Devlet adamı ve Robert Kolej mezunu, şair, yazar, gazeteci ve politikacı Bülent Ecevit, hem entelektüel kaliteleri hem de halkçı çizgisiyle Türk siyasi tarihinde silinmez izler bıraktı. Gazeteci Ozan Sağdıç 60’lı, 70’li, 80’li yılların ve Ecevit’in kariyerindeki değişimlerin yakın tanığı oldu; fotoğraflarıyla o izleri bugüne taşıdı.

Bir foto muhabiri ya da daha geniş tanımla ga­zeteciyseniz ve zorunlu olarak kendinizi çalkantılı siya­sal bir ortam içinde bulmuşsa­nız, tanışıklıkların, dostlukların nasıl ve hangi olayla başladığını kestirmek zordur. Acaba o olay mı önceydi, yoksa öbürü mü tam olarak saptamanız olanak­sız. Sayın Bülent Ecevit ile tanı­şıklığımızın ne zaman başladı­ğını kesin olarak anımsayamı­yorum. Bu yavaş yavaş gelişen tanışıklığın başlangıcı 1960’ta ve tam da 27 Mayıs’ın sonrasın­daki günlere rastlıyor.

1957’den beri milletveki­li idi. Forum dergisine sanatla ilgili eleştiri yazıları yazıyordu. Ulus gazetesinde yazdığı kimi yazılarından dolayı hakkında kovuşturmalar açıldığından da haberdardım. İhtilalden sonra kurulan Kurucu Meclis’e CHP temsilcisi olarak katılmıştı. Sa­nırım onun yazarlıktan giderek politikacılığa evrildiği bir za­man dilimidir bu.

Ecevit’in şiirli mektubu


Ecevit’in 12 Eylül ertesi
gönderildiği Gelibolu-
Hamzakoy’dan yazdığı,
içinde o dönem henüz
yayımlanmamış “Yiten”
şiirinin de bulunduğu
mektup.

Demokrat Parti’nin ikti­darda olduğu yıllarda CHP’nin malları elinden alınmıştı. CHP Genel merkezi Kızılay’da Ka­ranfil sokağın başlarında bir binaya (belki de kiracı olarak) sığınmıştı. Genel Başkan İnö­nü’nün basınla temaslarında Bülent Bey’i oralarda gördüğü­müz oluyordu. Aynı merkezde, kendisinin de bir basın toplan­tısında çekilmiş fotoğrafları var arşivimde. Elinde bir taş tutu­yor ve basın mensuplarına gös­teriyor. Bu neyin nesiydi? İsmet Paşa’ya atılan taş olabilir miydi, ona dair bir notuma rastlaya­madım.

Daha sonra CHP’nin ken­disine ait, zemin katında Ulus gazetesinin matbaasının da bu­lunduğu Ankara’nın Bâbıâli’si sayılan Rüzgârlı Sokak’taki ge­nel merkezi iade edilmiş olmalı ki, parti oraya taşınmıştı. Ecevit artık genel sekreterlik makamı­na seçilmişti. Orada masa başı fotoğraflarını çekmiştim.

1961 seçimlerinden sonra İnönü başkanlığında koalisyon hükümeti kurulmuş, kabinede ilk kez Çalışma Bakanlığı da yer almış ve başına Ecevit getiril­mişti. Ülkemizdeki çalışma ha­yatına büyük katkılar sağlayan ilk çalışma bakanı olarak ka­binede bulunmasının anıları­nı taşıyan fotoğraflara da sahip olmuştum.

İsmet İnönü’nün fotoğrafla­rı poster olarak basılıp parti ör­gütü tarafından dağıtılacakmış. Meslektaş olarak tanışıklığımız nedeniyle Ali İhsan Göğüş ağa­beyimiz bu işi en iyi benim ya­pabileceğime hükmetmiş. Beni önce parti genel merkezine gö­türdü. Orada Bülent Bey’le bu­luştuk. Daha sonra üçümüz bir­likte Pembe Köşk’e gittik.

