Cemaatine “düşmanlarınızı sevin” mesajını veren Hz. İsa’nın yandaşları, yüzyıllarca şiddetin her türünü kullandılar. Kimin “gerçek” Hıristiyan, kimin “sapkın” olduğunun ayırt edilemediği bir kalabalığı toptan kılıçtan geçirmek bile mubah görülüyordu.

İncil’in en çok tartışılan bölümü, hiç şüphesiz “Dağdaki Vaaz”dır. Hz. İsa’nın yandaşlarına verdiği bu vaazda şöyle dediği söylenir: “Göze göz, dişe diş denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin” (Matta 6: 38-39). Ve sonra şöyle devam eder: “Komşunu sev, düşmanından nefret et, denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin” (Matta 6: 43-44).

Bu vaaz çok tartışılmıştır çünkü Hıristiyanlar, şiddeti bir araç olarak sık sık kullanmıştır. Dağdaki Vaaz’a hayranlık duyan barışçı hareketin önemli ismi Gandhi’nin “İsa’nızı seviyorum. Ama siz Hıristiyanları sevmiyorum” demesinin nedeni de budur.

Bu çelişki, genellikle Hıristiyanlığın 312 yılında Roma İmparatoru Konstantin’in bu dini benimsemesiyle bir devlet dini haline dönüşmesine bağlanır. Roma İmparatoru Hıristiyan olunca devletin gücünü yeni dini yaymak, diğerlerini söküp atmak için kullanmaya başladı. Önce Aziz Ambrosius (4. yüzyıl) ve Aziz Augustinus (354-430), sonra Aziz Thomas Aquinas (13. yüzyıl) gibi önemli Hıristiyan düşünürleri, “adil savaş” kavramını geliştirdiler. Aquinas, Aziz Augustinus’tan şu alıntıyı yaptı: “Müşfik bir sertlikle cezalandırmak zorunda kaldığımız kişilerin iradelerini bastırmamız gerekebilir. Çünkü onları günahlarından kurtarmak, onların iyiliğinedir.” Yani, Tanrı’nın adına hareket edenlerin her türlü savunma ve saldırıya hakları vardı; sonuçta bu şiddetten zarar görecek olanların “hayrı” için hareket ediyor ve böylece Hz. İsa’nın kötülük yapmama emrine uymuş oluyorlardı. Augustinus, ortodoks (“doğru”) kabul ettiği inancın dışına çıkan inançlara baskı uygulanması gerektiğini de öne sürüyordu. Örneğin kendi döneminde Kuzey Afrika’da Donatist denilen Hıristiyan tarikatını tamamen sapkın kabul eden Augustinus, bunlara yapılan zulmü “kendileri farkında olmasalar bile onların hayrına” olduğu için onaylıyordu. Ayrıca, bu gibi sapkın tehditleri karşısında, Kilisenin doğrudan Roma İmparatorluğu’ndan yardım istemesi gerektiğini de söylemişti. Kilise Ortaçağ boyunca ne zaman şiddet uygulanmasını istese, hükümdarların desteğine başvururken Augustinus’un sözlerini referans olarak kullandı.

Şiddet yoluyla günahtan arındırma

Aziz Augustinus (354-430), Tanrı adına hareket ederek “günahkarların” cezalandırılarak günahlarından kurtarılabileceğini savunan bir Hıristiyan düşünürüydü.

Bir insan, vaftiz olarak Hıristiyan olur. Papa Aziz Gregorius (papalığı: 590-604) döneminde, vaftizin zorla değil isteyerek yapılması gerektiği belirtilmişti. Ancak “isteyerek”ten ne kastedildiği açık değildi. Örneğin İmparator Şarlman, 782’de Hıristiyan olmak istemeyen Sakson halkını katletmiş, sonra da Capitulatio de partibus Saxoniae denilen yasayı çıkartmıştı: “Sakson ırkından herhangi biri bundan sonra kendi aralarında vaftiz olmadan saklanırsa ve pagan olarak kalmak isterse, onu ölümle cezalandırın.”

Barışçı dinadamının hazin sonu

“Hiçbir papa veya piskoposun Kilise adına silah kuşanmaya hakkı yoktur” diyen ve Roma Kilisesi’ne meydan okuyan Bohemyalı (Çek) dinadamı Jan Hus (1369?-1415) yakılarak idam edildi.

İsa Mesih’in askerleri

“İblis’in hilelerine karşı durabilmek için Tanrı’nın bütün silahlarını kuşanın. Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine karşıdır” (Efesliler, 6: 11-12).

