyük bir gecikmeyle gi­derilmiştir ama, savaşta esas olan teçhizat değil, komutan­ların savaş lideri olarak yete­nekleridir. Savaş lideri, bilgi, basiret ve cesaret sahibi olma­lıdır. Bürokratlaşmış terfi ve tayin sistemi içerisinde, çok az subay bunlara sahip ola­bileceği bir çalışma içerisine girmektedir. Büyük kısmı, he­le paşalık umudu yoksa, başı­nı belaya sokmadığı taktirde erişmesi kaçınılmaz olan al­baylıktan emekliliğini bekler.

Çok önemli bir başka nokta da, askerî okullara girenlerin seçildiği tabanın giderek daral­ması ve sonra daha da daral­tılmasıdır. Eğitimli toplumsal kesimlerin çocukları artık bu mesleğe nadiren ilgi duymak­ta, bu kesimden askerî okul­lara giren tek tük adaylar da son dönemde tasfiye edilmek­teydi. Subay çıkarılmak üzere okullarda bırakılan ve haksız şekilde sınav kazandırılanlara gelince… Hem toplumun nis­peten daha eğitimsiz kesimle­rinden geliyor hem de tek yanlı bir eğitimle bakışları daraltılı­yordu. Askerî okulların ve öğ­rencilerin yabancı güçlerin de­netimindeki cemaatlerin eline terkedilmesi ise zaten felake­tin kendisiydi ve TSK’nın için­de bulunduğu zaafın ve liderlik yoksunluğunun en temel gös­tergesi olarak ortaya çıktı.

Ayrıca Batı ülkelerinde su­bay adayları ve subaylar için zorunlu olan “okuma”nın çok azının yapıldığı bilinmelidir. Bir savaş lideri olarak subay, tarih, toplumsal konular, dil, felsefe, coğrafya, kültürel in­celemeler, bilimler ve yöne­timle ilgili dallarda sürekli bil­gi geliştirmeli, bu arada kendi branşında uzmanlığını artır­malıdır. Askerlik, vergi daire­sinde kayıt tutmak gibi, emek­lilik beklenen bir iş olamaz; ama ne yazık ki öyle bakanlar pek çoktur. Okuma üşengeçliği oraya yansımıştır elbette.

Sonuç olarak sorun, örgüt­lenme sistemi veya donanım­da değildir; geniş bakışaçısı kazanmaktadır. ABD-Irak sa­vaşında bir komutan, “elimiz­deki tüm silahları değiş tokuş etmiş olsaydık bile sonuç de­ğişmezdi” demişti. Zihinleri geliştirecek bir eğitim siste­mine geçilmemesi ve aday se­çiminin bozulması yıkıcı ol­muştur. Gelişmiş bir zihin ise meslek okulunda verilemez. Harp okulları üniversite değil meslek okuluydu.

18-20. YÜZYILLAR

Osmanlı ordusunun yenilgiler silsilesi

1768-1774 OSMANLI-RUS SAVAŞI: Çeşme felaketinde do­nanma imha edilirken 1770 Kartal Meydan Muharebesi’nde Osmanlı ordusu zayıf bir Rus kuvveti karşı­sında dağıldı.

1787-92 RUS SAVAŞLARI: Os­manlı yenilgileriyle sonuçlandı.

1806-1812 RUS SAVAŞLARI: Osmanlı yenilgileriyle sonuçlandı.

1828-29 OSMANLI-RUS SAVA­ŞI: Balkan ve Kafkas cephelerinde yenilgiler birbirini izledi. Ruslar Edirne ve Kars’a girdiler.

KAVALALI İSYANI: 1831’de Şam’a kadar ilerleyen Kavalalı kuvvetleri, Çukurova ve Anado­lu’da ileri harekata devam edip Kütahya’ya kadar ilerlediler. 1833’te asilerle Kütahya Antlaş­ması imzalandı.

1939 NIZIP MUHAREBESI: Osmanlı ordusu Kavalalı İbrahim Paşa karşısında muharebenin ilk dakikalarında dağıldı, kelimenin tan anlamıyla eriyip yok oldu.

