İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümler, büyük kaynaklara el konulmasıyla gerçekleşti. Her medeniyetin ve her ilerlemenin temelinde kan ve mal var. Amerika kıtasının talanından Hindistan ve Afrika’nın yağmasına; Latinlerin İstanbul’dan, Naziler’in Yahudiler’den çaldıkları para ve eserlere kadar tarihi biçimleyen en önemli hadiseler…

Toplumlar günlük çalışmaları karşılığında elde ettikleri ürünlerle yaşar ve zamanla her toplumda bazıları “birikim” yapar. Günün birinde örneğin bozkırdan atlılar çıkagelir; fakir-zengin demeden herşeye el koyar, katletmediklerini de köle yapar veya vergiye bağlar. Kimi zaman da kıyıda beliriveren teknelerden inenler aynı şeyi yapar. Atlıların veya gemicilerin sayısı çok azdır ama, bunların savaş teknikleriyle başa çıkılamaz. Yerliler, gelenlerin ne olduğunu dahi idrak edemeden herşeylerini yitirir ve hayatta kalanlar kendi ülkelerinde köle olur.

Cortez 520 kişiyle Meksika’yı fethetmiştir (1519). Pizarro 168 asker, 1 top ve 27 atla İnka medeniyetini tarihe gömmüştür (1532). İngilizler, bir kısmı yerlilerden oluşan 3 bin askerle, Fransızların askerî desteğindeki 50 bin kişilik bir orduyu yenip Hindistan’ı ele geçirmiştir (1757). Bunları sağlayan en önemli faktör, zihniyet farkıydı. Yağmaya odaklanmış bir savaşçı zihniyetle başa çıkılamamıştır.

Davetsiz misafirler Christoph Colomb 1492’de Hispanyola’ya (şimdiki Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) geldiğinde orada yaşayan Taino halkı, en kıymetli eşyalarını teslim etmek zorunda kaldı. Arka planda korku içinde kaçışan yerliler görülüyor.

Tarihteki en büyük örnek ise rakiplerine kıyasla ufacık ama disiplinli bir orduyla Avrasya’yı ele geçiren Çinggis Han ve oğullarıdır. Ne var ki, fatihlerin bir kısmı ellerine geçen kaynağı ticaret ve üretime aktarıp sürekli bir zenginliğe kavuşurken, diğerleri bunu yapamamıştır. Moğollar bozkırın derinliklerindeki yurtlarına çekilip çobanlığa dönerken, bazıları da, örneğin Çin’i fethedenler, bir süre sonra fethettikleri tarafından eritildiler. İspanyollar ise Amerika’dan taşıdıkları altın ve gümüşü tüketime harcayıp bitirirken, bunları ticaretle veya korsanlıkla ellerinden kapıp götüren İngilizler, sanayi devrimi için ilk birikimi yapıyordu. Hindistan’ın yağmasıyla bunu tamamladılar.

Dünya tarihini değiştiren bu devasa kaynak akımları, aynı zamanda birçok halkın da sonunu getirdi. Avrupalılar, Amerika’nın yerli nüfusunun ezici çoğunluğunu imha ettiler.

Minik Avrupa kıtasından ilk taşmaları Doğu Akdeniz’de yaptıkları Haçlı Seferleriydi. Ne var ki bu fetihlerden elle tutulacak bir sermaye girişi yapamadıkları gibi, karşılaştıkları devlet kurmuş halkların savaş teknikleri de onlardan aşağı kalır değildi. Kısa sürede yenilgiye uğratılıp kovuldular. Coğrafya keşifleriyle başlayan ikinci büyük taşmalarında ise maden teknolojisine sahip olmayan, çoğu kabile düzeyinde dağınık toplumlarla karşılaşıp onları rahatça yendiler ve muazzam bir yağmaya giriştiler. Bu arada ganimeti paylaşmak için birbirleriyle de savaştılar. Dünya tarihinin en kısa özeti budur.