İsmet Paşa genellikle vakti­ni geçirdiği ve konuklarını ka­bul ettiği camlı salonun köşe odasındaki kanepede oturuyor­du. O sırada uluslararası bir be­yanat hazırlaması ya da dış ül­kelerden gelen bir soruya yanıt vermesi belki de bir nota veril­mesi sözkonusu imiş galiba. Ge­nel Sekreter Bülent Ecevit ile o zaman Basın Yayın ve Enfor­masyon bakanı olan Ali İhsan Göğüş’ün köşke çıkmalarının asıl nedeni de buymuş. Bu arada fotoğraf çekim işi de halledilsin diye düşünmüşler.

Paşa, ikisini bulunduğu ka­nepeye birlikte oturmaya davet etti. Yazılacak İngilizce metni kendisi dikte ediyor, Ali İnsan Bey yazıya geçiriyordu. İngiliz­cesinin çok iyi olduğunu bildi­ğimiz Bülent Bey de onun yaz­dıklarını dikkatle izliyor, ara­dabir yanlış olursa düzeltmeye çalışıyordu. Ben de o sırada ka­nepenin karşısındaki koltukta oturmuş, onları izliyordum. Bir yandan da kameramla durum saptaması yapmaktaydım. Bir ara Bülent Bey, metne kendi­si bir sözcük eklemek istedi. İnönü hemen “orada o kelime olmaz” dedi, başka bir ifade kul­landı.

Seçim otobüsleri Ecevit’le başlamıştı Türkiye’de seçim otobüsünü ilk defa Ecevit kullanmıştı. O dönem aracın üstünden değil, arkasından halka sesleniliyordu.

Aradan pek uzun bir zaman geçtikten sonra, Ecevit’in baş­bakan olduğu dönemde, o gün­kü o kısacık diyalogu kendisi­ne hatırlatmıştım. “İsmet Pa­şa haklıydı; diplomasi dilinde orada o sözcük kullanılmazmış. Ben de sonradan öğrendim” demişti. Ve sözüne şu şekilde devam etmişti: “İsmet Paşa po­litikada büyük bir okuldur”. Yü­züne arada geçen olayları anım­satacak biçimde biraz tuhafça bakmışım herhalde, gülümsedi, “tabii çok çalışkan öğrencisi ol­mamak şartıyla” diyerek sözü­nü nükteli şekilde bağladı.

Pembe Köşk’teki yazdırma işi bitince sıra fotoğraf çeki­mine gelmişti. İnönü’nün önce camlı bölmede doğal ışıkla pek çok portresini çektikten son­ra, çalışmamızı kapı önünde de sürdürmüştük. Köşkün pem­be duvarlarını zemin yaparak çektiğim bir portresi poster olarak basılmış ve dağıtılmıştı. Bu arada Bülent Bey’in de aynı mekânda fotoğraflarını çektim tabii.

★ ★ ★

CHP’de halk katına inmenin ilk şampiyonu genel sekreter Kasım Gülek idi. Ama onun gi­rişimi amerikanvari bir el sıkış­ma düzeyinde kalmıştı. Ecevit ise çalışkan ve azimli karak­teriyle “Halkçı Ecevit” olarak anılmayı lâyıkıyla haketmek­teydi.

Ecevit, Atatürk devrimleri­nin Türkiye’nin çağdaşlaşması yönünde bir dereceye kadar ba­şarılı olabildiği, ancak yüzeysel kaldığı, halkın geniş kesimle­rince de fazla benimseneme­diği düşüncesindeydi. Bunun nedenini de, uygulamaların sağlıklı bir ekonomik düzen üzerine oturtulmadığı ve eme­ğin hakkını veren sosyal ada­letin sağlanamadığı gerçeğine dayandırıyordu. Bu görüşleri, politika içindeki yerini “sol”da bir yerlere konumlandırıyordu. “CHP’nin yolu, ortanın solu”, o günlerde fazlaca dillendirilmiş bir sözdü.

