Cepheden cepheye savaştan savaşa… Mika: ‘La Capitana’

Arjantin doğumlu Yahudi asıllı Mika Etchebéhère, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyet saflarında çarpışan askerî bölük komutanı tek kadındı. Arjantin’den Patagonya’ya, Fransa’dan İspanya İçsavaşı’na, sonrasında tekrar Arjantin’e ve 68 Paris’ine uzanan bir devrimcinin hikayesi. Savaşta ve barışta kadınların rolünü kökünden değiştiren bir öncü.

Paris 1968.

70’ine yaklaşmış bir kadın, barikat kurmak için kaldırım taşlarını söken gençlere yardım ediyor. Müdahale eden polisler, bu muhterem büyükannenin kazara buraya düştüğünü sanarak evine kadar kendisine refakat ediyor. Kadının adı var: İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin saflarında çarpışan ve askerî bölük komutanı olan tek kadın: Mika Etchebéhère. Nam-ı diğer “La Capitana”.

Rusya’dan Arjantin’e göç etmek zorunda kalan Yahudi ve emekçi bir ailenin çocuğu Mika, yani Micaela Feldman, Santa Fe’deki Moisés Ville’de 1902’de doğar. Bir süre sonra babasının küçük bir restoran işletmeye başlayacağı Rosairo’ya geçerler; burada Sibirya steplerinden kaçan devrimcilerin de bulunduğu bir sosyalist göçmen ortamında, geçmişin hikayeleriyle yetişir. Henüz 14 yaşındayken bir grup anarşistle tanışır; ardından Paris Komünü’nün önde gelen siması Louise Michel’in adını taşıyan bir kadın grubuna katılır. 1920’de 18 yaşındayken diş hekimliği okumak üzere geldiği başkent Buenos Aires’de, Rus Devrimi’nin etkisiyle marksizme evrilen Grupo Universitario Insurrexit adlı bir dergi çıkaran öncü gruba dahil olur. Burada Hipólite Etchebéhère ile tanışır ve aralarında büyük bir aşk başlar.

Buenos Aires yıllarında 1920’de henüz 18 yaşında Buenos Aires’e gelen Mika burada hem hayatını etkileyecek siyasi kavramlarla hem de hayatının aşkı Hipólite Etchebéhère’yle tanışır.

Mika, kadınlardan oluşan bir grup kurarak tarım işçileriyle ilişkiye geçer; seçimlerde, fabrika önlerinde veya sokaklarda söylevleriyle dikkat çeker. 1925’te Komünist Enternasyonal’in politikalarını eleştirdiklerinde, Troçkizme sempati duydukları ithamıyla partiden ihraç edilirler. 1926’da Partido Comunista Obrero’nun kuruluşuna katılırlar ve yayın organı La Chispa’yı yönetirler. Mika kadın propaganda komisyonunda yer alır.

Ardından Jack London’ın macera romanlarından fırlamış insanların yatağı Patagonya’ya giderler. Arjantin ordusu ve büyük toprak sahiplerinin 1500 tarım işçisini katlettiği bu bölgede, hayatta kalanlarla bağlantı kurarlar. Mika olayların hikayesini yazmak için görüşmeler yapar. 30’lu yılların başlarında, tarihin akışını değiştirecek olayların cereyan edeceğine inandıkları Avrupa’ya gitmeye karar verirler.

Bir ülkeden diğerine Mika Etchebéhère, Jack London’ın macera romanlarında tasvir ettiği yerlere benzeyen Patagonya’da Hipólite’le birlikte. 1920’lerin sonları.

Haziran 1931’de Madrid’e gelince, İkinci Cumhuriyet’in vaatlerini yerine getirmesini talep eden göstericilere uyguladığı şiddeti görünce hayalkırıklığına uğrarlar. Ekim 1932’de Paris’e, oradan Weimar Cumhuriyeti’nin ölüm marşının çalındığı Berlin’e geçerler. Burada Kurt Landau’nun önderliğindeki Sol Muhalefet’e katılırlar. Hindenburg’un Kasım 1932’de Adolf Hitler’i şansölye ilan etmesinin sessizce geçiştirildiği günler, sonun başlangıcıdır.

Dünyanın en güçlü işçi hareketinin bulunduğu Almanya’da, hem sosyal demokratların hem komünistlerin nasyonal sosyalizme karşı ittifak yapmak yerine birbirlerini itham ettikleri bir ortama, geniş işçi kitlelerinin nasıl afalladığına tanık olurlar. Hipólite, Juan Ristico takma ismiyle yayımladığı 1933: Alman proletaryasının trajedisi. Mücadelesiz yenilgi, tehlikesiz zafer kitabında derlenen makalelerini yazar.

Tekrar Paris’e dönerler. Orada Kurt Landau ile buluşurlar. Tarhçi Pierre Broué tarafından “iki başlı bir militan” diye tanımlanan Alfred Rosmer ve Marguerite Thévenet ile yakınlık kurarlar. 1934’te Etchebéhère’ler Ne Yapmalı? dergisini çıkaran bir örgüte katılırlar. Mika evde İspanyolca dersleri verirken, Hipólite tüberkülozla mücadele etmektedir.

Ekim 1934’te Asturias madenlerindeki greve ilişkin notları şöyledir: “Asturias madencilerinin mücadelesi patlak verdiğinde İspanya’ya gitme amacıyla pasaportlarımızı hazırladık. Hareketin kanlı bir biçimde bastırılması coşkumuzu kırdı”. İspanya’da siyasetin radikalleşmesinin belirtisi olan bu radikal grev dalgası sanki geleceğin habercisidir. Yine de kurumsal siyaset kör topal yürümektedir. 1935’de Hipólite 6 aylığına hastaneye yatırılır.

İspanya yılları: Sorumlu komutan

1936’da Mika ve Hipólite, inceleme ve tatil için (Madrid havası Hipólite’in hastalığına iyi gelir diye) İspanya’ya geçerler. Kısa bir süre sonra, olayların patlak verdiği Temmuz ayı geldiğinde POUM (Partido Obrero de Unificación Marxista) saflarına milis olarak katılır ve cepheye yollanırlar. Devrim savunmasının daima devrimci ordunun inşaından geçtiğine inanan Hipólite, “sorumlu komutan” görevini üstlenir. 29 gün sonra milislerin en önünde savaşırken, darbeci general Francisco Franco kuvvetleriyle yapılan Atienza muharebesinde hayatını kaybeder. Milisler Mika’yı onun vârisi kabul eder. Daha sonra, POUM milisinin Cumhuriyet ordusuna katılması sırasında Cipriano Mera’nın (anarko-sendikalist bir duvarcıyken general olmuş ve 60’lı yılların başlarına kadar birkaç kez Franco’yu öldürme girişiminde bulunan ekibin içinde yer almıştır) komutasındaki tümende yüzbaşı rütbesini alır. İspanyol İçsavaşı’nda, böylesi bir komuta mevkiindeki tek kadın Mika olacaktır.

Mika cephede Mika, 1936’da Guadalajara cephesinde… Eşi ve yoldaşı Hipólite’le birlikte cephenin en ön saflarında savaşıyordu.

Onun örnek cesareti, erkeklerle eşit hak ve görevlere sahip olması, diğer birliklerden kadınların da onun bölüğüne geçmesini getirir. Zira bu dönemde genel olarak kadınlara silah verilmemekte, bulaşık-çamaşır gibi evişleri yaptırılmaktadır. Mika kendi bölüğündeki erkeklere, görevlerin eşit bir şekilde dağıtılmasını kabul ettirir: “Bizimle birlikte olan kızlar hizmetçi değil, milistir. Hepimiz, kadınlar ve erkekler, eşit olarak birlikte devrim için mücadele ediyoruz. Kimse bunu unutmamalı. Ve şimdi çabuk, iki gönüllü temizliğe!”.

Mika, “Bolivyalı” lakaplı bir yoldaşıyla cephede.

Mika da Hipólite gibi cephenin en ön safında yer alır. Aynı zamanda bir Troçkisttir. Yanında çarpışanlar bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmezken, bir gün bir duvarda orak-çekiçle imzalanmış bir yazı görürler: “Bir faşist bulursan onu tutukla, bir Troçkist bulursan onu öldür ”. Moskova Mahkemeleri’nin bir karikatürü İspanya’ya taşınmıştır. POUM’un lideri Andrés Nin dahil, önde gelen simalar Sovyet gizli servisinin yol göstericiliğinde özel hapishanelerde öldürülecektir.

Hangi savaş?

İspanya İçsavaşı’nın başlangıcından Malaga’nın düştüğü Şubat 1937’ye kadar yaşanan hadiseleri Mika Etchebéhère’in Mi Guerra de España kitabından izlemek mümkün. Bu kitap, cephedeki bir kadın tarafından yazılan tek eser olarak da tarihe geçecektir. Bundan sonra, Madrid’in düşüşüne kadar yaşananlar ise sonradan günışığına çıkarılacaktır. 1986’da, bir yakının tamamıyla unutulmuş olan Mika’dan sözetmesi üzerine, Arjantinli romancı Elsa Osorio onun hakkında her şeyi toplamaya başlar ve sonunda bir roman yazar: La Capitana.