İstanbul kapılarında Haçlı istilacılar Bugün Ayvansaray adıyla bildiğimiz eski Blahernai bölgesi önünde Haçlı askerlerini gösteren canlandırma. İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

Bu noktada çok önemli bir konuya da değinmeyi ihmal etmemeliyiz. O da işbirlikçiliktir. Fatihler, yerel nüfuzluların bir kısmıyla ittifak yapmadan bu kadar başarılı olamazlardı. Montezuma’ya rakip reisler Cortez’i desteklerken, İngilizler de işbirlikçileri Bengal tahtına oturtmuş, istedikleri zaman değiştirmişlerdir. İşbirlikçilik, ezelî ve ebedî bir yaradır. Onlar olmadan dünyayı yağmalayamazlardı.

Şimdi büyük yağmaların en çarpıcı bazı örneklerine bakalım.

Son katliam

25 Haziran 1876’daki Little Bighorn Muharebesi’nde yerli kabilelere karşı hiç tahmin etmediği bir yenilgi alan ve hayatını kaybeden General Custer’ın intikamı altı ay sonra çok ağır bir biçimde alındı. Beyazlardan oluşan ordu, Yaralı Diz isimli çayırda Lakotaların sonunu getirdi.

Latinlerin İstanbul’u fethi

Minik Avrupa kıtasının fetih ve yağma için ilk taşması Haçlı Seferleri’dir. Başta Kudüs olmak üzere kutsal mekanların ele geçirilmesi ise bunun bahanesinden başka bir şey değildi. Yollarının üzerindeki İstanbul’un zenginlikleri daha 1. Haçlı Seferi’nde (1095-99) akıllarını çeldi ama, devam edip Kudüs’e ulaştılar. “İstanbul’un fethi” yaklaşık yüzyıl sonra 1204’te, 4. Haçlı Seferi’nde gerçekleşti.

3. Haçlı seferinde (1189-92) Anadolu yollarından geçerken perişan olan ve istedikleri başarıyı elde edemeyen Haçlılar, Venedik’e bir öneri götürdüler. Atlarıyla birlikte 4.500 şövalye, 9.000 yardımcı ve 20.000 piyadeyi dokuz aylık yiyecekle birlikte Filistin’e nakletmek için anlaştılar. Ne var ki Venedik hazırlıklarını tamamladığı zaman bu kadar kişi gemilere binecekleri Lido’ya gelmediği gibi, gereken paranın yarısı bile toplanamamıştı. Uzun tartışmalardan sonra Venedik Doju karşı kıyıdaki Zara’yı alarak borçlarını telafi etmelerİ gerektiğini, yoksa nakliye olmayacağını söyleyince çaresiz bunu yaptılar. Orada Bizans’tan gelen bir mesaj akıllarını çeldi. Tahtı amcası tarafından gasp edilen Alexius, bunu geri aldıkları taktirde büyük vaatlerde bulunuyor ve Mısır’ın fethine yardımcı olmaya söz veriyordu.

Haçlı filosu 1203 yazında Galata önlerine geldi ve kenti alarak 4. Alexius’u tahta çıkardı. Ne var ki hazine boştu ve Franklar Venediklilere borçlarını ödeyememişlerdi. Ancak Venedikli Enrico Dondolo artık alacağını filan unutmuş, Pisa ve Ceneviz rekabetinde geri kaldığı Bizans’a göz dikmişti. 1204 Ocak ayında Bizans’taki hoşnutsuzluklar tırmandı ve Alexius öldürüldü. 5. Alexius adıyla yerine geçen Murzuphlus, Haçlılarla teması kesip savunmayı güçlendirmeye başladı. Bunun üzerine Franklar ile Venedikliler birleşip saldırıya geçtiler. Çok kanlı bir kuşatmadan sonra şehir düştü ve üç günlük geleneksel yağma başladı. Franklar vahşi bir şekilde tüm eserleri parçalayıp altın ve gümüşü eriterek paylaşırken, Venedikliler ellerine geçen sanat eserlerinin değerini biliyordı. Ülkelerine götürdükleri altın ve gümüş ile diğer yağma mallarının yanısıra, Hipodrom’da (Sultanahmet) bulunan dört at heykeli sekiz asır boyunca St. Marco meydanını süsledi. Venedikliler şehrin sekizde üçünü ve Haliç limanını alıp Karadeniz’e kadar uzanan bir ticaret zinciri kurdular. Pisa ve Ceneviz tüccarlarını Bizans’a ve Karadeniz’e çıkmaktan men ettiler. Venedikliler bu hadiseden sonra Akdeniz’de en büyük güç haline geldi. Cenevizliler ise yükselen güç olan Osmanlılar ile yakın ilişkiler kurarak Venedik ile mücadelede edeceklerdi. 