12 Mart 1971 muhtırası göl­gesinde kurulan Nihat Erim kabinesine üye verip vermeme İnönü’yle görüş ayrılığını daha da derinleştirmişti. CHP’nin 5 Mayıs 1972 tarihindeki olağa­nüstü kurultayında İnönü, “Ku­rultayın toplanmasına neden olan anlaşmazlık hem benim hem Bülent’in birlikte görev almalarıyla çözülemez” deyip noktayı koymuştu. Buna rağ­men 709 üyenin oylarıyla ge­nel sekreterliği Ecevit kazandı. Bu sonuç üzerine İsmet İnönü, genel başkanlık görevinden is­tifa etti. Tüzük gereği toplanan özel kurultayda, Bülent Ecevit genel başkanlığa aday gösteril­di. Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü genel başka­nı oldu. 30 Haziran 1972 tarihli kurultayda İnönü “Yeni genel başkanın başarılı olması için elbirliğiyle çalışılması gerek­tiğini” söyledi. Daha sonra 49 yıl hizmet ettiği partisinden de istifa etti. Artık CHP’de Ecevit günleri başlıyordu. Bunlar bili­nen olaylar.

İnönü’ye atılan taş
Ecevit’in elinde


1959’da DP’nin baskıcı
politikalarını anlatmak
için çıktığı Ege Bölgesi
turunun Uşak ayağında
İsmet Paşa’nın başına bir
taş isabet etmişti. Ecevit
basın toplantısında o taşı
gösteriyor.

O günlerde bir gün Ecevit, Milliyet gazetesinde Mete Ak­yol’u ziyarete gelmişti. Öylesine bir ziyaret gibiydi ama, belli ki yaklaşan genel seçimler için ba­sın desteği aramaktaydı. Ben de o sıralar Mete ile birlikte gaze­tenin magazin ilaveleri için çalı­şıyordum. Ecevit’i beğeniyor ve seviyorduk. Topluma umut ve taze bir heyecan veren politika­sını da akla uygun buluyorduk. Gönüllü olarak destek vermeye başlamışız ve adeta çaktırma­dan onun propaganda timi olu­vermişiz. Gelişen gönül birlikte­liği bizi olayların tam göbeğine sürükleyivermiş.

Bir süre önce, vefatı üzerine arkadaşım Mete Akyol’u anla­tırken, “Akgünlere” isimli parti programını Antalya’da İnce­kum Moteli’nde kampa çekilip kaleme alan ekibe refakat eden iki gazetecinin biz olduğunu yazmıştım. Ama ayrıntıya gir­memiştim. O iş şöyle başladı: Türkiye’de ilk seçim otobüsünü kullanan politikacı Bülent Ece­vit idi. Sonra moda olan otobüs­lerin üzerleri platform haline getirilip, kürsü haline sokulu­yordu. Bu ilk örnekte ise, otobü­sün arka penceresi bütünüyle açılıyor, Ecevit elinde mikro­fon, halka oradan sesleniyordu. Yolculuğumuz işte o otobüs­le olmuştu. Beyşehir, Seydişe­hir, Akseki gibi yerlerde miting yapa yapa gidiyorduk. Ecevit’in konuşmaları halk tarafından ilgi ile karşılanıyor, sevgi göste­rilerine neden oluyordu. Benim İnönü Köşkü bahçesinde çekti­ğim fotoğraftan yapılmış poster ellerde dolaşıyor, fırsat bulanlar gelip imzalatıyorlardı.

İncekum’da bir hafta kadar kaldık. Bildirge Bülent Ecevit’in başkanlığında Cahit Kayra, Ön­der Sav, Deniz Baykal ve isimle­rini şu anda anımsayamadığın iki hocadan kurulu bir heyet ta­rafından kolektif olarak kaleme alındı. Mesai aralarında kendi­liğinden bazı aktiviteler de olu­şuyordu. Bülent Bey ile Deniz Baykal’ın tanışıklıkları daha ye­ni yeni gelişmekteydi. İkisi ara­sındaki masa tenisi maçı, bana aralarındaki ilk bilek güreşi gibi gelmişti. Bir ara Antalya’ya gi­dildi. Bir meydan toplantısında Ecevit, Antalyalılara Deniz Bay­kal’ı CHP’nin yeni milletvekili adayı olarak takdim etti.

