Siyasette ve askerlikte, stratejinin en temel kurallarından biri, karşı tarafı yalanlara inandırmak. Sadece karşı tarafı mı? Hayır, Bazen de kendi tarafındakileri. Tarih boyunca yaratılan savaş efsaneleri kimi zaman derin bir gerçeği gizledi, kimi zaman varolmayan bir gerçeği empoze etti. Ancak özellikle 20. yüzyıl savaş efsaneleri, Batı’da “algı yönetimi”nin popüler-siyasi malzemelerini oluşturdu. 

EFSANE 
GERÇEK
 40 ASKERÎ TARİH 2. Dünya Savaşı’dan romantik bir efsane 
1939’da Polonya’yı işgal eden Nazi tanklarına dünyayı dar eden Leh süvarileri, 2. Dünya Savaşı’nın en meşhur efsanelerindendir. Gerçekte böyle bir şey yaşanmadığı gibi, süvarilerin ve atların muharebelerdeki işlevi çoktan sona ermişti.

Tarih dediğimiz ‘anlatı’, büyük ölçüde geçmişin sürekli olarak yeniden kurgulanmasından ibarettir. Eldeki verilerin durumu ne olursa olsun, bu kurgu birçok farklı şekilde yapılabilir. İyimser bir bakışla akademik alem bir yana bırakılsa dahi, özellikle popüler kültürde her hikayeyi daha ilginç hale getirecek anlatılar istenir. İlginç kılmanın en yaygın yöntemi ise abartıdır. Abartı peşinde koşulurken bazı kişilerin itibarı ve olayların mahiyeti şişirilir, bazıları da yerle bir edilir ya da görmezden gelinerek unutturulmak istenir. Ayrıca taraflar çoğunlukla siyasi amaçla, bazen de sırf ilgi çekme, kendi hatalarını gizleme veya hataları başkalarına yıkma eğilimindedir. 

Efsane yaratmanın çok başka nedenleri de vardır. Bazen propaganda için söylenen yalanlar, zamanla gerçekmiş gibi yapışıp kalır. Bazen de bir istihbaratı gizlemek için efsane yaratılır. Siyasette ve askerlikte stratejinin en temel kurallarından biri, karşı tarafı yalanlara inandırmaktır. Zayıf taraf kendisini güçlü, kuvvetli olan da ilgisiz göstermeye, nereye vuracağını gizlemeye çalışır. Kimi zaman da eldeki güç abartılarak hasmın caydırılması amaçlanır. 

Ve elbette, savaş efsanelerinin başka amaçları da vardır. Halkın moralinin yükseltilmesi, haklı bir savaş yapıldığına inandırılması, iç politika hesapları… 

Yalanların ortaya çıkması ise her zaman beklenen ters etkiyi yaratmaz. Örneğin, ABD yönetiminin Irak savaşı öncesinde toplu imha silahları konusundaki uydurmaları en başından belliydi ama bu bir şey değiştirmedi. Bunun yanısıra, ulusların hepsinin kuruluş hikayelerinde muazzam abartılar ve efsaneler vardır. 

EFSANE
GERÇEK

Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda anlatılmayan

Savaş efsanelerinin en yaygınları, genellikle bağımsızlık savaşlarıyla ilgilidir. Halkın büyük çoğunlukla bu mücadelelere katıldığı, büyük sıkıntılar yaşandığı ama düşmanın bu fedakarlıklar sayesinde kovulduğu anlatılır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın geleneksel anlatımında ahalinin silaha sarılarak uzun bir mücadeleye girdiği, ormanlara çekilerek Kızılderililer gibi savaştıkları ve İngilizleri yenilgiye uğrattığı hikaye edilir. Gerçekte halkın yarıya yakın bir kısmı İngiltere’den ayrılmak istemiyordu. Savaş da koloni ahalisinin gerilla taktikleriyle kazanılmadı. Fransızlar çok büyük askerî yardım yaptılar. Bazı birliklerin yanısıra malzeme yardımları kritik öneme sahip olduğu gibi, Fransız donanması da İngilizlerle birçok kez çatışmaya girerek denizde ciddi bir yardım sağladı, İngilizlerin takviye ve ikmal olanaklarını ciddi ölçüde azalttı.