Haçlılar İstanbul’da

Tintoretto’nun (16. yüzyıl) İstanbul istilasını tasvir eden tablosu, Venedik Doç Sarayı’nda sergileniyor.

Kardinal külahından Osmanlı sarığına

Haçlılar 1261’de Bizans’tan kovuldu ama bu dönemde Hıristiyan dünyası asla kapanmayacak bir bölünmeye girmiş, Venedik ve Papalık Ortodoks dünyası tarafından asla uzlaşma kabul etmeyen bir nefrete hedef olmuştu. Nitekim 1450’lerde, son kuşatma öncesinde “İstanbul’da kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederim” diyenler olacak ve Fatih Sultan Mehmed karşısındaki Bizans’a Avrupa’dan çok az yardım gelecekti. Bunda Bizans Ortodoks kilisesinin Papalık tarafından ısrarla zorlanan birleşme talebini reddetmesinin küçümsenmeyecek bir payı vardır.

Haçlılar 1204’te İstanbul’u yakıp yıkarken, bu devleti ayakta tutan bürokrasiyi de son derece zayıflatmışlardı. Bizans vergi ve asker topladığı bölgeleri giderek yitirdi; Osmanlılar da bu kuvvet boşluğunu çok iyi kullanarak Rumeli’de büyüdüler. Bizans’ı kuşattıkları sırada bu kenti destekleyen sadece birkaç kale ve ada kalmıştı. Fatih İstanbul’u alırken, aynı zamanda Venedik ile Ege’den başlayıp Kıbrıs ve Adriyatik’te yüzyıllarca devam edecek olan büyük bir mücadelenin başlangıcını yapmıştı.

Bengal hazinesi ve büyük talan

İngiliz komutan Robert Clive, Mürşidabad’daki Bengal hazinesini kendi fetih hakkı sayıyordu. Altın, mücevher, fildişi, ipek ve tüm mallar içerisinde istediğini alabilir, istediğini de adına savaştığı Doğu Hindistan şirketine bırakabilirdi. Gümüşün yüzüne bile bakılmıyordu. Bu, dünya tarihinde bir anda yapılan en büyük talandı. Tabii, şirket ve parlamento her zaman ensesinde olacaktı. Kendisine İngiltere’de bir malikane ve parlamentoda bir sandalye verildi. Bunu izleyen dönemde parlamenterlerinin onda biri Hindistan yağması zengini oldu. Clive Malikanesi olan Powis Şatosu’nda Hindistan’daki tüm müzelerden çok daha değerli eşya, altın, yakut, zümrüt vs. olduğu söyleniyor. Yağmalanan mallar arasında bulunan yeşimden bir mataraya 1 milyon sterlinden fazla değer biçildiği kaydedilmiş. Hikayenin başlangıcına dönelim.

Hindistan’da bir işbirlikçi Bengalli Mir Jafar 1757’de İngiltere Doğu Hindistan Şirketi’nden Robert Clive’la bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Plassey Muharebesi’nde Bengal’e liderlik eden Siraj-ud- Daulah’yı teslim edecek; karşılığında da yeni lider kendisi olacaktı. Francis Hayman, 1760.

