SSCB’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirler, Türk cumhuriyetlerinde sadece bir dereceye kadar etkili olabilmiş. O dönemde Tacikistan’da da seküler tavırların yaygınlık kazanması, Sovyetler’in umduğunun aksine, İslâmiyet üzerine yazılmış eserlerin yaygınlaşmasını ve şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun gelişmesini getirmiş. 

Cemalettin Afgani 

 Nevruz günü idi. Istanbul Fransız Anadolu Arastirmalari Enstitüsünde (IFEA) tam da Nevruz’a yakışır bir toplantı oldu. Herkesin kendini ancak kendisi gibi düşünenler içinde rahat hissettiği ve farklı düşünenleri görmediği, görse de tahammülü olmadığı bu dönemde karşıt görüşlerin birbirini tamamladığı bir konferansa katılmak ne kadar da iç açıcı idi. Orta Asya’da İslamiyet konusunu ele alan bu konferansı IFEA direktörü Bayram Balcı düzenlemişti. 

Nevruz günü yapılan konferansta da bu konular çerçevesinde üç konuşmacı vardı. Konuşmacılar her biri Sovyet devri ve sonrasında devletin İslamiyet konusunda aldığı tedbirler ve yaptıkları siyaset hakkında uzman kişiler. Birinci konuşmacı (S. Dudoignon) insanda sanki Sovyet siyaseti çerçevesinde yaşayan İslamiyetin sadece evliyalar çerçevesinde var olabilen halk inancı olduğu izlenimi uyandırıyor; ikinci konuşmacı (A.Khalid) ise Sovyetler devrinde devletin islamiyeti nasıl denetim altına almış olduğunu ve Ufa (Başkurdistan) ve Taşkent’teki iki dini idare müftülerinin ne kadar da devletin politikalarına paralel uyumlu bir idare sergilediklerini gösteriyordu. Üçüncü konuşmacı (A.Muminov) ise S.S.C.B’nin dini idarelerinin başında bulunan kimselerin aslında ne türlü bir eğitimden geçtiklerini, kimlerin yanında yetiştiklerini ve yaşadıkları dönem içinde özellikle 20.yüzyıl başındaki büyük İslam düşünürlerinin eserlerini kendi mahalli dillerine çeviri şeklinde aktardıklarını anlatıyordu. Bunlar arasında Ğılmani adındaki müftü Cemalettin Afgani ve Muhammed. Abdu gibi düşünürlerin eserlerini Arap harfleriyle Kazakçaya çevirmiş. Yani biz bu üç konuşmacı sayesinde S.S.C.B.’nin din siyaseti konusunda aldığı tedbirleri öğrenirken, bu tedbirleri yerine getiren dini idare görevlilerin bizzat modernist islami düşüncelerin yayılması için çalışmalar yürüttüklerini öğreniyoruz. Yani devlet politikası bir dereceye kadar etkili olabilmiş, devlet şemsiyesi altında dini yönetimle görevli olanlar bile din bilginlerinin fikirlerin anlaşılması ve yayılması için gayret göstermişler. Herhalde genelde görülen seküler tavırların yaygınlık kazanmasında o dönemin etkisini görmek mümkünse de, modernist İslam düşünürlerinin eserlerinin çevrilmesine hizmet etmekle din görevlileri bu fikirlerin yayılmasına hizmet etmiş olmuşlar. Öte yandan Tacikistan’da Sovyet politikaları sonucu, pamuk toplamaya gönderilen dağlı ahali de ovaya yerleşince kendi aralarında yaşayan evliya evlatlarını da yanlarında getirmek suretiyle, evliya kültünün daha geniş sahalara yayılmasına sebebiyet vermişler. Kısacası bu konuşmalar genellikle düşünülenin aksine Sovyetler istemeden islamiyetin yayılmasına hizmet etmişler izlenimi uyanıyor. 

Bu gelişmelerin ilginç diğer bir yanı da, dağdan ovaya ineneler arasında yaşayan evliya evladı ölünce bu kez onların mezarları etrafında yeni ziyaretgahlar oluşması olmuş. Bütün bu olayda benim ilgimi çeken birinci konuşmacının bu olaydan “silsilenin yerini şecere” aldı demesi oldu. Bilindiği gibi silsile hangi yol seçilmişse o yolda yetişmiş ve o yolun şeyhi ve erbabı tarafından liderlik makamına layık görülen kimselere geçerdi. Anlaşılan eğitimli kimseler yetiştirilemeyince bu kez halkın saygı ve sevgisi geçmiş evliyaların evladına yönelmiş. Konuşmacı Tacikistan’ın bu bölgesindeki evliya evladından Dehbidliler diye bahsediyordu. Dehbid adını taşıyan Semerkand yanındaki köy Nakşbendi silsilesinden Mahdum-i Azam’ın yurdu idi. Bugün bile onun türbesi bir ziyaretgahtır. 1996 kışında bembeyaz karlar altında renkli kaftanlarını giymiş her yaştan Özbeğin onun türbesini ziyaret ettiklerini görmüştüm. M. Azam evladı daha sonra Kaşgar ve Yarkent taraflarında da etkili olacaklardı. Demek Tacikistan’daki bu bölge de bu sülaleden nasibini almış. Onlar tarihte Özbekistan’daki faaliyetlerini silsile esasında yürütürlerken, Özbekistan dışında şecere ile hayatlarına devam etmiş görünüyorlar. Sovyet devrinde ise tamamen şecere esasına dönülmüş olan bu bölgelerde aidiyet duygusunun şecere ile varlığını sürdürmüş olması bu gelişmelerde faydalı olmuştur. Kimse kimsenin şeceresini elinden daha doğrusu belleğinden alamadığı için de yaşamaya devam etmişler ve konuşmacının dediği gibi Sovyetlerin siyasetinin beklenilenin tersine sonuçlar doğurmasına sebebiyet vermişlerdir. Kime niyet kime kısmet!