Ankara’ya dönüş yolunda bildirgenin “Akgünlere” adlı bir kitap halinde basılıp yayınlan­ması konuşuluyordu. Kitabın kapağını yapmak da bana dü­şüyordu. Ankara’ya ulaştıktan bir-iki gün sonra Bülent Bey ve eşi, parti merkez heyetin­den Cahit Kayra ve bir kaç ki­şiyle aynı zamanda büro olarak da kullandığım evime geldiler. Rahşan Hanım, Monet’nin kas­vetli bir havada Paris’te Seine nehri üzerinde günbatımı ya da şafak resminin röprodüksi­yonunu getirmişti. Kitabın adı madem “Ak Günlere” olacak­tı, kapakta bu resmin yer al­ması uygun olur diye düşün­müştü. Ben ulusal bir partinin ulusal programının kapağında bir Fransız ressamının çok be­lirgin bir resminin bulunma­sının abes olacağını söyledim. Düşüncem hemen kabul gördü. Toplantı masası gibi kullandığı­mız masanın başına geçtim. Bir resim kağıdı üzerinde siyah, gri, turuncu ve kırmızı pastel boya­ları enlemesine sürte sürte ve birbirine yedire yedire, karan­lıktan aydınlığa geçiş sağlayan degrade bir zemin oluşturdum. “CHP’nin altı oklu simgesini de bir daire içinde buraya yerleş­tireceğiz” dedim. Teklifim oy­birliğiyle kabul gördü. Kitap o kapakla basıldı. Bir elkitabı ola­rak bugün bile ibret alınabile­cek yönleri olan bildirgeyi adeta özetleyen baş paragraf da şöy­leydi:

“Türkiye, bir hamlede bütün kamu hizmetlerini bütün yurt­taşlara ve bütün yurt köşelerine ulaştırabilecek güçte olmayabi­lir; fakat Türkiye’nin gücü, ola­nakları ve kaynakları iyi değer­lendirilirse, adaletli ve verim­li biçimde kullanılırsa, şimdiye kadar sağlanandan ve öngörü­lenden çok daha kısa bir sürede, kamu hizmetlerini yurda dengeli olarak dağıtma yolları buluna­bilir. Bunu sağlamak için, halkçı bir kamu hizmeti anlayışını ve çağın gereklerine uygun yeni bir ekonomik örgütlenme ve yer­leşme politikasını oluşturup uy­gulamak, devlet yönetimindeki israfa son vermek ve halkın üre­timinden emeğinden ve vergi­sinden biriken kaynakları, tekel­ci sermaye çevrelerine aktaran bir adaletsiz politika yerine, hal­kın hakkını halka veren bir poli­tika izlemek yeterli olacaktır”.

‘İsmet Paşa politika okulu’ Bülent Ecevit, Basın Yayın ve Enformasyon bakanı Ali İhsan Göğüş (ortada) ve İsmet İnönü’yle (sağda) birlikte Pembe Köşk’te.

★ ★ ★

Bülent Bey ve Rahşan Ha­nım, teşekkür niteliğinde evimi­ze geldiler. Ben o günlerde bir Kapadokya kitabı hazırlığı için­deydim, araştırmalar yapıyor­dum. Bu konuda İsviçre’de ba­sılmış çok zengin kapsamlı bir kitap vardı; pahalı olduğu için alamıyordum. Ellerinde arma­ğan olarak o kitap vardı. İlk say­fasında Bülent Bey’in özlü bir teşekkür yazısıyla…