1853-1956 OSMANLI-RUS SA­VAŞI: Osmanlılar ancak İngiltere ve Fransa’nın desteği ile Rus saldırısını durdurabildiler.

1977-78 OSMANLI-RUS SAVAŞI: İstanbul’a kadar ilereyen Ruslar, Balkanlar’da ve Kafkasya’da büyük kazanımlar elde etti.

1897 OSMANLI-YUNAN SAVAŞI: Osmanlı ordusu bu savaşta zafer kazandı ama planlandığı gibi Yunan birliklerini imha etmeyi başaramadı, sürekli çekilmeye mecbur bıraktı.

1911-12 TRABLUSGARP SAVAŞI: İtalyanların kazanımıyla sona erdi.

1912-13 BALKAN SAVAŞI: Türk tarihinin en büyük felaketi yaşandı.

1914-18 BIRINCIDÜNYA SA­VAŞI: Çanakkale ve Kut başarı­larına karşın Sarıkamış ve Kanal felaketleri ile Nablus Meydan Muharebesi Osmanlı Devleti’nin sonu oldu.

1919-1922 İSTİKLAL HARBI: İşgal ve dağılmadan kurtulup Tür­kiye Cumhuriyeti’nin kurulması, 1911-1918 savaşlarında yetişen subay kuşağı sayesinde başarıldı.

1000 YILIN EN KÖTÜ DÖNEMİ

Yeniçerilik kaldırıldı, perişanlık daha da arttı

Nizip Muharebesi (1839) sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Moltke, eski ordunun hiç değilse kalıntılarını görmeyi ummuş, fakat bundan hiçbir iz bu­lamamıştı. O sırada eski olan her şey çökmüş, ama yeni olan hiçbir şey yerine oturmamıştı. Osmanlı tebaası devletle bağını koparmış, devlet de örgütlenme gücünü yitirmişti.

Moltke şöyle diyor: “Küçük Asya’da her birinin menfaati ayrı olan ve birbirini kıskanan dört komutan vardı. Ayrıca asker kaçaklarını getirenlere verilen mükafat giderek arttırılıyor ve bu işten servetler kazanılmasına rağmen firar asla azalmıyordu. Kıtalar emir dinlemiyor, kışladan çıkan hiçbir birliği dağılmadan bir­kaç kilometre yürütmek mümkün olmuyordu…”

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-468-885x1024.png
100 yıl sürecek gerileme Nizâm-ı Cedit askerleriyle orduya bir nizam gelmediği gibi, 1913 Balkan Savaşı’na kadar uzanacak ağır yenilgiler dönemi de başlamış oluyordu.

Moltke, özellikle Doğu’dan alı­nan askerlerin çoğunun düşmana olduğu kadar kendi subaylarına ve askerlerine ateş ettiğini, dağ yollarını keserek eşkıyalık yaptığı­nı anlattıktan sonra II. Mahmut’u Büyük Petro ile karşılaştırır. Her iki memlekette de yenileşmenin yukarıdan geldiğini, ancak Osmanlı sultanının gelişmeyi önleyen geleneklerin esiri olduğunu ifade eder. Mah­mut’un 1826’da yeniçerileri kaldırdıktan sonra, bölgele­re hakim olan derebeylerine boyun eğdirmeye giriştiğini söyler. Şu sözleri de çarpı­cıdır: “Reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu.” O günlerin ordusu işte böyle karma­karışık bir güruh olup, donanma da kaptan paşa tarafından Mısır’a ka­çırılmış, İskenderiye’de Kavalalı’ya teslim edilmişti.

Bu yıllarda beş kez İstanbul’da İngiliz elçiliği yapmış olan Stan­ford Canning’in değerlendirmesi ise şöyledir: “Mahmut çok geniş görüşlü değildi ama hükümet ve idare alanında yapılması gereken yeniliklerin asgarisini kavrayıp harekete geçti. Daha müsait koşullarda ülkesini kurtarabilirdi. Yunanistan’ın kaybı ve Edirne Antlaşması’nın yol açtığı yıkım sul­tanın itibarını ve cesaretini kırdı”.