Kızılderililer ise İngilizler ile bağımsızlık taraftarları arasında bölündü, ama İngilizlerden yana olanlar az değildi. Sonuçta, Avrupa’dan gelen birçok subay Amerikalı savaşçıları disiplinli birlikler haline getirdi. Muharebeler genellikle klasik savaş usulleriyle yapıldı, Fransız komutanlar ve birlikler İngilizleri teslim alan son saldırıda başrol oynadılar. Bağımsızlığı takiben de İngiltere’ye bağlı kalmış olan koloni ahalisi yerleştikleri topraklardan sürüldü, büyük bir tehcir yaşandı. Amerikan tarih anlatımı bu tehciri es geçer, Fransız yardımına ancak değinir ve gayrı nizami savaşçıların katkısını abartır.

İspanya’da Napoléon’un işgaline karşı savaş da halkın direnişini efsaneleştirmiştir. Giderek abartılarak gelen anlatıya göre İspanyollar topyekun ayaklanmışlar, Fransızlar garnizonlarından çıkamaz olmuş, konvoyları pusuya düşürülmüş, dünya onlara dar edilmiştir. Aslında İberik batağı gerçekten Napoléon’un yenilgisinde Rus Seferi kadar etkili olmuş, Fransız kaynaklarını tüketmiştir. Ancak, bu mücadelede Welling- ton Dükü komutasındaki İngiliz askerleri ile onlarla birlikte savaşan Portekizliler yükün en ağırını üstlenmişlerdi. Onların sağladığı destek olmasa, Fransızlar o kadar sıkıntı çekmezlerdi ve esasen sıkıntıları da anlatıldığı kadar büyük değildi. 

1914-18’den Pearl Harbour’a

İnsanlar istisnalar dışında, istedikleri şeylere inanma eğilimindedir. Kaldı ki, geçmiş olaylar çoğu zaman dinleyenlere ve okurlara daha ilginç gelecek şekilde kurgulanmış ve tarihe bu şekilde intikal etmiştir. Bunların yanlışlığı bazen çok açık şekilde ortaya çıkar, bazen çıkmaz, ya da kesin kanıttan yoksun kalır. Örneğin, Roosevelt’in Pearl Harbour baskınından haberdar olup olmadığı çok tartışılmış, üzerinde nice kitaplar yazılmıştır, ama bu konunun iddiaları tam yanıt bulmamıştır. Kimisi bunu “gaflet ve ihanet,” kimisi de “şafakta uyuduk, baskına uğradık” efsanesine dönüştürmeye çalışmıştır.

Gerçekten, ortada açık bilgilerle asla izah edilemeyecek durumlar, boşluklar vardır. San Diego ve Panama’ya “hazır ol” alarmı verilmişken, Filipinler ve Pearl Harbour’a niçin vaktinde haber verilmediği bunlardan biridir. Bu durum, telgraf gecikmesiyle sözde açıklanmıştır ama kabul edilmesi mümkün bir izah değildir. Öte yandan olayların temel mantığına bakarsak, ABD’nin, savaşa girmek için hücuma kesin karar vermiş olan Japonların baskınına karşı tedbir almamayı tercih etmiş olmasını ileri sürmek de ne kadar anlamlıdır? Ancak, o günlerde bazı şeylerin üstünün örtülmüş olması da kaçınılmazdır. Savaşa girer girmez yönetimin yıpratılmaması düşünülmüştür. Yetmiş beş yıllık bu tartışma muhtemelen hiç bitmeyecektir.

Savaş tarihine yerleşmiş bir peşin fikir ise, 1914-18 yıllarındaki siper muharebelerinde verilen milyonlarca kaybın generallerin aptallığı yüzünden meydana gelmiş olduğudur. Bunu düşündürten çok sayıda olay da gerçekten mevcuttur. Bazı muharebelerde makineli tüfeklerin önüne sürülen taburlar anında erimiş ve bu gerçekten akıldışı bir tutumla yapılmıştır. Örneğin Somme saldırısının sadece ilk gününde İngilizler 57.470 ölü ve ağır yaralı vermişlerdir.

Ancak generaller göründükleri kadar aptal değillerdi. Birkaç yıl içerisinde taktiklerini değiştirdiler. Artık taarruzlar sızma grupları ile başlıyor, hücum taburları ve ustaca kaydırılan destek ateşiyle birlikte ilerliyordu. Ayrıca generallerin hepsi, iddia edildiği gibi cephe gerisindeki şatolarda oturmuyordu. Yüzlerce general cephenin ön saflarında ateş altında kalmış, hayatını yitirmiş veya yaralanmış, işi zor yoldan da olsa öğrenmişdir.