Partinin bol bol miting dü­zenlemek için parasal gücü yok­tu. Kampanya gönüllülük esası­na göre yürütülüyordu. Rahşan Hanım’ın etrafında gönüllü ha­nımlardan bir topluluk oluş­muştu. Baş yardımcısı diyebili­rim ki, Mete’nin eşi Gülçin Ak­yol idi. Mitinglerde hatıra eşyası karşılığında bağış topluyorlardı. En başta sürüm yapan, benim çektiğim Ecevit portresiydi. An­cak başka şeyler de üretmek ge­rekmekteydi. Tebrikleşmelerin halen posta kartlarıyla yapıldı­ğı bir dönemdi. Rahşan Hanım, Bulgaristan’dan satın aldıkla­rı küçük bir kilim getirdi. Onun görüntüsünü kartpostal haline getirebilir miyiz diye. Kilim­lerdeki desenler, bilindiği gibi köşeli şekillerden oluşur. CHP harflerini çeşitli biçimlerde ge­ometrik hale getirdim. Kırmızı, beyaz ve siyah renklerden oriji­nal bir kilim görüntüsü elde et­tim. O da çok satan eşyalar ara­sına girdi.

Kars’ta bir yaşlı hanım Ece­vit’e “Karaoğlan” demişti. O günlerde Suat Yalaz’ın çizgiro­man kahramanı olarak yarattı­ğı, çok sevilen bir Karaoğlan tipi vardı; çocuklar kadar büyük­lerden de izleyicisi pek çoktu. O sıcak karakter “halk kahra­manı” olarak bir anda Ecevit’e yapışıverdi. Bu ve bazı slogan­ların yaygınlaşmasında Mete Akyol’un gayreti inkâr edilemez. Doğuda, batıda her yerde dağla­ra taşlara beyaz boyalarla “Ka­roğlan” ve “Umudumuz Ecevit” yazıları yazıldı.

Halef-selef karşı karşıya Bülent Ecevit, Antalya kampı sırasında (1972) Deniz Baykal’la iddialı bir masatenisi maçı yapıyor. Ecevit’in o dönem Ozan Sağdıç’a hediye ettiği Kapadokya kitabındaki ithaf yazısı (altta).

Seçim öncesi İstanbul-Tak­sim mitingi dehşet kalabalıktı. Orada salınan güvercinlerden biri, konacak bir yer bulama­dığı için gidip, kalabalığa göre yüksek bir yerde olan Ecevit’in omzuna konmuştu. Hemen ak­la liderin güvercinli bir pos­teri olsa ne iyi olur düşünce­si düştü. Bir-iki foto muhabiri uzaktan fotoğraf çekmişti. An­cak o fotoğraflar poster yapma­ya uygun değillerdi. İş özel bir fotoğraf çekimine bakıyordu. Bülent Bey, Mete ve ben eşleri­mizle birlikte bizim evde buluş­tuğumuz bir akşam, olasılıkla koruma polisi olan bir memur bize iki güvercin getirdi. Ben aşağıdaki stüdyomdan ışıklar çıkarmıştım. Beyaz zemin ola­rak seyyar projeksiyon perdemi kullanacaktım. Ancak güver­cinler poz vermeye alışmamış­lar. Bülent Bey’in omzuna koy­duğumuz anda pırrr diye uçup kütüphanenin üzerine konu­yorlardı. Onları bir türlü orada bir saniye olsun durduramadık. Hatta bir tanesi bir anlık pro­jeksiyon perdesinin üzerine tü­neyip kakasını yaptı. Cam kris­tali kaplı beyaz perde üzerinde asla silinemeyecek imzasını bı­raktı. Omuzda durmayan hay­vancıklar için son bir çare ola­rak Bülent Bey’in eliyle tutma­sını denedik. Öyle fotoğraflar çektik. Onlar da çok yapmacık kaçtıkları için kullanamadık.