1756’da başlayan ve gerçek anlamda ilk dünya savaşı olan Yedi Yıl Savaşları sırasında İngiltere, Fransa ile rekabete girdiği tüm alanlarda başarılı olmuş ve büyük imparatorluğu kurmuştu. Hindistan’da ilk büyük fetih ve yağma Bengal’de gerçekleşti. Albay Robert Clive 1757’nin Mart ayında Chandernagore’deki Fransız yerleşimini ele geçirdikten sonra Bengal sultanına karşı ilerledi. Aynı yılın 27 Haziran’ında yapılan Plessey muharebesinde, 1000  kişilik minik ordusuyla Bengal sultanının Fransız topçusuyla desteklenen 50 bin kişilik ordusunu yendi. Burada Fransız-Bengal ordusunun barutunun yağmurda ıslandığı, İngilizlerin barutlarını kuru tutup top ateşine devam ettiği söylenir ama, teslim oldukları sırada hâlâ İngilizlerden on beş kat daha fazla askerleri bulunuyordu. Burada, Batılılar karşısında birçok kez görülen bir irade kırılması yaşanmıştır. Sultan kaçmış, yakalanmış, hazine de Clive’ın eline geçmişti. Bunları Doğu Hindistan şirketinin merkezine 200 tekneyle taşıdılar.

Doğu Hindistan Şirketi, Bengal’i o kadar vahşi bir şekilde sömürdü ki, 1765-73 arasındaki büyük Bengal açlığında en az 2 milyon kişi öldü. Şirket geliri düştüğü için topraktan alınan vergileri iki katına çıkararak ölümleri arttırdı. Bu şaşırtıcı değildir. Uzakta yaşayan İngiliz toprak sahipleri büyük İrlanda açlığı (1845-49) sırasında da en ufak bir müsamaha göstermemişler ve milyonlarca kişinin ölmesini İngiltere’den, denizin öte yakasındaki malikanelerinden izlemişlerdi.

Hindistan hazinelerinin yağması, 18. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de başlamış olan sanayi devrimi için hem sermaye hem de dev bir pazar sağladı. Hindistan dokuma ihraç eden bir ülke olmaktan çıkıp İngiliz kumaşlarını almaya mecbur tutuldu. Daha büyük ölçekli üretim için koşullar bu sayede oluştu. Sanayi devrimi esas olarak dokuma sektörünün öncülüğünde gelişti. Buhar makineleri iplik ve kumaş tezgahları için geliştirildi, sonra diğer alanlara uygulandı.

Ayrıca, kömür çıkarmak için madenlerdeki suyun pompalanma ihtiyacı da buhar makinelerinin gelişmesinde talep yarattı. Büyük talep el imalatından fabrika üretimine geçilmesinin itici gücüydü. Batı Avrupa ülkeleri İngiltere’yi çeyrek yüzyıllık bir arayla izledi ve onlar da sömürge-pazar yarışına girdiler ama İngiltere “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu kurmuştu bile. Hindistan da bu imparatorluğun incisiydi

Napoléon ve tarih yağması

Fransız İhtilali ve giyotinden sepete düşen onbinlerce kafa, sanki fakir düşmüş bir aileden gelen Korsikalı topçu subayının yükselmesi ve imparator olması içindi. İlk olarak Toulon’da İngilizlere karşı kazandığı başarıyla dikkati çeken bu Napoléon Bonaparte, 1796’da perişan haldeki İtalya ordusunun komutanlığına getirildi. Pejmürde ve aç askerleri Alpler’den aşırarak zengin İtalya ovalarına indirdi ve ardı ardına kazandığı zaferlerle doyurdu. Bir yandan da İtalyan kentlerini yağmalayarak zor durumdaki Direktuar hükümetine para ama daha da önemlisi Paris müzelerine paha biçilmez eserler gönderiyordu. Yanında bulunan “Comission Temporaire des Arts” (Geçici Sanat Komisyonu) sanat eserlerini değerlendirdikten sonra bunların en güzelleri Louvre Müzesi’ne gönderilmek üzere paketleniyor ve kafilelere teslim ediliyordu.

