Tam adı: Abu al-Hasan Ali ibn Nafi. Herkes ona Ziryab diyor. Herhalde çok esmer olduğu için bu isimle anılmış. 789 yılında Musul’da doğmuş, 857’de Kurtuba’da ölmüş. Yüzyılda bir gelen bir deha. Müzik, moda, mutfak, görgü kuralları, sağlık… Tüm bu alanlarda gündelik hayatı, insan davranışını değiştiren bir kaşif. Kültürün diğer adı.

Vallahi ben İbn Hayyan’ın yalancısıyım. Bütün öy­küyü o nakletti. O da biz­zat okuduğunu söylediği Ebube­kir Ubeyde’nin elyazmasından öğrenmiş. Ortaçağ’ın en önemli “pop ikonu” kimmiş diye sorun. İşte onun öyküsünü aktaraca­ğım.

Sıkı tutunun. Mutfak, müzik, moda, astroloji, edep-adab… Her telden çalan ama her teli de pek iyi tıngırdatan (hatta ekstra tel ekleyen) Abu al-Hasan Ali ibn Nafi’nin öyküsü bu. Herkes gi­bi biz de ona “Ziryab” diyeceğiz; yani “Kara Kuş”. Çok güzel şarkı söylermiş; bir de bazıları çok es­merdi diyorlar. Herhalde onun için bu ismi almış.

9. yüzyılın hemen başların­da, Abbasî iktidarı döneminde Bağdat’tayız. Halife de meşhur Harun Reşid (öl. 809). 750 yılın­da Hz. Muhammed’in soyundan İbn Abbas, kendi taraftarlarını, Arap olmayan Irak ve Horasan Müslümanlarını siyah sancak altında toplayıp Emevîleri ye­nilgiye uğratmıştı. Abbasîler de başkenti 762’de planlı bir şekilde iç içe geçmiş üç halkadan kuru­lan Bağdat’a taşımışlar. Bağdat böylece Müslüman âleminin merkezi olmuş. İç çekişmelere, har vurup harman savurmala­ra rağmen dönem “İslâm’ın Al­tın Dönemi” ve Bağdat dünya­nın o günkü merkezi, birçok bi­limadamı ve sanatçının yuvası (Kocaman bir kütüphanesi var ki 1258’de Moğollar tarafından darmadağın edilecek ve izi bile kalmayacak).

Baklayı o keşfetti
Yabani olarak yetişen
Kurtuba baklasını keşfeden,
kızartıp tuzlayarak “ziriabi”
adlı yemeği ilk yapan,
Ziryap’tı.

Emevîler zamanında Mek­ke’den çok daha kozmopolit olan Şam’a ve bereketli Suriye top­raklarına taşınmış olan impa­ratorluk İran, Irak, Bizans ile karşılaşınca epey zenginleşmiş, kültürleri, mutfak alışkanlıkları, teknikleri ve damak tadı da dahil olmak üzere her alanda incel­mişti zaten. Öyle bir merak ve hazcılık anlayışı hüküm sürmek­teydi ki sayısız yemek kitapla­rı yazılıyor, ziyafetler veriliyor, soylular bile kendi elleriyle ye­mek yapmak için mutfağa giri­yor, birbirleriyle yarışıyorlardı. Binbir Gece Masalları’nda Ha­run Reşid’in tebdil-i kıyafet ge­zerken iki âşık için elleriyle balık tutup nehir kenarında pişirdiği yazılıdır (Şabbut pişirmiş olma­lı. O dönemin en sevilen balığı o çünkü).

İşte bu yıllarda Bağdat’ta ne varsa Endülüs’te de daha si­lik bir kopyası vardı. Doğu’nun kargaşasından kaçan bilumum hezarfen, şair ve müzisyeni mık­natıs gibi kendilerine çekmek­teydiler. İbn Firnas’ın 852’de Kordoba’da bir kuleye çıkıp da uçacağını ilan edip, sağ salim yere konmasına daha 30 yıl var. Wright Kardeşler de kimmiş? Cabir bin Hayyan da simyacıla­rın atası olarak arseniki keşfet­miş. Bin yıl sonra Hercules Po­irot’yu ne kadar uğraştıracağını bilmiyor tabii.

Neyse, işte bu 800’lü yılla­rın başında, Bağdat’ta müzisyen İbrâhim Mevsilî ve oğlu İshak ünlü bir zarafet okulu işleti­yor. Okuldaki öğrenciler mü­zik ve şarkı söylemenin yanın­da, Kur’an-ı Kerim, edebiyat ve tarih dersleri, felsefe gibi farklı alanlarda da eğitiliyor. Bu arada saraya eğittikleri yeni yetenek­leri bulup tanıştırmak da işleri­nin önemli bir parçası. Bir ak­şam Harun Reşid, İshak’a yeni bir yetenek bulup bulmadığını soruyor. Bizim Ziryab da çok ye­tenekli genç bir öğrenci. Ziryab hükümdarın karşısına çıkıyor ve “Bana izin verirseniz size bu zamana kadar hiç kimsenin duy­madığı şarkılar söylerim” diyor. Cevaptan memnun olan Harun Reşid, İshak’ın udunu getirme­lerini emrediyor ama o kendi tasarladığı udu çalmak istediği­ni söylüyor. Ziryab’ın kendi udu çok daha hafif. Tellerini özel bir yöntemle ipekten eğirmiş, bam teli ve üçüncü telini aslan yavru­sunun bağırsaklarından yapmış. Duruluğu, sesi ve tizliği farklı. Mızrap yerine bir akbaba tele­ği kullanıyor. Ziryab şarkısına başlıyor ve Harun Reşid’i mest ediyor. Gecenin sonunda İshak’a dönüp “Bu çocuğu kasten ben­den gizlediğine inansam seni hemen cezalandırırdım ama dü­rüstlüğünü biliyorum” diyor.

Kılık-kıyafetten adab-ı
muaşerete, yemekten
müziğe yaşadığı dönemdeki
hayatı kökünden değiştiren
Ziryab’ın hayali bir portresi

İshak sevinçli ama doğal ola­rak sinirli. Ziryab’ın yeteneği­nin ve hırsının farkında. Ona iki seçenek sunuyor: “Ya vereceğim parayı alıp Bağdat’ı terkedecek­sin ya da kalıp seni yoketmemi kabulleneceksin!” Ziryab başe­demeyeceği bu rakip karşısında Bağdat’tan uçmayı seçiyor. He­def Endülüs, ama önce Tunus’ta Kayrevan’da yaşıyor. Orada ev­lenip çoluk çocuğa karışmış ol­malı.

30’lu yaşlarının başında olan Ziryab, Endülüs’te âlây-ı vâlâ ile karşılanıyor. Kendisine üst dü­zey görevli maaşından çok daha fazla bir maaş bağlanıyor; evler, çiftlikler veriliyor. Bağdat’ı, ora­da öğrendiklerini Kurtuba’ya (Cordoba) taşımaya kararlı. Ziryab’ın şehre geldiği sıralar­da Kurtuba’daki üst sınıfların yaşam stili hiç yontulmamış du­rumda. Bağdat kültürünün ince­liklerini yakından bilen Ziryab, burada bir okul kuruyor.

Ziryab saç modellerinden işe başlar. Pırasa gibi salınan uzun saçları omuza kadar kısaltır bir de kakül kestirtir. Önce kendi­si ve karısı bu stili uygularlar, ardından moda hemen benim­senir. Endülüslü hanımlar ve beylerin giyim kuşamlarına da el atar. Hanımlar için bir güzel­lik ve kozmetik okulu açar. Ka­dınlar kaşlarını nasıl alacakları­nı, istenmeyen tüylerden nasıl kurtulacaklarını öğrenir. Artık günde iki kere banyo yapacaklar­dır (daha sonradan Avrupalılara tevarüs etmeyen bir alışkanlık); mevsimlere göre giyinilecek; ya­zın mutlaka beyaz, hafif keten giysiler, baharda ipekliler, kışın da kalın yünlüler… Bir macun terkibi hazırlayıp diş fırçalama­yı öğretir. Değişik parfümler, ter kokusunu önleyecek ürünler ya­par. Kaşındıran kaba saba, tüylü çarşafların yerine ince pamuklu çarşaflar serdirir yataklara.

