Boğaziçi Köprüsü’nün üstünde, intihar etmekte kararsız adama “atlayacaksan atla” diye seslenen “canlı” sıradan biriydi, hepimize benzeyen biri. Kötülüğün sıradanlığı kadar, insanın özüne ilişkin umutsuzluğu besleyen, pekiştiren; Kötü’yü yenenlerin İyi’ler olmadığının (başka Kötü’ler olduğunun) öğrenilmesidir. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır; gücü kendinde toplayan İyi de, bir çırpıda Kötü’ye dönüşür.

Köklü eğitim kurumlarımızdan birinin seçtiği sav sözlü duyuru beni düşünce alıştırması yapmaya yöneltti: “İyi İnsan Yetiştirilir”. Okulların insanı iyi yetiştirme amacıyla kurulduğu ileri sürülebilir de, “iyi insan yetiştirebilecekleri söylenebilir mi, iyi insanın yetiştirilmesi elde midir?” soruları tartışmaya açık. Onları önceleyen asıl ana soru belirleyici çünkü: Yenidoğan iyi midir?

Oğullarını yiyen Satürn: Fransisco Goya’nın meşhur tablosu (1819-23), Yunan tanrısı Kronos’un (Satürn) kendi yerine geçmelerinden korktuğu için çocuklarını yemesi efsanesine dayanıyor. Kötülük dendiğinde akla gelen en “aşırı” sanat eserlerinden biri.

Bu can alıcı sorunun yanıtını kimse kesinle yemiyor: Bilim, tıp, felsefe, tin bir dolu paradoks püskürtüyor üstümüze. Kötülük insana içkinse, yaşarken onun pençesine iyiden iyiye düşebilir ya da tam tersine, denetim altına alarak etkilerini ufaltabilir. Din(ler) ve Ahlâk (Etik) böyle buyuruyor.

Gelgelelim, en koyu dindarların en iyi insanlar olmadıklarını “görüyoruz”: Kilise mensupları çocuk tecavüzcüsü, IŞİD’çiler kelle avcısı, köktendinci Musevîlerin birçoğunun gözünü kan bürümüş. Ahlâk/Etik kutbuna gelince, orada da alabildiğine farklı sonuçlarla karşılaştığımız gerçek: Dileyen “devrimci ahlâk”(sözgelimi Kültür Devrimi dönemi), “nihilist-anarşist ahlâk” (örneğin XIX. yüzyıl Rus nihilistleri) adına yapılan “iyilik”lere uzanabilir.

İlâhiyatçılar, kötülüğün iyilikle birlikte yaratıldığı konusunda birleşiyorlar. Prof. Dr. İlhami Güler, Hece dergisinin(Mart 2016) “Kötülük Sorunu ve Edebiyat” başlıklı açık oturumunda apaçık dile getiriyor,: “Tanrı yeryüzünü ve insan iradesini hem iyilik yapmaya hem kötülük yapmaya kapasiteli olarak yaratıp doğa ortamını da hem iyilik kapasitesi, nimetlerle, lütuflarla, ikramlarla, ihsanlarla hem de aynı zamanda doğal âfetlerin gelip bize dokunacağı tarzda dizayn ettiği zaman, Tanrı burada çok ciddi bir proje yürütüyor. Dolayısıyla kötülük probleminin yani Teodise probleminin Kur’ani açıdan en temel vurgusu bu”.

Aynı dergide Emin Gürdamur, Dostoyevski’ye odaklanıyor, Karamazov Kardeşler’den şu alıntı: “İnsanın içini sızlatan bu felâketin (anne babanın küçük kızlarına işkence yapmasının) olması pek mi gereklidir? Bu olmasa kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz diyorlar, çünkü iyiyle kötüyü öğrenemezmiş”. Yazar, oradan Epikeuos’a atlıyor: “Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücümü yetmiyor? O halde erksizdir. Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde kötücüldür. Hem gücü yetiyor, hem canı istiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?”.

‘Yüce amaç’ için cinayet: Bir edebiyat klasiği olan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında, roman kahramanı Raskolnikov’un yaşlı tefeci kadını baltayla öldürmeyi planlaması ve öldürmesi (Çizgiroman, Korkos Mairowitz, NTV Yayınları).

Bu sonuncu çıkış bambaşka bir evren tasavvuruna işaret etmesi bakımından önem taşıyor: Sorun, tek tanrılı dinlere özgü değil besbelli. Platonda, Gorgias’ında, Sokrates’in kurnaz salvolarıyla konuyu kuşatmıştır: Sizin gözünüzde iyilik sayılacak davranış benim gözümde kötülük olabilir; tersi de geçerlidir. Etik bağlamında bir görecelik kuramının öncülü mü?

Gene de, iyilik-kötülük denkleminin asıl Hıristiyanlığın ortaya çıkışından sonra “kontratlaştığı” söylenebilir: Önce Kilise, ardından ona bağlı “erk” tarafından. Kötülük yaptınız, demek günâh işlediniz. Kötülük yaptınız, demek suç işlediniz. İki adalet formu da terazi kullanır, gelgelelim tartımın haklılık boyutu hayli tartışma doğura gelmiştir: Günah çıkardınız, bağışlandınız artık, kötülük gelmeyecek mi sizden? Adam öldürdünüz, idam cezası çıkageldi: Devletin, “Adalet”in kötülüğü sizinkinden farklı mı? Bu düzayak, yalınkat sorgulama biçimine felsefe yüz sürmez pek. Spinoza, Blyenbergh’e yazdığı Kötülük Üzerine Mektuplar’da, suçun değilse bile günahın her durumda ilâhî gücün tecellisi olduğunu savunmuştur. Muhatabının yarı saf dil sorularına verdiği yanıtlar öylesine -âmiyane deyişle- kıvırtkandır ki, okur, “yoksa İblis Tanrı’dan daha mı güçlüdür?” sorusuna toslayabilir. Felsefe, sonunda çözümü Nietzsche’yle bulmuştur “İyi’nin ve Kötü’nün ötesi”ni işaretleyerek. Edebiyata ve sanata gelince… Orada, Sade’ıyle Dostoyevski’siyle kötülüğün çekirdeğine yolculuk zaten başlamıştı…

***

1978 yılında, yönetmen Jack Gold, Peter Van Greenaway’in romanından yola çıkarak The Medusa Touch’ı gerçekleştirdi. John Murlar rolünü üstlenen Richard Burton, ruhuna yer etmiş sınırsız kötülük tohumunu, gözlerindeki önlenemez tahrip gücüyle kullanabiliyor, sözgelimi bakışlarıyla üzerine gözünü diktiği gökyüzündeki uçağı patlatabiliyor, kendi kendisini bile durduramıyordu.

Kendi payıma, fantastik edebiyata ve sanata yatkın sayılmam; burada dikkat çeken, Antik çağdan günümüze yaygın ve derin biçimde varlığını sürdüren bir inanışın örneğini sunması, söz konusu yapıtların: “Kemgöz”.

Kem göze karşı ortak mücadele: Antakya Arkeoloji Müzesi’nden Roma dönemine ait mozaik. Kötülüğün simgesi kem göze karşı akrep, köpek, kedi, yılan birlikte savaşırken, dev phallus’lu ve boynuzlu cüce olay yerinden uzaklaşıyor!

Mitologya, Medusa figüründe, Gorgo’ların korku saçan, saçları yılanlarla kaplı bu dişi şeytanında bir kem bakış hikâyesi geliştirmişti. Gözlerinde Ölüm (1985) kitabında, tarihçi Jean-Pierre Vernant, gözlerine bakan kişiyi anında taşlaştıran Medusa’nın körleştirici özelliğinde, ölümsüzlerin kol gezdiği mitologya dünyasının ölüme yüklediği gücü okur. Medusa, yüzüne ayna tutularak yokedilecektir.

Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışının “nazar”la temsil edildiğini söylemek gerekir mi? Kalem sûresi (50-51.âyetler) “doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

Şeytan’ın iştahı: Giorgio Vasari ile Frederico Zuccaro’ya ait, 1574-79’da Floransa Katedrali’nin kubbesine yapılan freskodan bir detay. Kötü’nün sembolü Şeytan, kıyamet gününde karnını doyuruyor.

Mevlânâ, Mesnevî’sinde (V,505-515) o âyetleri yorumlarken “göz”den uzaklaşmaz: “Ey Tanrı Peygamberi, o mecliste öyle adamlar vardır ki herkesin kuşlarına bile nazar değdirir, onları bile öldürürler (…) kötü gözün ilacı iyi gözdür. İyi göz, kötü gözü ayağının altına alır, yok eder (…) iyi göz rahmettendir. Halbuki kötü göz, kahır ve lânetten meydana gelmedir”. Gündelik yaşamda yerini koruyan nazar boncukları, gündelik dilden eksik olmayan “nazar değmesin” dilekleri, insanoğluna içkin kötülüğün güzel gözden yansımasına olan inanışı anlatır. Gerçekten de, göz,“niyet”in en açık dile geldiği organımızdır: Bakışta bir “dil” biçim alır, bu dil sözde gizlenebileni gizlemekten acizdir.

Bütün bunlar, kötülüğün“ ifadesi” bağlamında ağırlık taşıyor. Soru, temel soru durduğu yerde duruyor: İnsan, doğuştan, içinde gelişmeye aday kötülük tohumunu taşıyor mu?

Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışı “nazar”la temsil edilir. Kalem sûresi (50-51. âyetler) “Doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

Konsantrasyon kampından nasılsa kurtulmuş İmre Kertezs, yarım yüzyıl sonra kâğıda düşmüştü: “Kötülük yaşamsal ilkedir. Asıl akıldışı olan iyiliktir”.

Boğaziçi Köprüsü’nün üstünde, intihar etmekte kararsız adama “atlayacaksan atla” diye seslenen “canlı” sıradan biriydi― hepimize benzeyen biri. Bunu duyan adam kendini boşluğa bıraktı. Ertesi gün, genç oğlu “neyin eksikti baba?” diye yakınıyordu, babasının eksiklikten çok fazlalıktan kararını uyguladığını belki bir gün anlayacak-tır. Eichmann davasında, Arendt’in sözünü ettiği kötülüğün sıradanlığı tam da budur.

Japon savaşçı çocukları koruyor: Budist inanışına göre çocukları hastalık ve tehlikeden koruyan Sendan Kendatsuba, üçlü çatalıyla vahşi hayvanlar ve şeytanlardan oluşan kötüler ordusuna karşı savaşıyor. yüzyıl, Japonya.

***

Gustaw Herling’in Karanlıklar Üzerine Çeşitlemeler başlığı altında topladığı, biribirilerini bütünleyen üç son dönem öyküsünü yayımlarken, Edith de la Héronnière ile gerçekleştirdiği (1997) “Kötülük üzerine Söyleşi”yi kitabına eklemiş olması ne denli “doğru” bir karar, tartışılır: Ana izleğini kurcalarken gereğinden fazla, bana kalırsa çok fazla ışık düşürüyor öykülerine; böylelikle de, “düz” okura yardımcı oluyor belki ama “yazın okuru”nu rahatsız ediyor -kendi payıma, yazarın yapıtını bunca ‘açıklama’ gereksinmesi duymasını yadırgamanın da ötesinde, itici bulduğumu söylemeliyim.

Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

Öte yandan, yazarın söyleşiler yaparak, üst-metinler kurarak yapıtına açılımlar getirme yolunu seçmesine en son karşı çıkacak kişi ben olurum herhalde; burada tepki verdiğim metinle üst metinin yapıtın içinde eritileceğine, aynı kitabın bünyesinde, peş peşe yer almaları: “Bu” söyleşi “bu” kitapta olmamalıydı demek istiyorum -ya da, kim bilir, “bu” söyleşi “böyle” yapılmamalıydı: Açılım getirmek, uzantı sağlamak başka, açıklamak bambaşka. Ola ki iyi bir söyleşi partöneri değildi Herling, konuşurken kendisini tutamıyordu; günlüklerinde onca susan, yazan öznenin özel boyutunu sakınmayı yetkin bir üslûpla başaran bir yazarla karşı karşıya gelmek bu varsayımımı güçlendiriyor: “Kötülük üzerine Söyleşi”, yazı adamının ne kadar güçlü bir ayıklayıcı, söz adamının ne kadar zaaflarını açığa vurucu olduğunu kanıtlıyor; öykülerinde basmakalıba yüz sürmeyen kişiyle sık sık basma kalıbın tuzağına düşen konuşmacı sonuçta Karanlıklar üzerine Çeşitlemeler’i yaralıyor.

“Don Ildebrando”, “Ölmüş bir rahibe üzerine Monolog”,“Beata, Santa” – üç öykünün de ana izleği “kötülük”. Bunun etrafında, bâtıldan gerçek ötesine uzanan tamamlayıcı öğeler egemen. Yıllarca Napoli’de, güneyin ağır geleneklerinin içinde yaşamış olmasından mı, yakınlık duyduğu Buzzati ya da Sciascia gibi İtalyan yazarlarının etkisinden mi, Latin folkloru enikonu büyülemiş Slav yazarını. Öykülerine sinen boyutuyla bu ilgi oldukça dengeli; ondan ötesine geçildiğinde yer yer yadırgatıcı inanış izleri beliriyor Herling’in sözlerinde: Sözgelimi Mario Praz’ın kemgöz olduğuna ilişkin söylentilere hak verir bir edâ taşıması açıkçası beni irkiltti (…)

“Kötülük”, Bataille’ın da gözde alanlarından biriydi. Ne var ki, onun bu kavramı ele alışıyla Herling’in bakış açısı arasında, Bronte üzerine denemesi bir yana, pek ortaklık kurma kolası değildir. Bataille, insanlık tarihinin en ibliscil figürlerinden biri olarak karşımıza çıkan Gilles de Rais’nin kötülüğü önünde bile büyülenir: Orada, çocuktaki masum ama sınırsız olabilen fenanın bir benzerini bulmuştur. Şüphesiz Bataille’da, ‘iyinin ve kötünün ötesi’ne geçen Nietzsche’nin mührü apaçık görülür, Hıristiyan aktöresinin ötesinde el değmemiş bir Ahlâk tanımı arayışından birebir etkiler devşirmiştir.