EFSANE
GERÇEK
‘Uçankale’ idi, ‘Uçanmezar’ oldu
Amerikalıların dört motorlu B-17’leri, savaşın kaderini değiştiren uçaklar olarak lanse edildi. Oysa gerçekte, Alman avcı uçaklarının hedefi oldular. Savaş boyunca İngilizler 7.449, Amerikalılar ise 8.067 “Uçankale” yitirdiler. 8 Nisan 1945’te Almanya üzerindeki bir B-17G’nin uçaksavarla vurulma anı.

Almanlar da ‘sırtlarından bıçaklandı’

İki dünya savaşı arasındaki dönemin en önemli efsanesi, Almanların “sırtımızdan hançerlendik” şeklinde yaydıkları bahanedir. Bu, Alman militaristleri ve Naziler tarafından fazlasıyla kullanılmış bir yalandır. Almanya, 11 Kasım 1918 tarihinde bırakışma yapıldığı sırada çoktan tükenmişti. Askerler isyana yakındı. Açlık ve hastalıktan ölümler çoktan başlamış olup, kısa süre içerisinde 1 milyona yakın insan hayatını yitirecekti. İtilaf Devletleri henüz Alman topraklarına girmemişti ama, Ağustos başından beri Kayzer’in ordusunu her gün 1914’de işgal ettikleri topraklardan geri itiyorlardı. Sağda solda kızıl bayraklı ve silahlı adamlar görülmeye başlamış, havayı içsavaş korkusu sarmıştı.

Almanya’nın savaşı birkaç gün daha sürdürmesi ayaklanmaların yayılmasından başka bir sonuç veremezdi ve dünyanın en güçlü sosyal demokrat partisine sahip olan bu ülkede, Rusya’da meydana gelen ihtilalin yarattığı korku çok derindi. Nitekim, çok kısa süre içerisinde Spartakistler harekete geçecek ama başarılı olamayacaktı. İşte savaştan sonra aşırı sağ kesim “yenilmedik, bırakışma günü ordumuz hâlâ sınırları koruyabilecek durumdaydı ama Yahudiler ve solcular nedeniyle teslim olmak zorunda kaldık” diyecekti.

Naziler bu iki kesime karşı büyük sermayenin ve hızla yoksullaşan orta sınıfların tepkisini kullanarak 1933 başında iktidara gelecek, birkaç ay sonra da bunları toplama kamplarına almaya başlayacaklardı. Yahudiler sadece bir bahane değil, el konulacak servet anlamına da geliyor, ayrıca ırkçılar tarafından bir güç kaynağı olarak görülen ırk saflığını bozdukları ileri sürülüyordu. Weimar’ın hastalıklı ortamı içerisinde Versay Antlaşmasının tazminatları ve Almanları savaş suçlusu olarak ilan etmesi de Nazi propagandasına zemin hazırlamıştı. Halbuki 1. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda 100 bine yakın Yahudi savaşmış, 12 bin ölü vermiş ve en çok madalya alan grubu teşkil etmişti. Tabii, onları kimse dinlemedi.

2. Dünya Savaşı bitime doğru Nazi ordularını ve kentlerini ezerken, Müttefik liderler Alman halkının tekrar “arkadan hançerlendik” yalanına sarılmasını önlemek için, yenilgiyi iyice anlamalarına özen gösterdiler. Alman savaş suçlularının bir kısmı mahkemelerde cezalandırıldı. Ne var ki 1945 yılında askerler zafer eğlencesi yaparken, Soğuk Savaş çoktan başlamıştı. Nazileri komünistlere karşı kullanmaya kararlı olan Amerikalılar ve diğer müttefikler, savaş suçlarının ezici çoğunluğunu görmezden geldiler. Avrupa’da bu kez Rusya tarafından desteklenecek bir komünist tehdide karşı en büyük gücün gene Almanya’dan sağlanacağını pekala biliyorlardı. 

Sovyet propagandası ve Katyn katliamı Stalin’in 1939’da Hitler’le anlaşarak Polonya’yı işgali, “sosyalist anavatanın savunmasını daha batıdan başlatmak için” propagandasıyla yürütülmüştü. Sovyet propaganda afişleri, Kızıl Ordu askerleriyle öpüşen, el sıkışan Polonyalıları resmederken, bizzat Beria’nın teklifi ve Stalin’in onayıyla, Katyn ormanında yüzlerce Polonyalı asker esir edildikten sonra katlediliyordu.
EFSANE

Leh süvarilerin Nazileri perişan etmesi!