Devrime adanmış bir hayatın öyküsü Mika Etchebéhère, İspanya İçsavaşı’nın başından Malaga’nın düşüşüne kadar yaşanan olayları 1976’da Mi Guerre de España kitabında yazdı.

İspanya İçsavaşı’nda anti-faşist cephede Moskova Mahkemeleri’ne paralel yürütülen temizlik hareketini anlamak için Mika gibi POUM saflarında savaşıp gırtlağından yaralanan George Orwell’in Katalunya’ya Selam kitabına bakmak gerekir. Ernest Hemingway ve André Malraux’dan farklı olarak cephede savaşan Orwell’in anlattığı hikaye tamamıyla farklıdır. 1995’de Ken Loach’ın “Toprak ya da Özgürlük” filmiyle İspanyol Devrimi’nin gerçek yüzünün anlaşılmasında önemli bir adım atılır. Mika’nın anıları ve kitabı bu açıdan Orwell’inki gibi öncü bir eser olarak tarihe yazılır.

Mayıs 1937’de Barcelona’da Stalinistlerle anarşistler ve POUM üyeleri arasında yaşanan çatışmadan sonra Mika, cumhuriyete karşı gelmekle suçlanarak tutuklanır ve Genel Güvenlik Yönetimi’nin Madrid’deki hücrelerine atılır. Ancak komutanı Cipriano Mera, Mika’nın askerî becerilerini kanıt göstererek onun serbest bırakılmasını sağlar. Cipriano Mera’nın komuta ettiği 14. Tümen -Sovyet GPU’sunun aktif katılımıyla anarşistlerin ve Troçkistlerin tasfiye edilmesine karşın- devrimcilerin sığınağı durumundadır. Buna karşın POUM’un önderi Andrés Nin’in ve Kurt Landau katledilir; Mika ise İspanyol Devrimi’nin gölgede kalan ancak onu bugüne taşıyan önemli örgütlenmelerinden biri olan “Mujeres Libres” (Özgür Kadınlar) hareketine katılır (“Mujeres Libres”, anarşist kadınlar tarafından Madrid’de kurulmuştu. Bunlara 1936’da Barcelona’daki Kadın Kültür Grubu da katıldı. Cephe gerisinde çeşitli bir dizi faaliyette bulundular. Çoğunluğu işçi olmak üzere 30 bin kadını buluşturan bir federasyon oluşturdular. Mujeres Libres yalnızca cephe gerisinde lojistik destekle kendini sınırlamıyor radikal bir toplumsal devrim talep ediyordu).

Mika, 1936’da Hipólite’in hastalığı nedeniyle geldiği İspanya’da POUM saflarına milis olarak katılacaktır.

Mart 1939’da faşistler Madrid’e girdiğinde Mika bir devriye tarafından yakalansa da Fransız pasaportu sayesinde bir Fransız kolejine sığınacaktır. Fransa’daki dostları onun tekrar Fransa’ya geçmesini sağlar. Avrupa’da patlayan 2. Dünya Savaşı Eylül’de Fransa’yı da içine alır ve 14 Haziran 1940’da Naziler Paris’i işgal eder. Mika, Buenos Aires’e döner. 1943’te Peronizmin yükselişine tanık olduktan sonra savaşın bitiminde, 1946’da tekrar Fransa’ya gider. Tercümeler yaparak hayatını idame ettirir. Gençlik değerlerine sadık kalarak 68’i yaşar, Arjantin diktatörlüğüne karşı gösterilere katılır.

50’li yıllarda Paris’e gelen ve o sıralar adı bilinmeyen ünlü Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın çok yakınıdır; ona da tercüme işi bulur ve Paris’e yerleşmesine sağlar. Mayıs 1968’in coşkulu tanığı, sürgündeki memleketlileriyle ilişkisini sürdürür ve 7 Temmuz 1992’de hayata veda eder. Vasiyeti uyarınca külleri Seine Nehri’ne serpilir.

11 Temmuz 1992’de Le Monde gazetesinde yakın dostları onu şöyle selamlayacaktır:

“Mika dürüstlük, cesaret, dostluk, kararlılık demekti. Paris’i, kuşları, kedileri ve şakayıkları sevdi”.