Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.

Diyarbakır surları: Arap, Türk, Kürt ama aslen Bizanslı

Dünya Mirası Listesi’ne giren Diyarbakır surları, benzersiz mimari detaylarıyla dünyanın en uzun savunma sistemlerinden birini günümüze taşıyor. Bunları korumak da millliyetçilikten değil, çokkültürlü yaklaşımdan geçiyor. 

Temmuz başında Türkiye, heyecanla UNESCO’dan gelecek haberleri bekliyordu ki, ülkenin iki önemli kültürel alanının dünya miras listesine alındığı duyurulunca büyük bir sevinç yaşandı. Bunlardan ilki “Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri” (Esfel), ikincisi ise Efes.

İlgili yönetimler kazandıkları başarıyı keyifle kutluyor. İki olağanüstü merkez de, dünya mirası olarak daha iyi korunabilecekleri bir sistem içine girdikleri için şanslı. Ancak Türkiye’de UNESCO Dünya Mirası Listesi biraz farklı algılanıyor. Çoğu zaman heyecanla, hemşehrilik duyguları ile listede yer almak gerektiğine inanılıyor. Hele komşu ya da turistik olarak “rakip” görülen bir bölge miras alanı olursa, hemen bir mücadele başlıyor. Kültür ve doğal miras, koruma, yaşatma, bilinilirliği arttırma gibi konular pek de önemsenmiyor. Yerel yönetimler, konuyu başarı hanelerine ekleyecekleri bir madde gibi görüyorlar.

5200 metre uzunluğunda Diyarbakır’ı çevreleyen surlar 4. yüzyılda yapılmaya başlanmış ve sonrasında bölgeye hakim olan diğer medeniyetler tarafından hem onarılmış hem büyük burçlarla kuvvetlendirilmiş.

Halbuki bu listede olmak sorumluluk gerektiriyor. Kimse bu listeye zorla alınmıyor, listeye girmeye davet edilmiyor. Liste sürekli değişim halinde. Geçici liste, miras listesi, tehlike altındaki miras listesi gibi başlıklar var. Miras alanları birinden diğerine geçebiliyor ve şartlarını yerine getirmezse listeden çıkarılabiliyor.

UNESCO, bir dünya mirası listesi oluşturmaya 1972’de karar verdi. Amaç, dünyanın kültürel ve doğal zenginliklerinin korunması ve yaşatılması konusunda farkındalık yaratmak ve bilinç oluşturmak. Dünya mirası listesine girmek -genellikle sanılanın aksine- bu varlıkların korunması için doğrudan destek vermiyor. Tüm süreç, ilgili ülkenin yönetimi, yerel yönetimleri ve sivil toplum örgütleri ile devam ettiriliyor. En önemli kazanç bu varlıkların korunması ve yaşatılması için oluşturulan alan yönetimleri ve yönetim planlarının hazırlanması.

Alan yönetimi, dünya mirasının korunması ve yaşatılması konusunda tüm kurum ve kuruluşların ve bölge halkının bilgilendirilmesi, koordinasyonu konusunda çalışıyor. Bu alanlarda yapılacak her türlü büyük değişiklik ve düzenleme UNESCO ile birlikte değerlendirilerek yapılıyor. Yani dünya mirası listesine girmek için alan yönetiminin kurulması ve yönetim planının hazırlanması şart. Yerel yönetimler tarafından hazırlanan ve ülkelerin kültür bakanlıkları tarafından yapılan başvurularda öncelikle geçici miras listesine alınan varlıklar, daha sonra şartlar yerine getirildikçe yapılan oylamalarla kalıcı listeye geçiriliyor. Dünya miras listesinin en yoğun olduğu kıta Avrupa. Dünyanın çok kıymetli bir çok anıtı ne yazık ki bu listede değil, ama yine de insanlığın ortak mirası kültürel ve doğal zenginliklerin yaşatılmasında bir motivasyon oluşturuyor.

“Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri” ile “Efes miras alanı” insanlık tarihinin bir dönemi, inşaat teknikleri, teknolojisi, sanatı, gelenekleri açısından önemli anıtlarından. Ne yazık ki iki alanın da resmî web siteleri yok. Yönetim planlarını bulmak da pek kolay değil. Hiç şüphesiz iki miras alanı da dünya mirası ifadesini bütünüyle hakeden varlıklar arasında. Ancak UNESCO’nun istediği şartlar yerine getirilse de henüz iki miras alanı da hak ettikleri şekilde tanıtılmış değiller.

Diyarbakır oldukça eski bir yerleşim yeri. Bugün iç kale olarak bilinen yer, ilk yerleşim alanı olan bir höyüğü barındırıyor. Giderek bu alan bir akropol ve iç kaleye dönüşmüş. Bu iç kalenin yanında ise kent alanı yayılıyor. Hiç şüphesiz bu ilk yerleşimlerin bir savunma sistemi vardı ama, bugün görülen ve kenti çevreleyen surlar 4. yüzyılda inşa edilmiş ve aynı yüzyılın ortalarında büyük ölçüde genişletilmiş. 6. yüzyılda İmparator İustinianus 7. yüzyıldan sonra bölgeye hâkim olan Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, İnaloğlu, Mervani, Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu, Osmanlı Devletleri de hem mevcut duvar ve kuleleri onarmış hem de gerektiğinde büyük kulelerle savunmayı kuvvetlendirmiş.