“İsa Mesih’in bir askeri olarak benimle birlikte sıkıntıya göğüs ger” (Timoteyus 2: 3).

İncil’den yapılan bu alıntılar, aslında daha çok ruhani bir savaştan söz edildiği halde, zamanla maddi bir anlam kazanmaya başladı. Şiddet kavramı kutsallaştırıldı. Roma İmparatoru Heraclius, 620’de Sasani ordusu karşısında kendi askerlerini, “Tanrı isterse, tek bir kişi bin kişiyi yener. Kardeşlerimizin kurtuluşu için kendimizi Tanrı’ya feda edelim, din uğruna ölelim ki Tanrı’dan ödülümüzü alalım” diyerek coşturmuştu. Burada İslamiyet’teki “şehitlik” kavramına benzer bir kavramdan söz etmek gerekir. “Şehit” olmak için savaşçı olmak gerekmemesine rağmen, haçlı seferlerinde, din uğruna savaşarak ölmenin arındırıcı yönü hep vurgulandı.

İsa tutuklandığında, havarilerinden Petrus onu savunmak üzere kılıcını çekmiş ancak İsa ona “kılıcını kınına sok” demişti. Zamanla Kilise bilginleri, Hz. İsa’nın “kılıcını at” değil “kınına sok” diyerek, o gün değilse bile gelecekte bir gün İsa’yı savunmak üzere kılıç kullanılabileceğini öne sürdüler. Hz. İsa uğruna ruhani bir savaş verdikleri için din adamlarına “İsa Mesih’in askeri” denirdi. Hatta Tours’lu Aziz Martin (4. yüzyıl) “Ben İsa Mesih’in askeriyim. Çarpışamam” dediği için ordudan atılmıştı. Ama ruhani asker, bir süre sonra gerçek askere dönüştü. Haçlı seferlerinde Tapınak veya Töton Şövalyeleri gibi savaşçı tarikatların kurulmasını Kilise onayladı hatta destekledi.

En acımasız engizisyon 1499’da İspanyol engizisyonunun başına geçen Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros’un etrafa saldığı korku açıkça görülüyor.

Kilisede “sapkın” korkusu

Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olması, büyük bir değişimdi. Çünkü Roma, çeşitli inançlara izin veren bir devletken, birden sadece tek bir dini dayatmaya başlamıştı. Pagan dinlerin ortadan kalkması, sanıldığından çok daha uzun zaman aldı. Ancak Hıristiyanlığın sonraki döneminde, şiddete maruz kalanların paganlardan çok Yahudiler, Müslümanlar ve sapkın kabul edilen diğer Hıristiyanlar olduğunu görüyoruz. Büyük ihtimalle Kilise, bunları asıl tehdit olarak görüyordu, paganlar ise kazanabileceği yeni cemaatlerdi.

Hıristiyanlığa dönen İspanya’daki Müslümanlara “morisco” adı veriliyordu.

Kilise içindeki “sapkın” sorunsalı, daha Konstantin’in topladığı ilk ruhani meclis olan İznik Konsili’nde tartışılmaya başlanmıştı (325). İmparatorluğun resmî, ortodoks (“doğru”) dininin İznik Konsili’nde kabul edilen din olduğunu belirleyen, diğer inanışları yasaklayarak sapkın ilan eden Selanik Fermanı sonraki imparatorlardan Theodosius döneminde kabul edildi (380). Bu tarihten sonra Kilisenin mücadele ettiği sapkın inanış ve tarikatların sayısı o kadar fazladır ki, ancak büyük bir ansiklopedide anlatılabilir. Arius’çular, Pavlikanlar, Bogomiller… vb.den başlayarak Kilise’nin bastırdığı bütün cemaatlere her türlü şiddet uygulandı. Bu katliamların en tanınmışı, Engizisyon’un da kurulmasında başlıca rolü oynadığı için 1208-1229 arasındaki Albililere (Albigeois) karşı haçlı seferidir. Papalık, bundan sonra, “sapkın” Hıristiyanlara karşı daha pek çok haçlı seferi açacaktır.

