19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı. 

27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi. 

Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar. 

Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı. 

1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı. 

27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık. 

Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik. 

Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma. 

Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor! 

Padişah II. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!” 

Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”. 

Muayede salonu: Sarayın kalbi 

Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.

Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…” 

Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen V. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve V. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, V. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah VI. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş. 

Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor. 

Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.

Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.

Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…

Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”

Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”. 

Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz… 

Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor… 

Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların biribirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar. 

Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta). 

Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan II. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor: 

“Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur. 

“Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…” 

Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz. 

Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.

Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi…