Gerçek hayattan kurguya: Anti- Kahramanlar

Dünyada ve Türkiye’de gösterime giren “Joker” filmi, değişen dünyadaki kurgu karakterleri de farklılaştırıyor. Bununla birlikte, edebiyat tarihi boyunca “süper” ama “kötü” kahramanların varlığı, bir dizi klasik eserin de ana ekseninde yer alıyor. Ayşen Gür, son filmden yola çıkarak, değişen/değişmeyen yönleriyle, dünya edebiyatındaki anti-kahraman arketipini anlattı.

Romantik karşı-kahramanlar 19. yüzyılın anti- kahramanlarından (soldan sağa) Anna Karenina, Don Juan, Madame Bovary, Don Kişot gibi roman karakterleri, asil ve güçlü “iyi”lerin yanında zaafları, zayıflıkları ve ahlak dışı davranışlarıyla öne çıkarlar.

Popüler kültürdeki süper kahramanlar, bilindiği gibi epey bir süredir sadece “iyi” insanlar değil. Zira “kötü”lere karşı mücadele etmek için salt “iyi” olmak yeterli gelmiyor. Ancak bu fantastik kahramanların hep “özünde iyi insan” olduğunu görürüz. Bu son Joker filminde ise biraz farklı bir durum var. Artık “özünde de iyi” olmak yetmiyor mu acaba?

Sadece bugün değil eski çağlardan beri destan, roman, öykü, tiyatro oyunu, sonra da sinemada “iyi” karakter yaratmak, her zaman “kötü” karakter yaratmaktan daha zor olmuştur. Tepeden tırnağa iyi, bir evliya veya aziz gibi tertemiz bir karakter yaratmak her babayiğidin harcı değildir. En büyük istisna, Dostoyevski’nin Budala romanının kahramanı Prens Mişkin’dir; bir iyilik timsali olduğu halde bir roman karakterinin bütün esrarengizliği ve derinliğini de içinde barındırır. Bu nedenle her zaman iyi kahramanların bile bir kusuru ve zaafı olmalıdır; çünkü okurların ve seyircilerin en hoşuna giden temalardan biri, özdeşleştikleri kahramanın bu eksiği gidermek için kendi kendisiyle verdiği mücadeledir.

Edebiyat ve sanatta “anti-kahraman” olgusunun tarihi oldukça eski. Günümüzün Joker benzeri anti-kahramanları, daha önceki dönemlerin “anti”lerinden nasıl ayrılıyor?

Her şeye bir başlangıç tarihi düşmekten hoşlananlar, “anti-kahraman”ın Diderot’nun 1760’larda yazdığı Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rameau) adlı romanıyla başladığını belirtir. En ünlü örneklerden biri de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar (1864) adlı eserinin kahramanıdır. Kitabın sonunda kahraman, anılarını yazmakla bir hata yaptığını, çünkü hayatını nasıl boşa harcadığını ortaya koymanın bir anlamı olmadığını söyler. Kitabın sonuna doğru açıkça belirtir: “Bir romanın bir kahramana ihtiyacı vardır, oysa bir karşı-kahramanın bütün özellikleri toplandı burada”.

Batı’da modern dönemle birlikte “anti-kahraman” veya “karşı-kahraman” denilen karakterin gittikçe rağbet görmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu tip çok değişik olabilir: Donkişot bir karşı-kahramandır, gülünçlüğüyle, aymazlığıyla kötüleri yenen asil, güçlü şövalyenin tam karşıtıdır; Don Juan bir karşı-kahramandır, kadınlara karşı tutumu hiçbir ahlak anlayışında kabul edilemez; kocalarını aldatan, çocuğunu terkeden, borçlanan Madame Bovary, Anna Karenina gibi kadın tipleri de birer karşı-kahramandır. Zaten Goethe’nin ruhunu şeytana satan Doktor Faustus’undada görüldüğü gibi, romantik dönem yazar ve şairleri (19. yüzyıl başı) bir karakter olarak “şeytan” çekiciliğine inanırlar.