Uzun yıllar boyunca tarih meraklılarının kafasına sokulmuş olan efsanelerden birisi de 1939 Eylül’ünde Polonya süvarilerinin Alman tanklarına hücum ederek perişan olmalarıdır. Bu o kadar çok tekrarlanmış, kitaplarda, televizyon yapımlarında o kadar çok işlenmişti ki, sorgulanması bile kimsenin aklına gelmez olmuştu. Eh, Polonyalılar tarih boyunca atlı birlikleriyle övünmüşlerdi ve 1939’da bir düzine süvari tümenine sahiptiler. Almanların ise 10 zırhlı tümeni vardı. Bu nedenle efsane kolay kabul edildi. Churchill’in on iki ciltlik 2. Dünya Savaşı tarihinde de şu ifade yer alır: “On iki tugaylık süvarileri sürüler halinde gelen tanklar ve zırhlı araçlara karşı kahramanca hücum ettiler ama mızrakları ve kılıçlarıyla onlara zarar veremediler”.

Aslında böyle bir şey hiç yaşanmamıştı. Aklı başında hiçbir komutan süvariyle tanka saldırmazdı. Polonyalılar süvari birliklerini daha çok bindirilmiş piyade olarak kullanıyorlardı. Ancak, savaşın ilk günlerinde bir Polonya süvari taburu Alman piyadelerine saldırınca makinelitüfek ateşiyle çok kayıp vermiş, ölü ve yaralı askerlerin ve atların yattığı bölgeye daha sonra birkaç Alman tankı gelmiş, Alman propagandası da fırsatı kaçırmayıp, Polonyalıları daha da umutsuz ve perişan gösteren bu sahneyi, “süvariyle tanklara saldırıyorlar” diye yaymıştı.

Savaş sonrasında yazılan tarih kitaplarında bu görüşler tekrarlanıp durdu. Polonyalıların savunmayı ihmal ederek daha çok hücuma önem veren muharebe doktrinleri de bu aldanmayı desteklemiştir. Polonya süvari tugayları manevra olanakları sayesinde karşı hücumda kullanılmaya çalışıldı gerçekten, ama Alman zırhlı birlikleri ve ateş gücü ile Luftwaffe onlara bu olanağı tanımadı. Ağırlık merkezi kurma ve güçlü ihtiyatlar yaratmak yerine birliklerini tüm sınırlara yayınca, Alman zırhlı tümenleri bunları rahatça dağıtıp geçtiler. Zaten eşitsiz güçlerin savaşıydı ve iki hafta sonra Ruslar, Hitler ile yaptıkları antlaşma uyarınca Polonya’yı tekrar paylaşmak için doğudan hücum ettikleri zaman Polonya çoktan yenilmişti.

Polonya’nın işgaliyle ilgili bir diğer efsane de komünistler tarafından yıllarca savunulmuştu. Stalin’in 1939 Ağustos ayında Polonya’nın paylaşımı için Hitler ile yaptığı istilacı antlaşmayı, sözde sosyalist anavatanın savunmasını daha batıdan başlatmak için yaptığını ileri sürenler hâlâ tek tük vardır. Halbuki Stalin’in Hitler ile yaptığı pazarlık, Çarlık dönemi topraklarının tümünün geri kazanılmasıydı. Bu nedenle Baltık ülkelerini işgal etti ve Finlandiya’ya saldırdı. Polonya’da esir edilen binlerce subay, Katyn ormanında enselerine birer kurşun sıkılarak öldürüldü. Alman propagandası bunu kullandı ama, savaş sonrasında Ruslar Polonya’yı tekrar işgal etti ve bu ortamda katliamların hesabı sorulmadı.

GERÇEK 

Almanlara karşı Rezistans efsanesi

Daha yakın tarihten bir başka efsane de Avrupa’da, özellikle Fransa için yaratılmış olan “Direniş” efsanesidir. Fransa 1940 yılında işgal edildikten sonra, uzun bir süre direniş çok cılız kalmış, tam tersine, faşist Fransızların Gestapo ile işbirliği alabildiğine geniş çaplı olmuştur. Faşist milisler, Fransız Yahudilerinin yakalanıp toplama kamplarına gönderilmesinde canla başla çalıştılar. Paris yakınlarındaki Drancy toplama kampı Auschwitz’e gönderilenler için transit merkezi vazifesi gördü. Birçok Fransız, Avrupa’nın her ülkesinden gelen aşırı sağcılar gibi SS birliklerine katılarak Rus cephesinde Bolşeviklerle çarpışmaya gitti. Buradan geçen 76.000 Yahudiden sadece 2.500’ü sağ kalabildi. İşbirlikçi Vichy hükümeti Alman taleplerini yerine getirmek için büyük çaba gösterdi. Fransız direnişi ancak 1942 yılında Alamein ve Stalingrad’daki büyük Alman yenilgilerinden sonra ciddi bir gelişme göstermiştir.

