Küresel iklim krizinden Fenerbahçe’nin kötü gidişine, Detroit Tigers beyzbol takımının makus talihinden ender gelişen Ossasuna ataklarına, Facebook ve Google’ın kişisel veri ihlallerinden gelir dağılımı eşitsizliğine her şey, “Osmanlı dünyaya hâkim olsa” bitiverir. 

Ecnebilerin “counterfactual” dediği, bizimse hiç öyle kolayına kaçmadan uzun uzun “yengemin şeyi olsa amcam olurdu” dediğimiz durumlar, genellikle hiçbir ciddiyeti bulunmasa da tarih konusunda en sık yapılan geyiklerdendir. “Ah ulan, o namussuz Jül Sezar olmayaydı da Roma Cumhuriyeti ilelebet yaşayaydı, şimdi buralar hep dutluktu” gibi neden-sonuç ilişkisini kimi zaman binlerce yıl öncesine taşıyarak, başlangıç koşullarında bir değişiklik olduğunda, handiyse bütün evrenin bambaşka şekilleneceğini ileri sürer bu tip geyikler ve elbette, örneğin geçen ay olduğu gibi ben de yaparım. 

Ama mesala bir gün… 

En azından bu tip geyikleri kurgularken öncelikle “belki bir ihtimal” gibi ifadelerle tam bir geri zekâlı olmadığımı belli etmeye çalışırım. İkincisi de, böyle geyikleri dört gün süren bir otobüs yolculuğunda umumi hela bulamamışçasına bir ciddiyet ifadesiyle televizyonda yapmam. Hele hele arada bir arayıp “Barışçığım bu ay da yani sapla samanı blendıra atmışsın, badem sütüyle vegan milk shake dayamışsın” diye eleştiren arkadaşlarımı, hocalarımı “çatlak ses” çıkarmakla itham etmem. Niye edeyim zaten? 

Ama mesela iyice aklımı yitirdiğim bir gün, size oturup “Dünyaya Amerika değil de Roma Cumhuriyeti hükmediyor olsa ne güzel barış içinde yaşardık, neticede pax romana, yani Roma Barışı denen bir şey var” diye yazabilirdim. Gerçi pax romana cumhuriyetten sonra ama olsun, neticede o da bugün Amerika’nın tesis ettiği kadar bir barış, fazlası değil. Tabii o zaman “çatlak sesler” Roma’nın gökten zembille mi indiğini; İngiltere’den Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar’a Ayşecik ve saz arkadaşlarıyla beraber “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söyleyerek mi geldiğini; nasıl olup da milyonlarca kilometrekare toprağa böyle barışçıl barışçıl sahip olduğunu sorardı. Tabii karşımda Anadolu Ajansı muhabiri olsaydı sormazdı ama, onun yerinde ilköğretim ikinci sınıfa giden Baran’dan emeklilikte yaşa takılan Melike’ye kadar herkes sorardı. 

Ülkemizde biliyorsunuz kızını damadını falan otoriteye rehin veren (ki aklımda kaldığı kadarıyla bu tarih öncesinden beri sıklıkla karşımıza çıkan bir durum: Mütehakkim devlet kendi otoritesine rakip gördüğü küçük devletçiklerin veliahtlarını falan kendi başkentine ağırlar, bunlara gelin gönderir ama bir yandan da bu devletçiklerin geleceğini rehin alır), dolayısıyla geçmiş çağların vassalları gibi kızını, oğlunu rehin verdiği otoriteye hizmet etmek için elinden geleni ardına koymayan bir alay insan var. 

İşte bunlar Yamören köyünün genç odasında çevrilecek geyikleri, doktorların günde üç öğün aktivya yazacağı şaşmaz bir ciddiyet ve “Nasıl olsa kimse anlamıyor, anlayanın da zaten bana inanacak hâli yok” rahatlığıyla tüm kamuoyuna açıklamakta bir beis görmezler. 

Küresel iklim krizinden Fenerbahçe’nin kötü gidişine, Detroit Tigers beyzbol takımının makus talihinden ender gelişen Ossasuna ataklarına, Facebook ve Google’ın kişisel veri ihlallerinden gelir dağılımı eşitsizliğine her şey, “Osmanlı dünyaya hâkim” olsa bitiverir. Nasıl ve neden sorularına cevap verilmeye gerek yoktur, çünkü karşıda o nasılı ve nedeni soracak kimse bulunmamaktadır. 

600 yıllık tarihi boyunca handiyse hükümdarların sayısı kadar farklı Osmanlı ve farklı anlayış vardır ama, yine kimse “hangi Osmanlı” diye sormaz. Dünyanın en çok savaşan ve bu savaşların çoğunu yine Müslümanlara karşı veren devletlerinden biri olduğu hâlde nasıl olup da dünya barışını sağlayacağı açıklanmaz. Halk türkülerinden Nasreddin Hoca fıkralarına, edebiyat eserlerine kadar gelir dağılımı eşitsizliği, yoksulluk, zenginlerin görgüsüzlüğü, zalimliği falan konu edilir ama, bunların nasıl giderileceği üzerine tek bir cümle edilmez. Halk sürekli olarak kadıyı kime şikâyet edeceğini sormaktan bitap düştüğü ve iki türküsünden birini adaletsizlik üzerine yaktığı hâlde, nasıl olup da tüm dünyaya adalet sunan bir dünya görüşü tesis edileceğine dair hiçbir açıklama getirilmez. Üstüne üstlük böyle sorular sormaya kalkacaklar da en iyi ihtimalle “hoşgörülmesi gereken meczup çatlak sesler” olarak yaftalanır, olur biter. 

Bunların yanına bir de yarım yamalak, özetinden okunmuş Hegel diyalektiği eklediniz mi (yalnız zinhar Hegel’in adı da anılmayacak ki kimse kıllanmasın) tamam artık; beş para etmez damadınızı ülkenin sayılı şirketlerinden birine yönetici, sayı saymayı bilmeyen kızınızı sayman, okuma yazma bilmeyen oğlunuzu yazman olarak atarlar; siz de gönül rahatlığıyla hiç olmazsa bu utancın karşılığını almış olarak uyursunuz. Allah rahatlık versin.