Ancak günümüz dünyasının karşı-kahramanı 19. yüzyılınkinden farklı. Romantik karşı-kahramanın herşeye rağmen bir tutkusu, bir ideali vardır; günümüz karşı-kahramanının ise hiçbir inancı yoktur. “Savaş Sonrası (1900-1950) İngiliz Tiyatrosunda Anti-Kahraman” başlıklı bir doktora tezi hazırlayan Murat Kadiroğlu’nun belirttiği gibi, 20. yüzyıldaki büyük savaşlar, günümüz karşı-kahramanının ortaya çıkışında önemli etkenler olmuştur. Belki bu korkunç savaşların da etkisiyle, hayatın anlamsızlıktan, bir umutsuzluk silsilesinden, siyasi mücadele, körkütük aşk veya ölümsüz sanat gibi kavramların yalandan ibaret olduğuna inanan; bağlanacak hiçbir tutku bulamayan bir insan tipi günümüzde daha “gerçekçi” görülmeye başlar. O zaman “iyi kahraman” tipi de gülünç hale gelir ve donkişotlaşır.

Son Joker filmi, “kötü”nün “haklılığına” vurgu yaparak ahlaki kategorileri de sorguluyor. Sinemadaki bu estetik veya anlamsal kaymayla, gündelik hayatımız arasındaki ilişki ne kadar sahici? Yani biz de “kötülükle” mücadele etmektense “kötü taraf”ta yer alarak bir bakıma rahatlıyor muyuz? Yoksa her zaman olduğu gibi “hem iyi hem kötü” taraflarımızla bir denge mi aramalıyız?

“Kötü” olan ne zaman “haklı” olur, ne zaman olmaz? Örneğin Machiavelli iktidar sanatının hilelerini ve acımasızlığını anlattığı kitabı (Hükümdar, 16. yüzyıl başı) nedeniyle “makyavelist” diye bir sıfatın Batı dillerine girmesini sağladı. Çin’de ise ondan çok daha önce, MÖ 3.-5. yüzyıllarda yaşadığı sanılan Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eseri “makyavelist” taktikler önermesine rağmen bu gözle görülmez. Dahası, bugün sayısız bilgisayar oyunu, film ve dizilerde  yaşayan Çin edebiyatının klasiklerinden Luo Guanzhong’un Üç Krallığın Romanı (14. yüzyıl) adlı kitabında anlatılan siyasi ve askerî  entrikalar, Batı’nın kahraman şövalye/kahraman ordu/kahraman hükümdar anlayışıyla bağdaşmaz. Karşılıklı hileler okurun veya seyircinin izlemekte zorlandığı, çözülmez bir düğüm haline gelir. Han imparatorluğunun çöktüğü, ülke topraklarının beyliklere bölündüğü, istikrarsız bir kriz dönemindeki mücadeleleri anlatan bu kitabın bütün karakterleri aslında birer anti-kahramandır; ama onları “ne kadar da zeki” diyerek birer kahraman olarak algılarız. Eğer amaç yaşamaksa, hayatta kalmaksa, birçok araç mubah hale gelir. Savaş koşullarında bu elbette böyledir. Savaş olmasa bile, örneğin ekonomik krizlerle sarsılan, eşitsizliğin gittikçe daha büyük bir sorun haline geldiği bir dünya da bundan farklı olmayabilir.     

İktidar için her yol mubah Batı’nın kahraman hükümdarlarının yanında Savaş Sanatı’nın yazarı Sun Tzu (üstte) ve Üç Krallığın Romanı’nın yazarı Luo Guanzhong (altta)
gibi Çinli düşünürlerin çizdiği hükümdar portresi anti-kahramana daha yakındır. İktidar için ellerini kirletmekten çekinmezler.

