Din, biliyorsunuz insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkar. Tabii sizin dininiz evreni yaratan varlığın emrettiği gerçek din, o ayrı, ben sizin dininiz dışındaki dinlerden bahsediyorum; yoksa sizin din zaten biliyorsunuz ki esas din. Zaten esas din sizinki olmasa niye inanasınız değil mi ya?

“Bir ihtiyaca cevap verir” derken, iyiden iyiye pazarlamacı kafasıyla da düşünmemek lazım gelir: Bunlar toplumsal ihtiyaçlar olmalı. Daha doğrusu, bireysel olarak manevi bir ihtiyacı tatmin ederken, toplumsal olarak maddi bir ihtiyacı karşılamalı. Yani buradan ne anlıyoruz? Bireylerin tek tek maneviyatları, toplumun maddiyatını belirler. Anlamlı gibi bir laf ettim; dilerseniz Instagram’da falan paylaşabilirsiniz. Ama adımı yazmazsanız sevinirim çünkü laf anlamlı gibi olsa da ne anlama geldiğini ben bilmiyorum. Ama yine de anlatmayı deneyeyim. Bunun için de bu ay biraz Doğu’ya, egzotik denilen coğrafyamız Hindistan’a bakalım. Tabii her ülke için doğusundaki şey egzotik. Biliyorsunuz Japonlar için de Kaliforniya egzotik. Basbayağı Trabzonspor gibi bir şey bu egzotiklik.

Cansın Çağlar

Şimdi nereden baksanız bundan üç bin yıl kadar önce Hindistan’da üretim ilişkileri nüfusun büyük bir çoğunluğunu köleleşmiş durumdadır. İnsanlar sırf hayatta kalmak için kendilerini köleleştiren varlıklı bir kesim için gece gündüz çalışmakta ve hayatları boyunca da bu durumdan kurtulamamaktadır. Resmen her gün sabahtan akşama kadar çalışıyor, anca karınlarını doyuruyor ama yine de hep borçlu kalıyorlar yani. Ha, iş güvencesi var anladığım kadarıyla, köleliğin garanti, kovulmuyorsun ama iş güvencesini saymazsak son derece kötü şartlar. E, bu şartları insanlara kabullendirmek için insanları kendilerini iyi hissetmesini sağlamak gerek. Adamları daha da borçlandırmak için kredi kartı dağıtsan olmaz, o dönemde bankacılık hizmetleri bu kadar yaygın değil, her yerde pos cihazı yok. E, tiyatroyla falan da bir yere kadar oyalayabiliyorsun. İşte bu durumda ortaya dinin insanları rahatlatıcı etkisi giriyor. Giriyor giriyor da, köle de olsan bu Brahmanizm’in vaatleri seni kesmemeye başlıyor. Zaten karışık da bir din, her şey birbirine girmiş; Brahma adam mı, mevkii mi, mevkii ise onun karısı nasıl oluyor, karısı aynı zamanda kardeşi mi, neler oluyor? Görüyorsunuz işte diğer dinler hep böyle garip işlerle dolu. Köleler belki de bu garipliği fark ediyor.

E, ne yapıyor insanlar? Başlıyorlar böyle zamanlarda hep yaptıkları gibi homurdanmaya. Zaten o homurdanma aşaması önemli. O aşamada bir şeyler yapılmazsa o homurdanmalar söylenmelere, söylenmelere sloganlara, ağaçlar ormana dönüşüveriyor, ortada düzen müzen kalmıyor, ayaklar baş oluyor. Ha, ama o homurdanmalar sırasında bir önlem alınır da homurdananların dikkati başka bir tarafa çevrilirse ne oluyor? Akıllı ya da akılsız başların cezasını ayaklar çekmeye devam ediyor. İşte aklımda kaldığı kadarıyla Budizm de tam bu sırada doğuyor. Artık ben diyeyim milattan önce yedinci yüzyılda, siz deyin “yok canım o kadar eski değildir, altıncı yüzyıl falandır”, Budizm ortaya çıkıyor. Peki bu Budizm’in vaadi, reklamcı tabiriyle “unique selling proposition”ı nedir?

Öncelikle “hayatımızı, bu dünyadaki düzenimizi değil ruhlarımızı kurtarmaktan başka bir amacımız olmamalı” diyor Budizm. Hayat boş, yaşamak zaten bir zulüm, yıllar yılı dert yolunda ne ilk ne de sonuncuyuz, kahrediyor hayat bizi, acıların çocuğuyuz. Türkiye’ye Budizmi kim getirdi bilmiyorum ama isim olmasa da felsefe olarak yaygınlaşmasına neden olanın Küçük Emrah olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz bence.

E, şimdi kölesin, mevcut Brahmanizm’den sana bir fayda gelmeyeceği de ortada; tam homurdanmaya başlamışsın, birdenbire birileri çıkıp sana Nirvana’ya ulaşmak için hayatı boş vermen gerektiğini söylemeye başlıyor. Valla şıp diye mi bilmiyorum ama homurdanmalar kesiliyor; köle sahipleri maden bulmuş gibi atlıyorlar bu yeni dinin üzerine. Fakirlik, iki lokma bir hırka ve hatta lokma da neymiş, hırkadan bizenecilik gibi başlayan Budizm, basbayağı imparatorlukların resmî dini olmaya başlıyor. Hoop gelsin tapınaklar gitsin ritüeller, başlasın hiçbir işe yaramadan bütün gün oturup, hükümdarların hediyeye boğduğu ruhban sınıfları. Buda heykelleri falan hep bu dönemin işi. Neticede Budizm de Hindistan köleci sisteminin yaşamaya devam etmesini sağlayan önemli bir unsur oluyor. Tabii herhâlde o dönemin Budistleri yaptıklarının cezası olarak sonraki reenkarnasyonlarında tribün amigosu olarak falan dünyaya geliyorlar.