12. yüzyılda, “Kathar”lık denilen bir Hıristiyan inanışı, doğudan batıya doğru ilerleyerek Fransa’nın güneyindeki Languedoc bölgesini etkisi altına almıştı. Katharlar Roma Kilisesi’nin otoritesine boyun eğmiyorlardı. Bu inancı, sadece bölgedeki halk değil feodal beyler de paylaştığından, kimse onlara dokunamıyordu. Kilisenin buna ilk tepkisi, 1184’te bölgede bir Engizisyon kurmak oldu. 1208’de Papa III. İnnocentius, bölgeye yolladığı Pierre de Castelnau’nun öldürülmesi üzerine buradaki Katharlara karşı bir haçlı seferi açtı. Bu sefer yıllarca sürecek, bölgedeki bütün kent ve kalelerin alınması, halkın katledilmesi, Kathar inancının tamamen bastırılmasıyla sonuçlanacaktı. Yapılan katliamlar arasında en ünlüsü, 1209’da Béziers’nin haçlıların eline geçişidir. Béziers’yi kuşatan haçlılar, içeridekilere “Gerçek Hıristiyanlar (Kathar olmayanlar) dışarı çıksın, kendilerini kurtarsın” diye seslenmişti. Ancak bu çağrıya uyan olmadı. Sonunda, haçlılar kenti aldıklarında, neler olduğunu dönemin yazarlarından Heisterbach’lı Caesar şöyle anlattı: “(Haçlılar) kentteki sapkınların arasında Katoliklerin de bulunduğunu öğrendiklerinde, (Haçlıların önderi) Citeaux rahibi Arnaud Amaury’ye sordular: ‘Efendim, ne yapacağız? İnançlılarla sapkınları birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?’ Arnauld Amaury, Katolik olduğunu iddia edenlerin, Haçlılar şehirden ayrılır ayrılmaz yeniden sapkınlıklarına geri döneceğinden endişe ediyordu. Şöyle dediğini söylerler: ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir‘. Böylece sayısız insan kılıçtan geçirildi.”

Arnauld Amaury’nin söylediği iddia edilen sözün ikinci cümlesi (Tanrı kendisine ait olanları bilir), İncil’den alınmıştı (Timoteyus 2: 19) ancak ilk cümle (Hepsini öldürün) kendi katkısıydı. O günden sonra, sivillerin katledildiği birçok savaşta tekrarlandı.

Katharlara karşı yapılan haçlı seferinde, yüzlerce kadın, erkek, çocuğun kılıçtan geçirildiği Béziers katliamı tek örnek değildir. Toulouse’da, Marmande’da ve son olarak Montségur’de ‘sapkınlar’ canlı canlı yakıldı. 1233’de yönetimi Dominiken tarikatına verilen engizisyon, kalıcı olarak Carcassonne’a yerleşti.

İspanya’da dinî temizlik

İspanyol Engizisyonu’nun (1483) kurucusu Thomas de Torquemada

Engizisyon, Roma Katolik Kilisesi’nin çeşitli yer ve dönemlerde kurulmasını emrettiği dini mahkemelerdi. Hedefi sapkınlarla mücadele etmek olan ve 19. yüzyıla kadar süren Engizisyon uygulamaları, ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişir. Genellikle gösterdiği şiddetle en çok hatırlanan, İspanya’da 1483’te Tómas de Torquemada başkanlığında kurulan Engizisyondur.

İspanya’nın özel bir durumu vardı. 25 Kasım 1491’de imzalanan Elhamra Antlaşması’yla bu ülkedeki son Müslüman devleti olan Gırnata Emirliği de ortadan kalkmıştı. Antlaşma, Müslüman halka ibadet özgürlüğü tanıyordu. 1492’de İspanya’nın tamamında bütün Yahudilerin ülkeyi terketmekle vaftiz olmak arasında bir seçim yapmaları istendi. Müslümanlar ise kendi dinlerini koruyabilirlerdi. Bunlara “mudéjar” (müdeccen; uyum sağlamış) deniyordu. Talavera Başpiskoposu, müdeccenlere yeni dini anlatarak vaftiz olmaya davet eden yavaş ve kademeli bir hıristiyanlaştırma yöntemi benimsemişti. Ancak Engizisyonun başına Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros’un gelmesiyle işler değişti. Cisneros’un başkanlığındaki engizisyonun 1499’da Granada’ya (Gırnata) gelmesiyle, Müslümanlar için zor günler başladı. Cisneros’a göre Müslümanların ikna edilerek vaftiz ettirilmesi, “domuzlara inci vermek”ten farksızdı. Gırnata’daki tıp kitapları hariç Arapça yazılmış bütün kitapların (tahminen 5 bin) yakılmasını emretti. Ertesi yıl müdeccenlerin ayaklanması üzerine, Gırnata Antlaşması’nın yürürlükten kalktığı ilan edildi; Müslümanlara da vaftiz olmakla sürgüne gitmek arasında bir seçim sunuldu. Çoğunun vaftiz olmayı kabul etmesi üzerine Cisneros, 1500’te raporunda, “Artık şehirde Hıristiyan olmayan tek kişi kalmadı, bütün camiler de kilise oldu” diye yazdı.