Joker, yalnızca etik çerçevesinden değil, psikiyatri bilimi bakımından da ilginç bir portre sunuyor. Kötülük, şiddet ve akıl hastalığı gerçekten burada yansıtıldığı kadar ilişkili mi birbiriyle? Şiddetin toplumsal kökenlerine dair neler söylüyor Joker?

Birçok davranışbilimcinin, ev içi şiddetin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne süren makalesi vardır. Çeşitli araştırmalarda doğrulanan bir başka iddia da, şiddet gören çocukların, görmeyen çocuklara göre ortalama 5-8 puan daha düşük IQ’ye sahip olmasıdır. Yani, şiddet dolu bir çocukluk yaşayan bir insan büyüdüğünde şiddete eğilim gösterebilir ama filmlerdeki gibi “olağanüstü zeki” bir şeytana dönüşmesi, gerçek yaşamdan çok kurgunun bir gereği.

Son 80 yılda neredeyse 10 yılda bir, ayrı bir Joker ortaya çıkmış; karakter giderek derinleşerek karmaşık bir hal almış ve nihayet de başrole taşınmış. 40’lardan bu yana Joker’in ya da genel olarak “kötü karakter”lerin evrimi, toplumların evrimiyle ilgili nasıl bir ipucu veriyor?

Joker karakteri günümüzde ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, bir yandan da yüzyıllardır çocukların hem korktuğu hem de dinlemekten bıkmadığı hayaletlerin, cinlerin, cadıların cirit attığı masallara duyduğu ilginin bir devamı olarak da incelenebilir. İngiliz tarihçi Shane McCorristine (Leicester Üniversitesi), insanların kurban haline gelmeden ölüm deneyimini yaşamalarını sağladığı için bu tür dehşetengiz olaylara ilgi duyduğunu, günümüzde seri katillere duyulan merakın aslında çok geriye gittiğini öne sürer. Amerikalı kriminoloji profesörü Dr. Scott Bonn da Why We Love Serial Killers? (Seri Katilleri Neden Severiz?) başlıklı kitabında suçlular ve kötülerle ilgili saplantıları, insanların ölümle psikolojik olarak başetmesinin bir yolu olarak gördüğünü belirtiyor. 

Popüler filmlerdeki karakterler, kimi zaman gerçek hayatı da etkiliyor. Daha önce benzer bir etki yaratan popüler karakterler oldu mu?

Kurgu karakterlerin toplumu olumsuz yönde etkilediği iddiası çok eskidir ve sansürün başlıca gerekçelerinden birini oluşturur. En bilinen örnek, Goethe’nin 1774’te yayımladığı Genç Werther’in Acıları adlı romanında kahramanın intihar edişiydi. Roman çok beğenildi, bütün Avrupa’da okundu ve gençlerin sırf bu nedenle bir salgın halinde Werther gibi tabancayla intihar ettiği iddiaları ortaya atıldı. Hattâ buna “Werther ateşi” adı verildi (bugün “Werther etkisi” deniyor). Danimarka ve İtalya’da romanın yasaklanmasına neden oldu. 1990’ların sonunda bu tür tartışmaların en bilinenlerinden biri, Japon Pokémon oyunu dünyayı sardığı sırada, Türkiye’de bir çocuğun Pokémon olduğunu iddia edip pencereden aşağı atlaması ve ardından çizgi filmin yayından kaldırılmasıydı. Günümüzde her ülkede geçerli olan film ve TV programı izleme/ bilgisayar oyunu oynama yaşı, kriterleri ve yasaklarına uyulması gerekiyor.

İntihar salgını Anti-kahramanlar, toplumu kötü etkiledikleri bahanesiyle sık sık sansürlenmiş. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanı da gençler arasında bir intihar salgınına yol açtığı gerekçesiyle yasaklanan kitaplar arasında…

Kadın süper kahraman neden yok veya az?