Atların kaderi Birinci Fransız İmparatorluğu dönemini resmeden bu tabloda, 4. Haçlı Seferleri sırasında İstanbul’dan Venedik’e götürülen bronz atlar, Paris’teki Arc de Triomphe du Carrousel’in üstünde görülüyor. Napoleon, bronz atları 1797 Mayısı’nda San Marco Kilisesi’nden söküp Paris’e getirmişti. Hippolyte Bellangé, 1862.

Bunların Louvre’u bir dünya müzesi haline getirmekten çok, Napoléon’un müstakbel emelleri için namını duyurma anlamı taşıdığı çokça ifade edilmiştir. Direktuar yıkıldıktan sonra, imparatorluk dönemi öncesinde konsüller onun Mısır’a gönderilmesini istediler. Tabii Mısır’ı fethedip oradan Hindistan’a yürüme hayallerini destekledikleri için değil; ama artık general olan bu ihtiraslı adamı ülkeden uzaklaştırmak amacıyla. Ayrıca bu, İngilizlerle mücadele için o sırada elverişli bir yol olarak görülüyordu.

Napoléon, her halükarda onu kovalayan Amiral Nelson ile Akdeniz’de köşe kapmaca oynayarak Mısır’a ulaştı. Üzerine at süren Memlûk süvarilerini topa tutarak kolayca yendi ve servetlerini ele geçirdi ama, bu onun için çerez bile sayılmazdı. Yanında getirdiği 167 biliminsanı ile kurduğu “Comission des Sciences et Arts” (Bilim ve Sanat Komisyonu) gerçekten önemli çalışmalar yaptı ama, esas hedefleri Mısır hazinelerini bulup Fransa’ya taşımaktı. Ne var ki Nelson, sonunda Fransız donanmasını Aubokir Körfezi’nde kıstırıp, gemilerini yaktı. Filistin’e yaptığı sefer de felaketle sonuçlanınca, Napoléon ordusunu bırakıp gizlice Fransa’ya döndü. Eğer daha geç kalırsa imparatorluk yolunda avantaj yitireceğini anlamıştı. Mısır’da fazla hazine toplayamamışlardı ama burada bıraktığı ordu teslim olduktan sonra bunların çoğu Londra’da British Museum’a gitti. Kime niyet, kime kısmet.

Savaş ganimetleri Napoleon, bir yandan İtalyan kentlerini yağmalayarak zor durumdaki Direktuar hükümetine para gönderiyor, bir yandan Paris müzelerine paha biçilmez eserler seçiyordu.

20. yüzyıl ve Nazilerin soygunları

Nazi soygunları yakın tarihin en kanlı sayfalarından birisidir. İktidara geldikleri 1933’ten savaşın son günlerine kadar inanılmaz bir vahşet ve utanmazlıkla devam etmiştir. Çok ilginçtir, ilk başlarda Yahudi mallarıyla birlikte bizzat Alman müzeleri de talan edilmiş, Nazilerin “dejenere” buldukları resim ve heykeller haraç-mezat satılmış, bir kısmı da yakılıp yokolmuştur.

Tüm Avrupa’da devam eden korkunç talanın bilançosunu çıkarmak mümkün değildir. 100.000 civarında çok değerli eser hâlâ kayıptır. Avrupa’dan talan edilen eserlerin saklanması için Almanya’da 1000 kadar şato, mahzen, maden ve depo tahsis edildiğini ve sadece Paris’ten 30 tren katarının bunları taşıdığını söylemek bile yeterince fikir vermez. Rusya’dan çalınan eserlerin eksik listesi bile binlerce sayfa tutmuştur. Alman Ordusu ve SS’lerin bunları toplamak için özel birimleri vardı.

Madendeki hazine

General Eisenhower, Omar N. Bradley ve George S. Patton, 1945’te Almanya’da bir tuz madeninde bulunan çalıntı sanat eserlerini inceliyor.