Ancak İspanya’nın Gırnata’dan önce Hıristiyanların eline geçmiş diğer yerlerinde müdeccenler yaşamaya devam ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan savaşlar, Hıristiyanların birlikte yaşadıkları bu Müslümanlara karşı tahammülünü sıfıra indirmişti. Valencia’da 1519’daki bir veba salgınının ardından loncaların başlattığı Kardeşlikler Ayaklanmasında, krala sunulan taleplerin başında, müdeccen meselesinin “halledilmesi” geliyordu. Burada Müslümanların zorla vaftiz edilmesi 1523’e kadar sürdü. İsyan bastırıldıktan sonra, bu vaftizlerin geçerli olup olmadığı tartışması başladı. İmparator Şarlken (aynı zamanda İspanya Kralıydı), Madrid’de din adamı ve hukukçuları toplayarak, bu sorunun cevabını aradı (1525). Komisyon, vaftizlerin zorla yapılmadığına karar verdi; zira herkese iki seçenek sunulmuştu: Ölüm veya vaftiz. Oysa vaftizin geçersiz sayılması için, hiçbir seçenek sunulmaması gerekirdi…

Topyekûn imha girişimi

Katoliklerin Protestanları taammüden ve topyekûn yok etme girişimi, Saint Barthelemy katliamı (23-24 Ağustos 1572).

Bu ilginç yorum sonucu herkes Hıristiyan olmuştu ama, bu defa yeni bir sorun başlamıştı: Dönmeler sorunu. Yüzyılın geri kalanında Engizisyon, zamanının çoğunu dönmelere hasretti. Yahudi dönmelere “marrano” Müslüman dönmelere “morisco” adı takılmıştı. Bunların samimi Hıristiyanlar olmadığı düşünülüyordu. Özellikle halktaki “gizli Müslüman” ve “gizli Yahudi” korkusunun bir isteri halini aldığı söylenebilir. Marranoların cumartesi günü çalışmamak için bahaneler uydurduğu, moriscoların cuma namazı saatinde evlerine kapandığı söylentileri yaygındı. Böylece “saf kan” (limpieza de sangre) yasaları çıkmaya başladı. Kilise mensubu olmak, yerel yönetime girmek, sarayda görev almak vb. için insanın dönme olmadığını, atalarının vaftiz kayıtlarına dayanarak kanıtlaması gerekiyordu.

1567’de İspanya Kralı II. Felipe, daha önce pek uygulanmamış bir fermanı yeniledi: Arapça konuşmak, İslami kıyafetler giymek yasaktı. Bu ferman, 1468-1570 arasında Granada’daki Alpujarras’ta bir ayaklanmaya neden oldu. İnebahtı savaşında Osmanlı donanmasını yenen amiral olarak tanıdığımız Don Juan de Austria, ayaklanmayı şiddetle bastırdı. Granada’nın doğusundaki Galera kentinde 400’ü kadın ve çocuk 2.500 kişiyi öldürttükten sonra, tarlaları tuzla kaplattı. Ardından bölgedeki 80 bin moriscoyu İspanya’nın değişik yerlerine sürdü. Moriscolara karşı çıkartılan her yasa, Kilise tarafından dikte edilmişti. Bunların İspanya’dan sürülmesi kararı da yıllarca lobi yapan Valencia Başpiskoposu Juan de Ribera’nın çabalarıyla alındı. 30 Ocak 1608’de Kraliyet Kurulu, bütün moriscoların ülkeyi terketmesine karar verdi. Fermanın uygulanması 1613’e kadar sürdü ve yaklaşık 350 bin morisco ülkeyi terketti.

İşin ilginç yanı, bu karar alındığı sırada İspanyol papazları Japonya’dan Amerika’ya her yerde insanları vaftiz etmeye çalışmaktaydı. Amerika’nın İspanyol ve Portekizlilerce sömürgeleştirilmesi sürecinde, kilise mensupları buraların yerli halkına bir kathar veya morisco gibi davranmadılar. Amerika’daki kitlesel ölümlerin nedeni savaş, engizisyon vs. değil, çiçek gibi buraya Avrupalılar tarafından taşınan mikroplar oldu. Peru ve Meksika’da engizisyonlar kurulduysa da, bunlar yerlilerden çok kendi içlerindeki “sapkınları” yargılayıp cezalandırmaya yönelikti.