Bir de Van maceramız var. Van’a uçakla gitmiştik. Güzel bir miting olmuştu. Bizi uçağa götürecek otobüsü halk ikide bir durduruyor, sevgi gösterileri yapıyordu. Bunlarda birinde bir delikanlı birazcık büyümüş bir Van kedisi yavrusunu Ecevit’in eline tutuştuverdi armağan ola­rak. Beraberinde ne bir kutu ne bir kafes. Ecevitlerin kedi sevgi­si malûm. Üç beş dakika sevdi­ler okşadılar ama, kedi yabancı­lık çekiyor, ürküyor, ortamdan kurtulmaya çalışıyor, tırnakla­rını oraya buraya geçiriyor. Bir türlü baş edemiyorlar. Kafilede benden başka kedi seven yoktu herhalde ki kimse Ecevitleri o durumdan kurtarmaya yanaş­mıyordu. Ben fedailik ettim, ke­diyi ellerinden aldım. Uçağın en arka koltuğuna geçip oturdum. Motor gürültüsünden insan bi­le ürker. Ürkmüş bir kediyi iki saat boyunca elinde tutmaya çalışmak cehennem azabı imiş meğer. Ellerim tırnak yarasın­dan perişan olmuştu. Sonraki yıllarda “Ne cefalar çekmedim ben Ecevit’in güvercininden ve kedisinden” diye şakasını yap­maktaydım artık.

Ankara’da Tandoğan Mey­danı’nda yapılan miting de o gü­ne kadar o alanda yapılan top­lantıların en büyüğü olmuştu. Mitingten sonra Anıtkabir’e yü­rünmüştü. Anıtın geniş avlusu kalabalığı almamıştı.

Karınca kararınca katkı sağ­ladığımız 1973 seçimleri sonu­cunda Ecevit başarı sağlamıştı. CHP birinci parti olmuştu. An­cak çoğunluk sağlanamamıştı, koalisyon kaçınılmazdı.

Onu artık başbakan olarak izliyorduk. Kıbrıs Barış Ha­rekâtı, Amerikan ambargosu, enerji sıkıntısı, Ecevit’in de­yimiyle “tarihsel yanılgı” olan CHP-MSP koalisyonunun bo­zulması, Milliyetçi Cephe hükû­metinin kurulması, zaman za­man asker gölgesi, sağ-sol ça­tışmasının zirve yaptığı on yıla yakın bir zaman dilimi, nihayet 12 Eylül Kenan Evren darbesi bilinmeyen şeyler değil.

Ecevit çiftinin hayvan sevgisi Ozan Sağdıç, beyaz güvercinle sembolleşen Bülent Ecevit’in güvercinli fotoğraflarını çekmek için oldukça ter dökmüştü (üstte). Hayvan sevgileri herkesçe bilinen Ecevitler, kendilerine armağan edilen Van kedisiyle (en üstte).

★ ★ ★

12 Eylül 1980 tarihinde, sa­bah çok erken bir saatte Esen­boğa’dan Almanya’ya transit olarak geçecek Lufthansa uça­ğına biletim vardı. İki yılda bir Köln’de düzenlenen fotoğraf ve sinema fuarına gitmek niyetin­deydim. Valizimi hazırlamıştım; içine belki oralarda bir-iki dos­ta rastlarım düşüncesiyle dört-beş tane de yeni şiir kitabım­dan koymuştum. Bana hizmet veren şoför arkadaşa da sabah saat dörtte gelip beni almasını tembih etmiştim. Arkadaş gece 12.00 civarında telefonla aradı. “Durağa zabıtalar geldi, evlere gitmemizi söylediler. Trafiğe çıkmamıza izin vermiyorlar” dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Zaten beklenen bir şeyler vardı.