Günümüzde sinemada Super Woman, Wonder Woman veya Lara Croft gibi erkek kahramanların tam birer kopyası olan kadın süper kahramanlar varsa da, bu gelenek geriye doğru gitmez. Eski zamanların edebiyatında ya süper kahramanın aşkına layık, iyi kalpli, edilgen kadınlar ya da süper kahramanı baştan çıkaran “kötü kadınlar” vardır. Örneğin Odysseus ülkesine, kendisini orada gergef başında nakış işleyerek bekleyen karısı Penelope’ye dönmek için maceralara atılır. Penelope bir kahraman değil, ulaşılması gereken bir nesnedir. Odysseus’u baştan çıkararak yolculuğundan alıkoymaya çalışan büyücü Kirke ise bir çeşit karşı-kahramandır. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar, ya Penelope gibi pasif ve masum kadınlar ya da Kirke gibi “femme fatale” denilen tipler edebiyatı ve sinemayı kaplar.

Süper kadınlar nerede? Kadınlar, uzun yıllar süper kahraman filmlerinde kahraman değil, kahramanın ulaşmaya çalıştığı nesne oldular. Wonder Woman gibi karakterler de erkek kahramanların birer kopyası olarak çizildi.

BEYAZPERDEDE ÖNEMLİ JOKERLER

Süper kahramanın tarihteki yolculuğu

Gizli korku ve isteklerini hayali kahramanlara yansıtmak, insanlar için her zaman bir ihtiyaç oldu. Destan kahramanları zamanla fantastik edebiyat, çizgi roman, video oyunu ve sinema karakterlerine dönüştü. Yolculuk aynıydı: Sıradan bir insan dönüşerek olağanüstü güçlerle donanıyor, sınavlardan geçerek hedefine ulaşıyordu. Ama hiçbir süper kahraman kusursuz değildi, hepsinin insani zaafları vardı.

Yunan mitolojisine göre Akhilleus’un annesi oğlunun ölümsüz olmasını istediğinden doğar doğmaz bir ayağından tutarak bebeği Styks ırmağına sokup çıkarmıştı. Ne yazık ki, bu süper kahramanın büyülü suya girmeyen topuğu bedeninin diğer parçaları gibi ölümsüz değildi; Akhilleus’un hayatı topuğuna giren bir okla sona erecekti. Şehname’nin kahramanı İsfendiyar da bir süper kahramandı. Ancak, Zerdüşt’ün mucizevi yenilmezlik havuzuna daldığında, gözlerini kapatmıştı. Sonunda ölümü gözlerine fırlatılan bir okla gelecekti. İskandinav destanlarının kahramanı Siegfried bir ejderha öldürmüş, sonra da onun kanında yıkanmıştı. Ama bu kanlı banyo sırasında bir yaprak sırtına yapışmıştı. Siegfried’in bedeninde yenilebileceği tek yer, sırtıydı. 20. yüzyılın kahramanı Süpermen, kriptonit adlı bir radyoaktif maddeden yayılan radyasyona maruz kaldığında bütün doğaüstü gücü yokoluyordu. Bu efsanevi kahramanlar arasındaki ortak nokta açıktı: İnsan (ölümlü) olarak doğmuş, ölümsüzlüğe ulaşmak için tanrısal bir suya girmişlerdi; ama bedenlerinin bir parçası açıkta kalmıştı. Bu yüzden tanrılaşamamışlardı. Hepsinin de insani, zayıf bir noktaları vardı. Yüzyıllar boyunca hayalî kahramanların öykülerini dinleyenleri, okuyanları ve seyredenleri cezbeden, onlarla özdeşleşmelerini sağlayan işte bu kusurlu yanlarıydı.

