Az meşhur bir usta çok sevgili bir hoca

Polisiye roman yazarı ve Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi hocası Celil Oker, bilgisini ve deneyimini sakınmadan paylaşan, alçakgönüllü ve iyilik peşinde koşan gerçek bir aydındı. ‘Sanatta yeteneğin payının az, öğrenmenin ve çalışmanınsa çok olduğunu’ savundu ve sürekli üretti. İlk hedefin ‘diğer insanlara yararı olacak bir şeyler yapmak olduğuna inandı’.

Celil Remzi Oker, Kayseri’de doğdu. Talas Amerikan Ortaokulu’nda, Tarsus Amerikan Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1979’da mezun oldu. Ansiklopedi metin yazarlığı, çevirmenlik ve gazetecilikten sonra reklam yazarlığı yaptı. 1998’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Programı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Aynı kurumda Yaratıcı Yazarlık Teknikleri atölyeleri yürüttü, Marka Okulu yüksek lisans programında Hikaye Anlatımı dersleri verdi.

Yazarlık serüveni, üniversite yıllarında tiyatro oyunu metinleri, üniversitenin hemen sonrasında da Yarın dergisinde yayımlanan hikâyeleri ile başladı. 1999’daki Çıplak Ceset adlı ilk romanı, Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. Bu romanı sırasıyla Kramponlu Ceset (1999), Bin Lotluk Ceset (2000), Rol Çalan Ceset (2001), Son Ceset (2004), Bir Şapka Bir Tabanca (2005), Yenik ve Yalnız (2010), Dünya Kitap Altın Sayfa Yılın Polisiye Kitabı Ödülü’nü alan Ateş Etme İstanbul (2013) ve Sen Ölürsün Ben Yaşarım (2015) izledi. Beyaz Eldiven Sarı Zarf (2011) adlı bir hikaye kitabı da bulunan Celil Oker, 2018’de Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu’nu yazdı.Oker ayrıca, Beşpeşe (2004)adlı çok yazarlı romanın yazarları arasında yer aldı. Polisiye kültürü dergisi 221B için kısa hikayeler yazdı. Kitapları Almanya, Yunanistan, İspanya ve Hollanda’da yayınlandı.

Uluslararası bir yazar Oker’in kitapları Almanya, Hollanda, Yunanistan ve İspanya’da da okuyucuyla buluşmuştu.

Yarın’da yayımlanan bazı hikayelerinde okurla tanıştırdığı (ancak o dönemde özel dedektif olarak kurgulamadığı) Remzi Ünal’ı, romanlarında Türk polisiye edebiyatının en özgün “yerli malı” dedektif kahramanlarından biri haline getirdi. Kendisini “Şu Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, şu sıralar sayenizde MS Flight Simulator’un Cessna’sını her çakışında inatla bir daha yükselen eski pilot, exkaptan, nevzuhur özel detektif Remzi Ünal” (Ateş Etme İstanbul, s. 453) diye tarif eden bu dedektifin maceralarında gerilimi ve edebi ustalığı buluşturdu.

Yazmanın ve yazarlığın kişiye bahşedilmiş ulvi bir mertebe olduğu fikrine sürekli karşı çıkarak, çalışkanlığı, emeği ve üretkenliği vurguladı. Çok okuyan, bilgisini ve deneyimini sakınmadan paylaşan, alçakgönüllü ve iyilik peşinde koşan gerçek bir aydındı. Sevtap Oker’in eşi, Ali ve Can Oker’in babasıydı.