Almanya ve Avusturya’daki tüm Yahudi malları ve sanat eserleri talan edilirken, ilk yıllarda dışarı gitmeyi başarabilenlerin yanlarına hiçbir değerli eşya almalarına izin verilmemiştir. Bu insanlar bilindiği gibi diğer ülkelerden getirilenlerle birlikte gettolara ve kamplara tıkılarak yarı aç çalıştırılmışlar; çalışamayacak durumda olanlar derhal, diğerleri güçleri tükendikçe gaz odalarında katledilmiştir.

Bir başka örnek, Avusturya’nın ilhakı anlamına gelen Anchluss’dan sadece birkaç hafta sonra bu ülkedeki tüm Yahudilerin 5 bin markın üzerindeki taşınabilir ve taşınmaz mallarını resmî makamlara kaydettirmesi mecburiyetidir. Bu operasyon yağmayı büyük ölçüde kolaylaştırmış ve kısa sürede değeri milyarlar tutan servetlere el konulmuştur. El konulan tarım ve sanayi ürünleri, hammaddeler, makine-teçhizat, ulaştırma malzemesi vs. ile para, altın ve gümüş Nazilerin savaşı uzatmalarını mümkün kılmış ve dünyanın acılarını artırmıştır.

Yağmalanan eserlerin bir kısmı ülkelere iade edilmiş ancak çoğu zaman eski sahiplerinin mirasçıları bunları geri almak için on yıllarca hukuk mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Savaştan sora Rusya o kadar çok yıkım ve talana uğramıştı ki, bunların bir kısmını Almanya’dan almaya çalıştı ama kaybının çok az kısmını karşılayabildiği gibi, eline geçeni götürme çabası Doğu Avrupa’da zaten düşük olan itibarını daha da azalttı.

Amerikan askerleri Nazi’ler tarafından saklanan eserleri günışığına çıkartırken…

Ünlü ‘koleksiyoner’ Hermann Goering

Nazilerin ikinci adamı, Nurnberg’de intihar etmeden önce “hiç değilse 12 yıl çok eğlendik” demişti. Yağmaladığı ve kendi zimmetine geçirdiği sanat eserlerinin sayısı onbinlerle ifade ediliyor.

Nazi iktidarının çirkin yüzleri arasında yağmacılığıyla öne çıkan, Hitler’den sonra ikinci adam olan, Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) komutanı Özel Reichmareşali Hermann Goering’tir. Savaştan önce Yahudi mallarının yağmasından kendisine özel bir pay ayırmış; savaş sırasında sayısız sanat hazinesini zimmetine geçirerek bunları Karinhall adını taşıyan malikanesine ve diğer depolarına taşımıştır. Yağmalayacağı eserleri seçmek için Avrupa başkentlerine defalarca gitmiştir. Savaşın sonu yaklaşırken bunları Luftwaffe kamyonlarından oluşan konvoylarla ve özel trenlerle Bavyera ve Avusturya’daki gizli sığınaklara taşımış, bunlardan bir kısmı Müttefikler tarafından ele geçirilerek Münih’e götürülmüştür.

Doğumgünü hediyesi Adolf Hitler, 1938’de Hermann Goering’e doğumgünü hediyesi olarak Avusturyalı ressam Hans Makart’ın bir tablosunu sunarken… Nazi Almanyası’nın hava kuvvetleri komutanı Goering’in savaş sonunda 4 bin parçalık bir sanat koleksiyonu vardı.