Dört telli lut’a bir
beşinci tel ekleyip “Bu da
insan ruhunu simgeleyen
teldir” diyen Ziryab, kendi
tasarladığı enstrümanla
saray erkanını eğlendiriyor

Zaten bir deha olduğu müzik konusunda ise zorlu sınavlardan sonra (bu konudaki detaylar ve fazlası için İslâm Ansiklopedi­si’ndeki Ziryab maddesine bakın lütfen. Yazan: Prof. Dr. Fazlı Ars­lan) seçtiği öğrencileri ile çalış­malarına ve beste yapmaya de­vam eder. Onbinlerce şarkılık bir repertuvarı vardır. Dört telli lut’a bir beşinci tel ekleyip “Bu da in­san ruhunu simgeleyen teldir” der. Klasik müzikteki suite’le­rin atası olan “nevbe”yi geliştirip Hıristiyan ve Doğu müziği ara­sında bir köprü kurar. “Sıradan” insanların yetenekli çocuklarını da okuluna kabul eder.

Ziryab tabii mutfağa da el atar ki müzikten sonra en kalı­cı etkileri bu alanda olmuştur. Kaba saba ve oburca yenen, sof­rada birbiri üzerine özensiz, ay­nı anda yığılan, bıçakla, elle ve tahta kaşıklarla yenen yemekle­rin sonu gelir. Ziryab masalara beyaz keten örtüler örtülmesini önerir. Masa örtülerinden leke­leri çıkartmak için tuzun nasıl kullanılacağını öğretir. Altın ve gümüş tabakların yerini, kolay temizlenen billur tabaklar ve bardaklar alır. Sofralara getirdi­ği düzen ve yemeklerin sırayla yenmesi âdeti zamanla kibarlı­ğın ölçüsü haline gelir. Önce çor­bayla başlanır, ardından balık, tavuk ve etler yenir, sonra tatlı­lara geçilip en sonda ise bir kâse şamfıstığı veya badem ile yemek bitirilir. İngilizce’de “çorbadan bademe” (soup to nuts) diye bir deyim vardır; bizdeki “bir kuş sütü eksikti” anlamında kullanı­lan. Ziryab’ın etkisi bu deyimde yaşar. Bu sofra düzeni, Bağdat’ta öğrendiği bir usul değil, tama­men kendi düşündüğü bir düzen, esaslı bir yeniliktir.

Kordoba’nın
‘Kara Kuş’u

Herhalde esmer olduğundan olacak ‘kara kuş’ diye anılan Ziryab, Kordoba’nın bir meydanındaki anıtta kendi tasarladığı lut’un üzerine konmuş bir kuş şeklinde tasvir edilmiş.

Endülüslü aşçıbaşılara Doğu kaynaklı yeni yemekler öğret­mek için bizzat mutfağa girer. Çoğu unutulup gitse de bu ye­meklerin bazıları İspanyol mut­fağında hâlâ pişirilir. Şam’dan getirttiği kuşkonmazı tanıtır. Ya­bani olarak yetişen Kurtuba bak­lasını keşfedip hiç kullanılma­yan bu sebzenin kızartılıp tuz­lanması ile hazırlanan “ziriabi” adlı bir yemek keşfeder. “Tefaye” dediği, küzbere suyuyla yapı­lan bir meze ile yemeklere baş­lanır. Sultanın mutfağının özel sofralarında ön planda sunulan “sarâid”; tatlandırılmış soğuk yi­yecekler (bevârid); çorbaya ba­tırılmış et parçacıkları; şekerli ve ballı, cevizden ve bademden yapılan tatlılar; içi doldurulmuş kadayıflar; yaş ve kuru olmak üzere un, bal ve sudan üretilen helva türleri (fevânid); fıstık ve fındıkla doldurulmuş şeker karı­şımları; tatlılar yapmayı öğretir.

Ziryab’ın Bağdat’tan getirip yerleştirdiği alışkanlıkların Av­rupa’ya yayılması ile bugün biz­ler aynı düzeni sürdürüyoruz. Endülüs’te Müslüman, Hıristi­yan ve Yahudiler barışçıl bir şe­kilde birarada yaşamakta idiler; “convivencia” yani “birarada yaşama” becerileri, karşılıklı an­layış ve daha sonra bir daha hiç deneyimlenmeyecek bir işbirliği ile Fransa ve Avrupa’ya, oradan Amerika’lara kadar yayılacak bir kültürü yaratmıştı. Ziryab’ın etkilerinin hızla yaygınlaşma­sı böyle bir ortamın sonucudur. Adı unutulmuş olsa bile damak­larımızda, sofralarımızda, yazın üstümüze çektiğimiz beyaz giy­silerde Ziryab hâlâ aramızda.