Diyarbakır’da bir vaha Dünya Mirası Listesi’ne alınmasıyla, üzerindeki şehirleşme baskısını hafifletmesi beklenen Hevsel Bahçeleri (Efsel Bahçeleri), Diyarbakır’ın güçlü bahçe geleneğini günümüze taşıyor.

Bugün tüm bu devirlerin izlerini taşıyan kapı ve kulelerde Yunanca, Latince, Arapça, Farsça kitabeler, mimari süslemeler ve kabartmalar ile adeta bir müze gibi varlığını devam ettiriyor. Benzer birçok şehrin surları bu tür savunma yapılarının önemini kaybettiği 19. yüzyılda yok olmuşken, Diyarbakır surları büyük ölçüde bütünlüğünü koruyarak günümüze ulaşmış. Kale dış surlarının uzunluğu yaklaşık 5200 metre. Ayrıca iç kalenin 600 metre uzunluğundaki surları da buna eklenebilir. Maalesef bazı noktalar zamanın ve imar çalışmalarının etkisi ile yok olmuş. Surların ve burçların yükseklikleri yaklaşık 7,6 ila 22 metre arasında değişiyor. Diyarbakır kalesi dış surlarının toplam 82 burcu ve 4 ana kapısı varken, iç kalede toplam 19 burç ve yine 4 kapı bulunuyor. Yapı malzemesi genellikle bölgenin koyu renkli volkanik taşları.

Ortaçağ Türk kaynakları bu surlar nedeniyle kenti “Kara Amid” olarak da isimlendirmişler. Surlar ile ilgili bu teknik bilgiler net olmakla birlikte, günümüz insanı pek de önemli bulmadığı bu rakamlara iltifat etmiyor. Oysa Diyarbakır surlarının Türkiye’nin hatta dünyanın en uzun savunma sistemi olduğunu yazan uzmanlar var. Duvarların bazı kuleleri hem mimarileri hem figürlü süslemeleri ile meşhur. Bunlardan 13. yüzyılda Artuklu sultanları tarafından inşa ettirildiği anlaşılan Ulu Beden, Yedikardeş burçları dünya savunma mimarisinin başyapıtları arasında sayılıyor.

Surları dolaşanlar bölgenin zengin, çok dilli ve çok kültürlü geçmişini de ziyaret etme fırsatını elde ediyor. Ancak modern dünyada bu miras, maalesef varolan ya da gelişmekte olan milliyetçiliklerin sembolü haline geliyor. Türkler genellikle surların Türk döneminde inşa edilen bölümlerinden bahsetmekten hoşlanıyor. Kürtler de genellikle Diyarbakır’a hâkim olan Türk devletlerinin isimleri ve eklerini anmamayı tercih ediyor. İnsanlığın ortak mirası olarak korunması düşünülen bir anıtın, bölge halklarının aydınlarının bir kısmı elinde başka bir mücadele alanına dönüşmesi üzücü. Ancak insanımızın kültür varlıklarına genel ilgisizliği ve bilgisizliği nedeniyle bu “mücadele” pek yankı bulmuyor. Günümüz milliyetçilik hareketleri surları kendi ulusal geçmişlerinin bir simgesi ve bölgedeki varlığının haklı tanığı olarak görse de, surlar genel hatları ile Bizans mimarisinin bir hatırası. Hatta İstanbul’a adını veren meşhur hükümdar Konstantinos ve sülalesinin adını da bu bölgede yaşatıyor.

Sur dışında geniş bir alana yayılan Hevsel Bahçeleri ise meyve ağaçları ve bostanları ile kentin çevresinde güçlü bir bahçe geleneğinin temsilcisi. Hem kentin ihtiyaçlarını karşılıyor hem de keyifli vakit geçirmek için kullanılıyor. Dünya mirası olmak, Hevsel Bahçelerinin hızla gelişen kentin baskısından kurtarılmasına katkı sağlayabilir.

EFES MİRAS ALANI

Çokrenkli, çokkatmanlı bir uygarlıklar geçidi

Hitilerden Artemis Tapınağı’na, Hz. İsa’nın havarilerinden Suriye geleneklerinin şekillendirdiği camiye, Meryem Ana’dan Yedi Uyurlar’a uzanan, biraraya gelmesi çok güç, benzersiz bir katmanlaşma… Efes.

Efes miras alanı, dört birimden, Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, Azizi Yahya, İsa Bey Camii ve Hamamı ve Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi’nden oluşuyor.