Goering’e ait katalogların sadece bir tanesinde bile 168 halı, 250 heykel ve 1400’e yakın resim bulunmaktaydı. Bunların toplam sayısı bilinmemekte, ancak onbinlerle ifade edilmektedir. Nurnberg’de intihar etmeden önce “hiç değilse 12 yıl çok eğlendik” diyebilen bu kişinin sapık zihniyeti, Berlin’de bir savunma avukatına söylediği şu sözlerden çok iyi anlaşılır: “Eğer gerçekten yeni bir şey yapmak istiyorsanız iyiliğin size yararı olmaz. Bunlar … tembel, Tanrı’ya inanan, düz kafalılardır… Bana katıksız düzenbazlar gerekir. Kötü ruhlular tehditleri hemen duyar, çünkü işlerin nasıl yapıldığını bilir ve yağmaya hazırdır. Onlara teklifte bulunabilirsiniz, çünkü alırlar. Tereddütleri yoktur. Yoldan çıkarlarsa onları asabilirsiniz. Elimde mutlak güç olduğu sürece bana en rezil, en alçak adamları verin… Kötülüğün olanakları hakkında ne biliyorsunuz? Sadece iyilik üzerine felsefe yapıyorsunuz… Dünya temelde çok farklı bir şeyin üzerinde yürüyor”.

Kostantiniye’de katliam ve tecavüz

13 Nisan 1204’te İstanbul’a tamamen hakim olan Haçlılar, tarihin yazdığı en korkunç kıyım ve talanlardan birini gerçekleştirdiler. Katolik Hıristiyanlar, Ortodoks Hıristiyanların şehrini yaktı, insanları öldürdü, 900 yılın barındırdığı sanat eserlerini, dinî hatıraları çaldı; bunları Avrupa’nın dörtbir yanına kaçırdı. Bizanslı tarihçiler “Araplar bile bu deccal habercilerinden daha merhametli hareket ederdi” diyecekti.

HAYRİ FEHMİ YILMAZ

(Hayri Fehmi Yılmaz’ın yazısı dergimizin Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştı.)

Sokaklarda korkunç bir kıyım yaşanıyordu. Haçlılar surların bazı kulelerine çıktıktan sonra Haliç surlarının bir kapısını açtılar ve kente girmeyi başardılar. Tanrının koruduğuna inandıkları kentlerine Haçlıların girmesi kent halkında büyük bir dehşet yarattı. (…) Geoffroi de Villehardouin sadece 20 bin kadar savaşçının 400 binden kalabalık bir şehri ele geçirebilmesini buna bağlar. (…)

İstanbul halkı bir taraftan düşmekte bir yanda da yanmakta olan kentlerini kurtarmaya çalıştı. İmparator ise artık kendisi için endişelenmeye başlamış ve bugün Sultanahmet semtinde Çatladıkapı’da kalıntıları bulunan Bukoleon Sarayı’na çekilmişti. Kısa süre sonra kaçmayı tek çözüm görerek Trakya’ya gitti. Bazıları hemen Konstantinos Laskaris isimli genç bir soyluyu Ayasofya’da imparator ilan ettiler. Bu en yeni imparator da birkaç saat içinde Asya tarafına kaçmayı tercih etti. Halkın bir kısmı ise kente girenlerle savaşmak yerine Haçlıları kente getirdiğine inandıkları eski bir heykeli yıkmaya koyuldular. Bu, bir zamanlar Atina kentinin akropolünü süsleyen Tanrıça Athena’nın İstanbul’a getirilmiş olan heykeliydi.

Venedik’teki San Marco Kilisesi. Haçlı yağmasında taşınan eserlerin en yoğun bulunduğu yer

13 Nisan Salı günü şafak söktüğünde Haçlı ordusu tekrar savaşa hazırlandı. Gece boyunca iki imparatorun kentten kaçtığını, direnişin tamamen sona erdiğini bilmiyorlardı. Sabah saray ve imparatorluğu koruyan Varang muhafızlarından bir heyet ve kentten kaçmamış bir grup papaz, Haçlı önderi Bonifacio’yu ziyaret edip kentin kendisinin olduğunu bildirdiler. Batılı kaynaklar Bukoleon Sarayı’na doğru ilerleyen Bonifacio’nun korku içindeki halk tarafından imparator olarak selamlandığını yazar. Yangının devam ettiği kent teslim olmakta geç kalmıştı. Haçlılar önceden kararlaştırdıkları gibi üç gün boyunca yağmaya müsaade ettiler. Bukoleon ve Blahernai sarayları, içindekilerin güvenliği karşılığında Haçlılara teslim edildi. Her iki sarayın inanılmaz zenginlikteki hazineleri yağmalandı.