İsviçreli düşünür, psikiyatri ve psikolojinin babalarından Carl Jung’a göre “kahraman arketipi” insanoğlunun ortak bilinçaltının bir ürünüydü. Ortak korku, kaygı ve isteklerimizi ifade ediyordu. Süper kahraman çoğu zaman sıradan bir insan (tabii erkek!) olarak dünyaya geliyordu. Zor koşullar altında doğup büyüyordu. Ergenlik çağına ulaştığı sırada bütün yaşamını değiştiren bir olayla karşılaşıyordu. Örneğin genç Ali, Bolu beylerinin atlarından sorumlu imrahor olarak çalışan babasının gözlerine haksız yere mil çektirilince Köroğlu olarak bu adaletsizliğe isyan ediyor ve kahramanlaşıyordu. İngiltere’de köylü ayaklanmalarıyla geçen Ortaçağ’ın son yıllarında baladları söylenen Robin Hood’dan farkı yoktu.

Kahramanın dönüşümünü başlatan kıvılcım, uğradığı haksızlık olabilirdi; ama bir de hedefi, misyonu olmalıydı. Bu misyon bazen Odysseus gibi evine dönmek, bazen halkı haksızlıklara karşı korumak, kimi zaman sadece şöhret kazanmak, bazen de dinin hizmetinde savaşmak olabilirdi. Ortaçağ boyunca Hıristiyanlık ve İslâmiyet öğeleriyle dolu pekçok süper kahraman ortaya çıktı. Bu kahramanları harekete geçiren neden dinî inançlarıydı. Anadolu’daki Battal Gazi gibi ilk gazi efsanelerinin temalarından da biri buydu. Hıristiyanların tarafında ise Kutsal Kâse peşinde koşan Percival/Perceval gibi kahramanlar yer alıyordu.

Kahraman üstün güçlere sahip olabilirdi ama yine de ölümlü, kusurlu ve eksikti. Kısa bir süre için şeytana ayak uydurduğunda, ufak da olsa bir hata yaptığında, dinleyenler, okuyanlar, seyredenler daha çok zevk alıyordu. Örneğin Gılgamış, öykünün başında herkesin yaka silktiği, kadın peşinde koşan, şımarık bir prensti. İlyada destanının belki en “süper” kahramanı olan Akhilleus da sinirli ve alıngandı. Bir kız yüzünden orduların başkomutanı Agamemnon ile çatışmış, çadırına kapanarak savaşmayı reddetmişti.

Korfu’daki freskoda Akhilleus.

Yunan-Roma mitolojisinin büyük kahramanı Herakles ise serüvenine bir karşı-kahraman olarak başlamıştı. Bir delilik anında karısı Megara’yı, oğlunu ve kızını öldürmüştü. Kendine geldiğinde duyduğu derin pişmanlık, ona doğru yolu göstermişti. Başarıyla verdiği 12 sınav, aslında Herakles’in ödediği kefaretti. Zaten kahramanla karşı-kahraman arasındaki fark, ince bir çizgiden ibaretti. Baştan çıkarılması, şehvete veya gücün sarhoşluğuna kapılması an meselesiydi. Kahramanların önce bir kötü büyüye kapılıp sonra titreyerek kendilerine dönmesi, epik yolculuklarının bir parçasıydı.

Yolculuk bir dizi sınavdan ibaretti. Kimi hikayelerde bu sınavlar bir liste halinde açıktan açığa kahramanımızın eline veriliyordu. İsfendiyar çeşitli kurt, ejderha, aslan, simurg ve büyücüleri öldürdükten sonra, bir çölden geçmek ve üç gün fırtınaya dayanmak gibi yedi görevi başarıyla yerine getirmişti. Herakles ise aralarında elma ve koyun çalmak, kuş, aslan, boğa vb. öldürmek gibi görevlerin de bulunduğu 12 işi tamamlamıştı. Bu sınavlar, bir yandan da öykü karakterinin büyümesini, olgunlaşmasını, kısacası kahramanlaşmasını sağlayan birer araçtı.   

Ejderhayı öldüren Aziz Yorgo ve gücünü kaybeden Süpermen.