Bu alanın kültür varlıklarını sadece altalta yazmak bile, uzun bir liste ve kronolojik bilgi gerektirir. M.Ö. 5000’lere kadar inen yerleşim, her dönem önemli ve güçlü bir merkez olmuş. Büyük bir körfezin sonunda bulunan ve bu doğal liman sayesinde Kalkolitik Çağ’dan 14. yüzyıla kadar yaşayan kent, bu süreçte birkaç kez yer değiştirmiş. Akdeniz havzasının en önemli kentlerinden biri olan Efes, varlık sebebi olan körfezin dolmasıyla önemini yavaş yavaş kaybetmiş.

EFESOS TİYATROSU

Yerleşimin en eski bölümü, Efes antik kentinin Magnesia Kapısı’nın yaklaşık 500 metre uzağında Dervent Deresi yanındaki Çukuriçi Höyüğü. Mandalina bahçeleri arasında olan höyükte kazılar yapılmış ama, görülebilecek arkeolojik kalıntılar yok.

Miras alanının en etkileyici bölümü ise Selçuk ilçesinin bitişiğinde Ayasuluk Kalesi ve çevresinde. Öncelikle burada da benzer bir prehistorik yerleşim var. Bunun Tunç Çağı’nın meşhur Apassa yerleşimi olduğu söylenir. Bu kent Hititlerin batı komşusu Arzava ülkesinin başkenti idi. Efes kentinin ilk kurulum alanı da burası. Kentin ismi de bu dönemden miras kalmıştır. Tepenin eteklerinde Antik Çağ’ın en meşhur anıtlarından Artemis Tapınağı’nın ve kutsal alanının bulunduğu bölge uzanıyor. Tanrıça Artemis’in tapınağı defalarca inşa edilmiş ve Antik Çağ’da dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiş. Bu alanda bugün meşhur tapınağın birkaç parçası dışında bir şey kalmamıştır.

KELKUS KÜTÜPHANESİ

İsa’nın havarilerinden Aziz Yahya’ya ait olduğu düşünülen mezarın üzerine 4. yüzyılda büyük bir kilise inşa edilmiştir. İstanbul’da Ayasofya’yı yeniden inşa ettiren imparator İustinianus, 6. yüzyılda bu kiliseyi de yenilemiştir. İstanbul’un bugüne ulaşmayan meşhur Havariler Kilisesi’ne benzeyen ve üzerinde kubbeler olan muhteşem kilise, uzun kazılar ve restorasyonlarla ayağa kaldırılmıştır. Bu kilise 12 Havari’den birinin mezarını barındıran hem mimarlık tarihi hem inanç tarihi açısından önemli bir merkezdir. Kısmen kiliseyi de çevreleyen kale Ortaçağ’a tarihlenir ve Anadolu’nun en iyi korunmuş örneklerinden biridir. Kale içi yerleşimi zamanla yok olsa da sarnıç ve ibadethaneler hâlâ ayaktadır. Hemen kalenin eteklerinde Aydınoğlu İsa Bey’in 1375’te inşa ettirdiği cami ve hamam İslâm mimarisinin başarılı örnekleri arasındadır. Antik dünyanın en önemli tapınaklarından İsa’nın havarisine, Suriye geleneklerinin şekillendirdiği camisine kadar bu alan, biraraya gelmesi çok güç olan benzersiz bir katmanlaşmayı sergiler.

İOANNES KİLİSESİ

Bu yerleşimlerin yanında M.Ö. 6. yüzyılda bugünkü yerinde yeniden bir Yunan şehri olarak kurulan Efosos kenti vardır. Geç Roma dönemine kadar birbirinden muhteşem binalar ile süslenen kent, büyük bir ticaret ve kültür merkezi olmuştur. Hıristiyan inancının 7 büyük konsilinden biri burada toplanmıştır. Konsilin toplandığı yapı, hâlâ Konsil Kilisesi ya da Meryem Ana Kilisesi adıyla anılır. Havarilerden Pailis’un ziyaret ettiği kent, aynı zamanda Anadolu’nun en eski 7 Hıristiyan cemaatinden birine sahiptir. Hıristiyan ve İslâm anlatılarında geniş yer bulan “Yedi Uyurlar” hikayesinin bir mağarası da burada bulunur. Zamanla bir ören yerine dönüşen kentte yapılan arkeolojik kazılar 100 yılı geride bırakmıştır. Yapılan kazılar ve ayağa kaldırma çalışmaları (anastilosis) ile kent cazip bir turistik merkeze de dönüşmüştür (yılda yaklaşık 2 milyon kişi).

EFESOS YAMAÇ EVLER

Hıristiyan inancının en önemli isimlerinden biri olan Meryem Ana Evi de buradadır. Efes’ten 7 km. uzakta Panayır dağında olan yapı 13. yüzyıla ait bir Bizans manastırının üzerinde inşa edilen küçük bir kiliseden ibarettir ve birçok Hıristiyan, Meryem Ana’nın ömrünün son yıllarını burada geçirdiğine inanır.

EFESOS ÇİFTE KİLİSE

Benzersiz kültür mirası İlk yerleşimin M.Ö. 5000 yıllarına kadar indiği Efes, sayısız uygarlığın günümüze miras bıraktığı birbirinden değerli kültür varlıklarına evsahipliği yapıyor.

Devamını Oku

Son Haberler