Esasen Hitler 1941’de Rusya’ya saldırıncaya kadar, Avrupa komünistleri Moskova’dan gelen “direnişte bulunmama” talimatı karşısında sıkışıp kalmışlardı. Ayrıca diğer direniş örgütleriyle komünistler arasında büyük bir güvensizlik vardı. Keza, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde direnişçiler sonsuz bir amatörlük içerisinde polis ve Gestapo’ya yem oluyordu. Hollanda direnişi Gestapo’nun sızmasıyla erken bir tarihte çökertilmişti. Direnişçilerin gerçek isim ve adreslerini içeren defterler ele geçiyor, aralarına ajan sızdırılıyor ve inanılmaz kayıp veriyorlardı.

Fransa’da savaş boyunca 30.000 direnişçi kurşuna dizilmiş, 20.000’i kaybolmuş, 60.000’i de toplama kamplarına gönderilmişti. İngilizlerin direnişçileri örgütlemek için gönderdikleri SOE ajanları, karşılaştıkları kayıtsızlık ve dikkatsizlik karşısında dehşete düşmüşlerdi. Kahvelerde toplanıyorlar, açık not alıyorlar ve daima “ça ne risque rien”, yani “bunda bir tehlike yok” diyorlardı. Kısacası batıda direniş hem kendi aralarında, hem de Gestapo ve Fransız faşistleriyle didişerek yavaş bir tempoda gelişti. Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ise direniş açık gerilla savaşı halini aldı. Kısa sürede dağlarda ve ormanlarda partizan birlikleriyle Almanlar arasında, işgalcileri yıpratan bir nitelik aldı. Fransız direnişçiler, ancak Normandiya çıkarması sırasında bir güç haline dönüştüler, ama o dönemde de büyük hatalar yapmayı sürdürdüler. Müttefik birlikler Fransız kentlerini kurtarırken son anda direniş saflarına geçenler ise hiç de az değildi. Avrupa’da Almanları yıpratan esas direniş, doğuda ve Balkanlar’da gerçekleşti. Bu ülkeler nüfuslarının yaklaşık yüzde 10’unu yitirdiler. 

EFSANE
GERÇEK
Abartılan Rezistans, günah keçisi kadınlar Fransız direniş hareketi, Normandiya Çıkarmasından sonra ivme kazandı. Özellikle savaştan sonra abartılan Rezistans, Doğu Avrupa’daki Nazi karşıtı gerilla hareketleriyle kıyaslanamayack ölçüde zayıftı. Paris’teki Fransız direnişçiler, işgalden sonra Almanlarla ilişki kuran kadınları suçladılar.

Hollywood ve esir kamplarından kaçış

Savaştan sonra, biraz da Holly- wood tarafından yaratılan efsanelerden birisi de Hitler’in esir kamplarından kaçışlarla ilgilidir. Bu kamplarda savaş esirleri -nedense- aptal Alman nöbetçilerinin burnunun dibinde her türlü imalat yapıp tünel kazarlar ve selamete ulaşırlar. Gerçekte, bu savaşta esir düşen on milyon askerin yarısına yakın kısmı ölmüştür. Nazilerin esir aldıkları 5 milyon Rus askerinin 3 milyonunu öldürmelerine karşılık, Rusların esir aldığı Alman askerlerinin de önemli bölümü geri dönmemiştir. Diğer esirlere o kadar kötü davranılmamış olmakla birlikte, askerlerin zaten yıllardır güç koşullarda yaşamış olmaları dirençlerini zayıflatmış ve koşullara dayanamamışlardır.

Japonlara esir düşen Müttefik askerleri arasında da çok fazla ölüm olmuştu. Gerçi, Avrupa’da ve Alman esirlerin götürüldükleri ABD ve Kanada’da gene de tek tük kaçış olayları olmuş, ama bunların pek çoğu birkaç gün içerisinde yakalanmış ve ancak birkaç tanesi selamete ulaşabilmişti. En büyük kaçış olayında 76 asker tünel kazarak dağılmış, ama küplere binen Hitler bunların yakalanması için polis ve gençlik örgütlerinden ve hatta itfaiyeden milyonlarca kişiyi seferber etmişti. Kaçanların 50’si yakalandıkları yerde öldürülmüş, 23’ü geri getirilmiş ve sadece 3’ü hatları geçip kurtulabilmişti. 