Modern zamanlarla birlikte bu tür kahramanlarla dalga geçen veya onların epik öykülerini tersine çeviren, insanları bu dünyanın sıradan gerçekliğine davet eden karakterler ortaya çıktı. Bunların ilki Cervantes’in Donkişot hikayesiydi. Ancak insanın gizli korku ve arzuları sona ermediği için, süper kahraman arketipi ölmedi. Fantastik edebiyat ve sinema, çizgi roman ve video oyunları hem çocuklara, hem çocukluklarının bir parçasını koruyan büyüklere yeni süper kahraman öyküleri anlatıyor; hatta bazen karşı kahramanlar bile bir çeşit süper kahramana dönüşüyor.

(Ayşen Gür’ün Eylül 2016’da #tarih’te yayımlanan yazısından derlenmiştir).

1000 YÜZLÜ, 17 ADIMLI

Bin Yüzlü Kahraman’ın ilk basımı, 1949.

Amerikalı düşünür ve mitoloji uzmanı Joseph Campbell, 1949’da Bin Yüz Kahraman (The Hero with a Thousand Faces) adlı kitabını yayımladı. BU kitapta binbir yüze sahşp olsa da kahramanın aslında tek bir arketipe indirgenebileceği öne sürülüyor ce bu serüven 17 adımda özetleniyordu.

1. MACERAYA ÇAĞRI: Bir insanın yaşamını temelden değiştiren olay.

2. ÇAĞRININ REDDİ: Müstakbel kahraman, kendisine yapılan çağrıyı önce reddeder. Korkar veya mevcut yaşamındaki görevlerini öne sürer.

3. DOĞAÜSTÜ YARDIM: Sonunda kahraman yolculuğuna başlar. Ona doğaüstü bir rehber yardım eder.

4. İLK EŞİK: Bu ilk sınavda kahraman bilinmeyen bir dünyaya girer.

5. BALİNANIN KARNI: Kahramanın en kötü anıdır. Ancak bu noktada yeni bir benliğe kavuşmayı kabul eder.

6. SINAVLAR YOLU: Sınavlar yolu önünde açılır. Bunlar kahramanın dönüşmesi için bir dizi görev veya zorluktur.

7. TANRILARLA BULUŞMA: Tanrı veya tanrılar, koşulsuz sevgi ve kahramanın kendi kendisiyle barışmasını temsil eder.

8. BAŞTAN ÇIKARICI KADIN: Kahramanı yolundan döndürmek için karşısına birçok hile ve büyü çıkar. Kadın baştan çıkarma metaforudur.

9. BABAYLA KARŞILAŞMA: Kahraman kendi üzerinde en büyük güce sahip kişi/kurum/ olay/şeyle yüzleşir. Baba figürü bunun simgesidir.

10. ZİRVE NOKTASI: Kahraman tanrısal özellikler kazanır.

11. SON LÜTUF: Yolculuğun misyonu gerçekleşir, aranan şey bulunur.

12. DÖNMEYİ REDDETMEK: Kahraman ulaştığı zirve noktasından geriye dönmek istemez.

13. SİHİRLİ UÇUŞ: Bazen kahraman ulaştığı “şey”den kaçmak zorunda kalır; dönüş yolculuğu gidiş kadar tehlikeli olabilir.

14. KURTULMA: Kahraman eğer yaralanmış veya zayıflamışsa rehberlerinin desteğine ihtiyaç duyar.

15. DÖNÜŞ EŞİĞİ: Kahraman geri dönerken, arayış sırasında kazandığı bilgeliği kaybetmemek zorundadır. Bu da bazen çok zor olur.

16. İKİ DÜNYANIN EFENDİSİ: Kahraman, maddi ve ruhani dünya arasında bir denge bulmalı, her iki dünyaya da egemen olmalıdır.

17. YAŞAMA ÖZGÜRLÜĞÜ: Kahraman ulaştığı bilgelik sayesinde ölüm korkusundan kurtulur, dönüşünde de yaşama özgürlüğüne sahip olur. Artık ne geçmişten pişmanlık duyar ne de geleceğe bel bağlar.