PROTESTAN FANATİZMİ

İnsan yakmanın adı: ‘İnanç eylemi’

Bohemyalı (Çek) dinadamı Jan Hus’u (1369?-1415) Roma Kilisesi’ni protesto etmeye iten noktalardan özellikle biri, konumuzu yakından ilgilendiriyor. 1412’de Jan Hus, yaptığı bir konuşmada, “Hiçbir papa veya piskoposun Kilise adına silah kuşanmaya hakkı yoktur; düşmanları için dua etmeli, ona küfredenleri kutsamalıdır” dedi. Bu ve buna benzer meydan okumaların sonunda, Hus’un yakılarak idam edildiğini (1415), ardından Hus yanlılarına karşı bir haçlı seferi daha açıldığını (1419-1434) öğrenmek herhalde kimseyi şaşırtmaz.

Martin Luther

Onun yapamadığını Martin Luther ve Jean Calvin gibi başka papazlar başardı ve ilk kez Roma Kilisesi’nin hegemonyası dışında kiliseler kuruldu. Artık Avrupa birkaç yüzyıl boyunca bir protestan-katolik çatışmasıyla baş etmek zorundaydı. Protestanlar, katoliklerden daha hoşgörülü değillerdi; böyle bir iddiaları yoktu. Dinin aslına döndüklerine, Hıristiyanlığı katolik yozlaşma ve batıl inançlardan temizlediklerine, bunun için en şiddetli yöntemleri kullanmanın mubah olduğuna inanıyorlardı. Büyük bir “ikona kırıcılık” dalgası başlattılar. Aziz resimlerine, heykellerine, aziz kalıntılarına, kilise süslemelerine, manastırlara karşı bir çeşit haçlı seferi ilan ettiler; dini bu “batıl inançlardan” temizlemek uğruna pek çok sanat eserini kırdılar, döktüler. Üstelik Roma Kilisesi’nin “auto-da-fé” (inanç eylemi) adını taktığı insan yakma törenlerini de benimsediler. Bu durumu, Miguel Servet’in (1509/1511-1553) trajedisi kadar açıklıkla ortaya koyan başka bir olay yoktur. Bu İspanyol dinbilgini, hekim ve hümanist, daha Paris’te tıp eğitimi aldığı sırada katolikler tarafından sapkınlıkla suçlanmıştı. Sonra Viyana’dayken aynı suçlamayla tutuklanacağını anlayınca kaçmış, Calvin’in yönettiği Cenevre şehrine gitmişti. Orada tutuklandı, idama mahkum edildi, 27 Ekim 1553’te yakıldı. İdamı, hem katolik hem protestan Avrupa’da tepkiye yol açtı; bu tepki Batıda “vicdan özgürlüğü” düşüncesinin ilk belirtilerinden biridir.

Elbette Katolik Kilisesi protestan hareketini bir sapkınlık olarak görüyordu. Bu büyük ayrım iç savaşlara neden oldu. Savaş dışında protestanlara yapılan en büyük zulüm, Paris’teki Saint Barthélémy katliamıdır (23-24 Ağustos 1572). Olay, Fransa’daki iç savaşa son vermek için katolik iktidarla protestan cemaati arasında imzalanan bir antlaşma ve iki tarafı birleştiren bir evlilik töreni sırasında Paris’te gerçekleşti. İki gün boyunca katolikler, düğün için Paris’e gelmiş protestanları öldürdüler, katliam dalgası taşraya da yayıldı. Geleneksel görüş, emrin katolik kraliyet ailesi ve çevresinden geldiği şeklindedir; ancak kuşkusuz Paris halkındaki protestan nefreti/ korkusu olmasaydı, cinayetler genel bir katliama dönüşmezdi.

Kutsal Katolik tasvirleri yakılıyor Protestanlar 1524’de Zürih’te Katoliklerin kutsal saydıkları dinî tasvirleri yakarak ortadan kaldırıyor.

Sonraki 150 yılda, protestan İngiltere’deki katolik fobisiyle katolik Fransa’daki protestan fobisi, karşılıklı bir aynaydı. İngiltere her zaman Fransa’dan hoşgörülü olduğunu savundu, ama aslında katoliklere yapılan baskılar bir yana, kendi kurduğu Anglikan Kilisesi’nin dışında kalan diğer protestan inanışlarını bile en az yüz yıl boyunca bastırdığını unutmamak gerekir.

Birden fazla dinin bir arada yaşayabileceği, bu cemaatlerin eşit veya en azından eşite yakın haklara sahip olabileceği düşüncesi, Hıristiyan dünyasında ancak 18. yüzyılda din baskısına karşı tepkinin yükseldiği Aydınlanma Çağı ortamında kök salmaya başladı.