Askerler tüm şehre yayılmıştı. Ama kentin Haliç kıyısındaki bazı mahalleleri daracık sokaklar içinde çok katlı binalardan oluşuyordu. Taş ve tuğladan inşa edilen bu yapıların üzerinde ve etrafında ahşap odalar, mekânlar, kulübeler sokaklara taşıyordu. Kente hâkim olduklarında bile askerler buralara girmeyi reddettiler. Villehardouin bu durumu şöyle tanımlar: “Kentin içine girecek kadar yiğit biri çıkmadı. Çünkü oraya girmek çok tehlikeli olabilir, çok büyük ve yüksek saraylardan üzerlerine taşlar atılabilir, daracık sokakların içinde öldürülebilir ya da arkalarından sokaklar ateşe verilip kavrulabilirlerdi”.

Kilise ve manastırların yağması ise en korkunç olanıydı. Ayasofya’nın altın ve gümüşten yapılma sunak masası parçalanmış, yağmalanan kıymetli malları taşımak için kiliseye sokulan at ve katırların bazıları taşıdıkları yükün altında yıkılıp kalmıştı. Bütün bunların yanında kilisede İstanbul Patriğinin oturduğu tahta bir fahişe çıkarıldı ve uygunsuz şarkılar söylemeye, erotik danslar yapmaya zorlandı. Bunlar, Rumların asla unutmadığı hakaretler olarak tarihe kalacaktı.

İstanbul’dan Venedik’e götürülen heykeller Bir zamanlar Hipodrom Meydanı’nda (Sultanahmet) bulunan dört bronz at heykeli bugün hâlâ Venedik’te.

Ayasofya’da anlatılanlara benzer hikayeler diğer kilise ve manastırlarda da yaşandı. Bugünkü Fatih Camii’nin yerinde bulunan Kutsal Havariler Kilisesi’nde bulunan imparator lahitleri açılarak mezarlarda kalan son eşyalar da yağmalanmıştı. Özellikle Ayasofya’yı yaptıran İmparator İustinianus’un lahti açılıp kemiklerine saygısızlık edildi. Kiliselerde ayinlerde kullanılan altın ve gümüşten kutsal eşyalar üzerlerindeki kıymetli taşlar çıkarılıp içki kapları yapıldı, en kutsal ikonalar oyun tahtası ya da masa haline getirildi.

Kentteki kadınlar için de acı günlerdi. Haçlılar annelere, kız çocuklarına, hatta kadınlar manastırlarındaki rahibelere tecavüz ettiler. Olayın çaresiz ve korkmuş görgü tanıklarından Niketas Koniates kentte yapılan yıkım ve yağmanın çok canlı bir tasvirini verir. Ama modern araştırmacılar onu aşırı duygusal ve abartılı bulurlar. Dünyanın en büyük ve en zengin kentlerinden birine giren savaşçıların savunmasız kalan kente neler yapabileceğini düşünmek yeterlidir.  

Üçüncü gün yağmanın sona ermesi istendi. Haçlılar ganimetin nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşmışlardı. Elde edilenler üç manastırda toplanacaktı. Ardından Franklar ve Venedikliler arasında paylaşılacaktı. Villehardouin, dünya yaratıldığından beri hiçbir şehirde bu kadar çok ganimetin birarada görülmediğini söyler. Tüm bu eşyanın maddi değerini belirlemek neredeyse imkansızdır. Haçlılar savaştan önce elde edilen ganimeti biraraya getirip paylaşacaklarına yemin etmişler, din adamları bu yemine uymayanları korkunç beddualar ile tehdit etmişlerdi. Yine de birçok kişi yağmaladıkları malları sakladı. (…)

Üç manastırda toplananlar ikiye bölündü. Haçlılar kendilerine düşen pay ile önce Venediklilere borçlarını ödediler. Kalanlarsa tüm askerlere eşit olarak paylaştırıldı.