İşte, Yeniçeri Ocağı’nın kal­dırılmasından sonraki ilk yıllarda durum bu kadar zor ve sıkıntılıydı. Bu ortamda reformu destekleyen unsurlar da bir avuç bürokrattan ibaretti. Zorla, ite kaka yapılan değişimin sonucu da belliydi.

İTTİHAT VE TERAKKİ’DEN CUMHURİYETE

Ordu: Ulus yaratmanın olmazsa olmaz bir aracı

Avrupa’da 1790’larda başlayan Sanayi Devrimi, değişim temposunu başdöndürücü bir hıza çıkarırken, bunun etkileri dalgalar halinde dünyaya yayılıyordu. Değişimin yavaşlığından şikayet edilen ülkelerde bile sarsıntılar gö­zle görülenden, örneğin limanlar­dan içerlere uzanan demiryolların­dan, çok daha derinden işliyordu. Ve dönemin başında, 1800’lerde dünya nüfusunun sadece yüzde 3’ü kentlerde yaşıyordu. Bu rakam 1900 yılında % 14 olup, ancak 1950 yılında % 30’lar seviyesine çıktı.

19. ve 20. yüzyıl dünyasının yöneticileri için en temel sorun, nüfusun ezici çoğunluğunu teşkil eden köylüleri yurttaş yapmaktı. Ne var ki eski rejimler içerisin­de böyle bir sorunu olmayan köylülerin, şimdi önlerine koyulan yurttaşlık yükümlülüklerini üstlen­mek gibi bir dertleri yoktu. Hatta, çoğu yerde bundan kaçmanın tüm yollarını denediler. Ne var ki devletler, kendilerine birer ulus inşa etmedikleri taktirde, bunu yapanlar tarafından yutulacakları­nın pekala farkında idiler.

Çok tipik bir örnek Na­poléon’dur. O imparator olduğu zaman, Fransa’da yaşayanların üçte biri Fransızca bile bilmiyor, yerel dilleri konuşuyordu. Dünya­da ilk kez Fransız İhtilali ile gelen genel askerî hizmet yükümlü­lüğü, hepsini “Fransız” yapmak için iyi bir fırsattı ve her yıl gelen kuralar bu tornadan geçmeye başladı. İkinci olarak, ülkenin her yerinde binlerce ilkokul açılmaya başlandı. Bu örnek çok kısa süre içerisinde bunu yapabilen tüm ülkelerde uygulanmaya başlandı. Ayrıca, büyük öğretmen ihtiyacını karşılamak için açılan öğretmen okullarından mezun olanlar, hem ulusu oluşturan temel bilgileri çocuklara veriyor hem de askerde son derece kritik olan “yedek subay” ihtiyacını karşılıyordu. Bal­kan ülkeleri bunu Osmanlılardan daha önce yaptılar ve Osmanlıları korkunç bir yenilgiye uğratarak coğrafyalarından kovdular.

Türkiye, onların 19. yüzyılda yaptıklarını ancak 20. yüzyılda yap­maya başladı. Bununla birlikte, 19. yüzyılda askerî okullardan yetişen subaylar, ülkenin modernleşme ihti­yacını çok yakından hissederek bu­nun için siyasi faaliyete geçmişlerdi. İttihat ve Terakki’nin esas gücü as­kerlerdi. II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında duruma hakim olamadılar ama, 1913’ten itibaren ordudan başlayarak sivil hayatta da bir dizi reforma giriştiler. 1914’te yılında kapitülasyonları kaldırdılar. Savaş içerisinde medeni kanunda iyileş­tirmelere gittiler, kadınlara evlilik konusunda bazı haklar getirdiler, okulları milli eğitime bağladılar, hukuku tekleştirdiler vs.

Kısaca, cumhuriyet reformları­nın başlangıcı, İttihatçıların Büyük Savaş içerisinde yaptığı işlerdir. Mustafa Kemal liderliğindeki reformcu askerlerin desteğiyle kurulan Cumhuriyet, bu “inkılap”­ları toplumdan gelen muhafazakar direncin aşamayacağı noktaya kadar ileri götürmüştür. İnkılapçı dönemin genel olarak 1930’a kadar sürdüğü görülür.