Evimin Milliyet gazetesi Ankara bürosuyla karşı karşı­ya olduğunu bilmem söylemiş miydim? Saat 03.00’te büro­nun ışıkları yandı. Odaların tek tek aydınlanması bütün elemanların sırayla gelmekte olduklarını gösteriyordu. Ben de hemen karşıya geçtim. Bü­ro şefi Orhan Tokatlı’nın o za­manlar yeni moda olan çanta şeklinde bir transistörlü rad­yosu vardı. Nasıl modüle edil­mişse, polisin ve sıkıyönetim­le ilgili askerî birliklerin telsiz konuşmalarını da alıyordu. 12 Eylül darbesinin bütün ey­lemlerini radyodan canlı izle­yebiliyorduk. Saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varma­mıştık. Tokatlı’nın odası sü­rekli bir haber masası faaliyeti içindeydi. Öğlene doğru, yani saat 11’de filân “bu iş bitmiş­tir arkadaşlar” dedi. Cebimde­ki uçak biletini çıkardım. “Ben bu sabah Almanya’ya uçacak­tım. Biletim de yandı” dedim. Tokatlı “Çıkabilirsin arka­daş, bu gibi durumlarda uçak biletin yanmaz” dedi. “Ama duymadın mı, yurtdışına çıkış yasağı var” dedim. “Yasak gö­revli gazetecileri kapsamıyor. Fuarı izlemek senin görevin değil mi kardeşim!?. Merkez komutanlığının bildirisi var. İstersen sorayım, bak” dedi. Merkez komutanlığına tele­fon açtı. “Komutanım arkadaş yurtdışına çıkabilir yani, değil mi” dedi.

Dolup taşan meydanlar 1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.

İlk tarifeli uçak galiba ge­ce saat 02.00 civarında geçe­cekti. Saat 20.00 gibi Esenbo­ğa’ya gittim. Ajans haberleri Demirel ve Ecevit’in asker­ler tarafından Çanakkale’ye gönderildiklerini, Alparslan Türkeş’in aranmakta olduğu haberini geçiyorlardı. Henüz Gelibolu’nun ve Hamzakoy’un adı anılmıyordu. Zarflanmış kitaplardan bir tanesini elime aldım, üzerine “Sayın Bülent Ecevit – Askerî Garnizon Ko­mutanlığı – Çanakkale” yazıp Havaalanı PTT şubesine gö­türdüm. Bankoda iki memur vardı. Paketi alan memur, ad­resi görünce arkadaşına gös­terdi. O da “bize ne” der gibi omuz silkti. Pulların üzerine 12 Eylül tarihli posta damgası­nıda vurdular.

Uçaklara geçiş kapısının önüne bir masa koymuşlar. Ba­şında havacı iki subay oturuyor. Önce “Çıkışlar yasak” dediler. Onlara Merkez Komutanlığı ile görüştüğümüzü söyledim. “Bir de biz soralım” deyip biri telefon açtı. “Başüstüne efendim, tabii, tabii. emredersiniz komutanım” dedikten ve telefonu kapattıktan sonra bana “Geçebilirmişsiniz kardeşim” dedi. Havacılar şen­likli insanlardır, bilirim; gülerek “Hatta ağzımıza bile edebilir­mişsiniz” diye de ilâve etti. Pasa­portuma da 12 Eylül 1980 çıkış damgası vurulmuştu.

Avrupa’da beş-on gün kadar dolaştıktan sonra yurda döndü­ğümde evimde Bülent Bey’den 25 Eylül 1980 tarihli bir teşek­kür mektubu buldum. Demek ki gönderi adresini yalan-yanlış yazdığım kitabım ona ulaştırıl­mış. Öyle anlaşılıyordu ki, ona Hamzakoy’da ilk merhaba diyen de benim gönderim olmuş. Mek­tubunda kitabımı “burada almak Rahşan’ı da beni de özellikle se­vindirdi” tümcesini “burada” ve “özellikle sevindirdi” sözcük­leriyle vurgulamış olması çok manidardı. Benim şiirlerimden “Erozyonlar” ve “Boğuk Özgür­lük” gibi bazılarına değinmeler yapıyordu. Bir de “şimdilik ya­yınlamıyorum” kaydıyla “Yiten” adlı bir şiirini de eklemiş. O şiir sonradan galiba yayımlandı.

Bir dostluğun öyküsünü şimdilik burada kesmek yerin­de olacak. Daha sonra yaşanan­lar bir başka yazının konusu çünkü…

Türk siyasetinin
unutulmaz çifti


Rahşan Ecevit ‘başarılı
erkeğin arkasındaki kadın’
klişelerinden değildi.
Ölümüne kadar Bülent
Ecevit’le yanyana, onun
başarılarının en büyük
destekçisi ve pay sahibi
oldu.