Tarihte bütün göçebeler, “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Macar Türkolog Ármin Vámbéry’nin 19. yüzyılda karşılaştığı bir göçebe kadın, “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” soruma “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti. Arazi çalışması ve ayrıntılar üzerine…

Göbeklitepe’ye rağmen hâlâ yerleşikliği göçebeliğe üstün gördüğümüz için, göçebelikten yerleşikliğe geçiş nasıl olmuştur sorusunu sormayız bile. “İnsanlar hep göçebe kalacak değiller ya… Daha iyi ve daha medeni olan yerleşikliğe geçmelerinden daha tabii ne olabilir” diye düşünürüz. Neyse ki en azından Göbeklitepe konusunda böyle kesin önyargılara varmadan beklemeyi tercih ediyoruz.

Aslında göçebelikten yerleşikliğe geçiş her zaman tek yönlü bir hareket olarak gelişmemiştir. Örneğin Şah zamanında zorla yerleştirilmiş bazı İran göçebeleri, sonradan tekrar göçebe hayata dönmüşlerdi. Bize bu olayın tek yönlü olduğunu düşündüren, varsayımlarımızdır. Bizim gibi yerleşiklerin bu konuda ne düşündüğü malum. Olaylara göçebeler açısından bakınca  ise yerleşiklik çok özenilecek bir durum değildir. Daha 1967’de Yü Ying-shih’nın Trade and Expansion in Han China adlı eserinde belirttiği gibi, Hunlar döneminde yerleşiklerin ipekli giysileri ile çalılar arasında dolaşmalarının imkansızlığını dile getiren bir Çinli, yerleşiklik ve göçebelikten birinin diğerine üstün olmadığını güzelce ifade etmiştir. Her iki yaşam tarzı da doğaya uyum göstermekle ilgilidir.

Daha sonra Tunyukuk da, o zaman henüz genç bir şad olan Bilge Kağan’ın kale ve tapınaklar yapma teklifi üzerine “Bizim düşmana karşı uzun zaman direnebilmemizin sebebi, sadece su ve otları izleyerek yaşamamız, oturduğumuz yerin devamlı olmaması, yani devamlı olarak aynı mekanda oturmamamız, yabani hayvanları avlayarak geçinmemiz ve hepimizin silah kullanmaya alışık olmamızdır. Tang askerleri sayıca çok olsa da, bunun pek faydası olmaz; yani bizim arazimizde onların kalabalıklığı pek işe yaramaz. Eğer, kale ve surlar yapıp yerleşir, eski âdetlerimizi değiştirirsek, günün birinde mağlup olur ve Tang tarafından yutuluruz” demişti.     

Macar Türkolog Ármin Vámbéry, 19. yüzyıldaki seyahatinde karşılaştığı bir göçebe kadına yerleşiklikten bahsedince, kadın “Nasıl yani, hiç yer değiştirmiyorlar mı? Ancak ölüler yer değiştirmez” demişti. 1950’lerde Türkiye’de de göçebeleri yerleştirme teşebbüsü olmuştu; o hadiselerle ilgili Antalya civarından bir Yörük bana “Yukarıdan ormancılar, aşağıdan jandarmalar gelmeseydi biz hiç yerleşmezdik. Aşağıdan geçen jandarmalar köy evi sansın diye nice Yörük evi kirece boyanmıştı” demişti. Toroslar’dan genç bir Sarıkeçili ise “şehri nasıl buldun?” sorusuna “şehre indim, çok basık” diye cevap vermişti

Kısacası bütün göçebeler tarihte “yatak” dedikleri yerleşik düzene özenmemiştir. Ancak bazılarının kendi hayat tarzlarına ve uğraşlarına uygun geldiği için gönüllü olarak yerleşikliğe geçtiği konusunda bilgilerimiz var. Göçebeler durup dururken “ben yerleşeyim, bir tarlam olsun, ekip biçeyim” diye değil de, daha çok göçebelikte varolan alışveriş, ticaret yoluyla yerleşmiş görünüyorlar. Böyle bir geçişin doğal olarak çeşitli yön ve yöntemleri vardır.

40 yıl önce Sudanlı göçebeler üzerinde çalışırken karşılaştığım bir durumu hatırlatmak isterim. 1980’de British Library’de, 19. yüzyılda Sudan’a gitmiş seyyahların eserlerini okuyordum. Benim ilgilendiğim Sudan’ın kuzeydoğusunda bulunan Şukriye kabilesi, 19. yüzyılda tek başlı hiyerarşik bir düzene geçmeye başlamıştı. Bu değişimde onların özellikle ticaret yolları üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştıkları görülüyordu. Bu hakimiyet, mevcut yolların yanında yeni yollar açmaları ile de belirginleşiyordu. Böylelikle ticaretin yönünün değiştirmiş oluyorlardı. Bunu yaparken ticareti kendi tekellerinde geçirecek ve başkalarını safdışı edecek bir yöntem olarak, yeni yol boyunca derin çukurlar kazıyorlar ve pazara sunmak istedikleri devekuşu tüylerini bu çukurlarda muhafaza ediyorlardı. Böylece pazara giderken götürecekleri malları önceden depolamış, bu yeni yol vasıtasıyla diğer rakiplerini saf dışı bırakmış oluyorlardı.

Bu becerilerinde elde ettikleri şan, şöhret ve kâr, daha önce dağınık bir şekilde yaşayan Şukriyelerin bir bey (şeyh) etrafında toplanıp nemalanmak istemelerine sebebiyet vermişti. Böylece de Şukriyeler güçlü bir kabile beyliği haline gelmişti. Görüldüğü gibi çukur kazma gibi basit bir ayrıntının ticaret hatlarını sahiplenme, hiyerarşik bir düzene geçme ve yerleşme konularında bize “yol gösterdiği” muhakkaktır. Tarih çoğu zaman arazide ve ayrıntıda gizlidir.