EFSANE
GERÇEK
Alplerde 2 yıl daha Alman direnişi! 
2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yaygınlaşan en büyük efsane, Almanların Alp Dağlarında muazzam bir yeraltı sistemi kurdukları ve iki yıl daha direnebilecekleriydi. Gerçek ise Alp Dağlarında tek tüp topçu savunma noktaları kalmış olmasıydı.
 

Alpler’deki gizli Alman üssü!

2. Dünya Savaşı’nın bir başka büyük efsanesi ise savaşın sonunda Almanların Alp Dağlarında yıllarca direnebilecekleri büyük bir ulusal sığınak (national redoubt) inşa ettikleri şeklindeydi. 1944 yazı sonunda morali bozulan Alman ordularını takip ederek kısa sürede Berlin’e girecekleri umudu içindeki Müttefik karargahlarına, İsviçre’deki istihbarat örgütlerinden Almanların yeni bir direniş odağı oluşturdukları haberi geldi. Raporlarda bunun “savaşı iki yıl kadar uzatabileceği” söyleniyor; Salzkammergut mıntıkasında büyük silah, cephane, gıda ve yakıt depoları hazırlandığı, dağlara oyulan mağaralarda yeraltı fabrikaları oluşturulduğu iddia ediliyordu. Hitler en fanatik takipçileriyle buraya çekilerek Müttefiklerin dağılmasını bekleyecek, ya Naziler yeniden toparlanacak ya da kıyamet savaşı yapılacaktı.

Bu endişe, savaşı bir an önce bitirmek isteyen Müttefik karargahlarında gerçek bir sıkıntıya neden oldu ve planlarında bu olasılığı dikkate almaya başladılar. Almanlar sonbaharda toparlanınca Ren’in geçilmesi 1945 baharına kaldı. Bu sırada Almanlar ulusal sığınak masalını yaymayı sürdüler. Amerikan ordusu 1945 Nisan’ında Münih’in güneyinde sözü edilen bölgeye girinceye kadar da bunun gerçek olup olmadığı konusunda tereddütte kaldılar. 

1. Dünya Savaşı’nın siper dehşetini bir daha yaşamak istemeyen Batı ülkeleri ya sınırlarını koruyan askerlerin bir kısmını Fransa gibi Maginot hattına gömdüler ya da stratejik hava bombardımanıyla düşman kentlerini yıkıp yakarak onların savaş azmini yıkabileceklerini sandılar. Hava teorisinin öncülüğünü yapanlar İtalyan Giulio Douhet ve İngiliz Trenchard’dır.

İtalyan sanayisi etkili bir bombardıman filosu yaratacak güçte değildi. Bunu İngilizler ile Amerikalılar yaptı. Ne var ki dört motorlu “uçan kaleler” savaş boyunca hiç de sanıldığı gibi tayin edici bir rol oynamadılar. Bu uçaklar, 1930’ların ikinci yarısında hizmete alınan tek kanatlı hızlı avcılara çok kolay yem oluyordu. Bunların kendilerini korumak için taşıdıkları 6 ile 10 arasındaki ağır makineli tüfeğin ateşi, avcıları uzakta tutamıyordu.

Savaş boyunca İngilizler 7.449, Amerikalılar ise 8.067 “uçankale” yitirdiler. Her düşen uçak 10 adet eğitimli mürettebatın savaş dışı kalması demekti. Bunların çok azı paraşütle atlayıp esir kamplarına gitti, çoğu feci şekilde öldü. Üstelik bu fedakârlık karşılığında beklenen yarar sağlanamadı.

Uçan kaleler bir kentten daha küçük hedefleri vuramıyorlardı. Ama uçan kale propagandası sürüp gitti. Örneğin, Amerikalıların Midway’de havalandırdıkları B-17’lerin tüm bombaları denize düştü ama Amerikan basını zafer onlara aitmiş gibi başlık attı. Ne var ki, savaşın son yıllarında uzun menzilli avcılar bombardıman filolarını korumaya başladı ve bu Alman hava kuvvetlerini o kadar yıprattı ki, Normandiya çıkarması başladığında ancak sembolik bir önleme yapabildiler. Ayrıca, büyük ülkelerin hepsi, bombardımanla başa çıkacak tedbirleri geliştirebildiler, ta ki Japonya’ya atom bombası atılıncaya kadar.