Semih Fırıncığlu / Tiyatro Yönetmeni-Müzisyen

Hem kendisine hem ciddi insanların hâline güldü…

“Celil Oker’le tanışıp arkadaş olduğumuzda 16 yaşındaydım. O, kapanmakta olan Talas Amerikan Ortaokulu’ndan bizim Tarsus Amerikan Koleji’ne transfer olmuştu. Bugün lise arkadaşlarımızdan kime Celil Oker dense, sanırım aklına şunlar gelir: Futbol takımının (gözlüklü) kalecisi olduğu, yaşamın günlük rutinlerini yerine getirmekteki üşengeçliği, hepimizden daha çok kitap okuduğu ve hiç kimseyle kavgalaşmayan, iyi ve mantıklı bir insan oluşu. Gün gelip ilk polisiye romanını yazdığını öğrendiğimde bunu yapmak istediğini bana ta o yaşlardayken söylediğini anımsamıştım. Celil’le okul, sınıf ve yatakhane arkadaşlığımız üniversitede de devam etti. Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduk. Okula başlar başlamaz o tiyatro ve yazmaya, ben müzik ve tiyatroya öylesine merak sardık ki, derslere girmeye vakit bulamaz olduk; ikinci sınıfın sonunda not ortalaması düşüklüğünden ikimiz de neredeyse okulun edebiyat bölümünden atılıyorduk. O yıllarda Celil’le çok gülerdik: Kendi nereye varacağını hiç bilemediğimiz halimize, kendinden kuşkusu olmayan ciddi insanların haline ve genel anlamda insanlık hallerine bakıp bakıp gülerdik. 1974’te onun yazıp yönettiği, benim müzik ve dekorunu üstlendiğim ‘Meydan’ adlı metinli ortaoyunu denemesi yapmıştık. Sanatta yeteneğin payının az, öğrenmenin ve çalışmanınsa çok olduğunu ömrü boyunca savundu ve sürekli üretti. İnsanın birinci hedefinin diğer insanlara yararı olacak bir şeyler yapmak olduğuna inanırdı. Bu açıdan, üniversitede ders vermek onun başına gelen en iyi şeylerden biri oldu. Benim 2017’de İstanbul’da sahnelediğim oyunun izleyicili provasını izledikten sonra salondakilere dönüp ‘bu oyunu gördükten sonra buradan daha iyi bir insan olarak çıkmamak bence imkansız’ demesi, işim konusunda duyduğum en anlamlı övgü olabilir”.

Eser Levi / Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Loş bir ışık, soğumuş kahve ve sevgili öğrenciler…

“1998 güzünden bize veda ettiği güne kadar İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Reklam Yazarlığı, İleri Reklam Yazarlığı, Reklam Tarihi, Reklam Kampanyaları, Mitolojik-Modern Öyküler, Hikaye Anlatımı dersleri verdi.

Neredeyse bütün öğrencilerin ‘en sevdiğiniz hoca kim?’ sorusuna tereddüt etmeksizin ismini verdiği bir hoca oldu. Onu ofisinde hiçbir zaman yalnız görmek mümkün olmazdı; odadaki ikinci sandalye muhakkak dolu olurdu. Sandalyeyi kimi zaman çalışma arkadaşları, kimi zaman öğrencileri, kimi zaman bir okuru, onun mesleki ya da hayata ilişkin deneyimlerinden faydalanmak niyetiyle doldururdu. Biri bir hikaye yazar, onun deyimiyle ‘malı’ getirir, görüşünü alır; biri annesine kızar, sevgilisiyle küser, hocasıyla takışır ona dert yanmaya giderdi. Herkese her gün bıkmadan sorduğu soru ‘her şey yolunda mı?’ olurdu, çünkü her zaman her şeyin yolunda olmasını isterdi. İnsanı bu soruyu sorarak umutla doldurur, sonra da ‘yürü git’ diyerek cesaret verirdi. Aynı şekilde o da tüm çalışma arkadaşlarının kapısını çalar, hatırını sorardı. Öğrenciler ajans odasında çalışırken odaya girip ‘n’oluyo burda’ diye sorar, üretim süreçlerine yardım ederdi. Odasında her zaman loş bir ışık, bilgisayardan yükselen blues, soğumuş kahve, yazılmayı bekleyen yazılar ve bilgisayarının duvar kağıdında eşi Sevtap Hanım’ın ona kocaman gözlerle bakan fotoğrafı olurdu. En çok bitap düştüğü günlerde bile ders kaçırırsa içine dert olur, ‘çocuklar bekler beni’ derdi. Bize veda etmeden bir gece önce bile ‘bilgisayarımı açın, falanca dosyadan filanca ilanı yarın çocuklara gösterin’ diyordu.    

Öğrencilerinin emeğine çok kıymet verirdi. O kadar tevazu sahibiydi ki, romanlarıyla ilgili beğeninizi dile getirdiğinizde ‘sen onu boşver, neresini beğenmedin onu söyle’ derdi. Dünyanın en içten, sevimli ve eşsiz kahkahasına sahipti”.