Herling’in “kötülük” karşısındaki konumu çift yanlı bir görünüm arz ediyor. Kilise’nin İyi ile Kötü’yü sırt sırta, biribirilerine bağımlı sayan yaklaşımını benimsemiyor ama, Hıristiyanca bir “kötülük” tanımından da hepten vazgeçmiyor. Egemen anlayıştan ayrıldığı ana nokta, “kötülüğün” bir başına, karşıt kutbundan bütün bütüne bağımsız biçimde varlığını sürdürdüğüne, hatta pekiştirdiğine inanç duyması.

XX. yüzyılın seyrine, XXI. yüzyılın ilk yıllarında Dünya’ya bakarak, Herling’in büyük, kolektif “kötülük”ler hakkındaki saptamaları olsa olsa doğrulanabilir. Her okur, çevresinden eksik olmayan küçük, bireysel “kötülük”leri gözünün önüne getirerek o düzlemde de hak verebilir yazara. Sorunsa, sorun bir adım ötede, “kesin” yanıtlarından yoksun olduğumuz, gene de herkesin, hepimizin yanıt arayışından vazgeçemediği, tek kafalı çok kollu bacaklı, çok kafalı tek gövdeli sorularla yüzyüze duruşumuzdan doğuyor: Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, alt edilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?

Herling’in kahramanlarının, sonuçta yenilseler de, olağanüstü bir savaşım verdiklerini görüyoruz. “Kötülüğün” yenilmezliğini, buna karşın başa çıkılmaya çalışılması gerekirliğini vurguluyor yazar. Kimisinin “elinde değil”. Çünkü “ele geçirilmiş”, Herling’e göre. Bataille’ı büyüleyen, Herling’i yılgıya düşüren Kötü’nün ete kemiğe bürünme gücü, kararlılığı. Don Ildebrando’ya kötülüğün handiyse genetik transferle geçişini aktarıyor öyküsünde ya, de la Héronnière’le söyleşisinde buna gerçekten inandığını görüyoruz. Ele geçirilme, zaptedilme, denetim altına alınma: İblis’in, cinlerin ifritlerin genellikle başarılı olduklarını düşünüyor Herling.

Aynı söyleşide, Jeremias Gotthelf ’in Siyah Örümcek’inden (“Kara Büyü” diye de çevrilebilir o başlık) söz ediyor: Tanrısından el alarak, siyah örümcekleri hasımlarını öldürmekte Doktor Faustus’a, “şeytanla anlaşma”ya işaret eder.

Herling’in “kötülük” üzerinden İblis’e uzanış biçimi, ister istemez Faustus’lara ve Doktor Faustus’a, Thomas Mann’ın Nazizmin yükselişi-ne koşut biçimde Almanların daimon ile aynı masaya oturuşlarını simgelediği büyük romanına götürdü beni. Günlüğünde, 22 Kasım 1988’de, hem Mann’ın romanına, hem de Jaspers’in Alman Suçluluğu (1946) başlıklı temel kitabına değiniyor Herling. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1989 günü, bu kez de Hannah Arendt’in Eichmann Kudüs’te’sine uzanıyor. Arendt’in o kitabında odağa aldığı “kötülüğün sıradanlığı” kavramına çok yüklenen olmuş; Herling, 1953’te yazdığı bir yazıyla güçlü bir destek vermiş Arendt’e (ne yazık ki bu yazıya ulaşamadım), de la Héronnière’le otuz dört yıl sonra yaptığı söyleşide bir kez daha dönüyor bu konuya.

“Kötülüğün sıradanlığı” kavramı besbelli yanlış anlaşılmış o dönemde. Arendt de, onu bu bağlamda onaylayan Herling de, sanıldığından çok daha ağır bir yorum getiriyorlar: Daimon toynaklı, boynuzlu, çatal kuyruklu bir doğaüstü yaratığın Eichmann’a, Goebbels’e ya da Hitler’e sızmış halinden ibaret değil onların gözünde: Herkesin, hepimizin etrafında kol geziyor İblis: “Kötü”, birbaşına yaşama hakkını insan üzerinden elde etmiş durumda, “suçlu Almanlar”ın yerini başkalarının alması, bizim almamız an meselesi – tek uygun koşullar oluşsun (…)

Herling, Stalin karşısında büyülenenleri, ‘gereğinden uzun’ bir süre SSCB’de olup bitenleri görmezlikten gelenleri kabullenmekte güçlük çekenlerin başında geliyor. Almanya’da yaşananların, seçkinlerin ve kitlelerin saltık bağlanışının açıklamasını yapmakta, bir noktadan sonra yaşanan tıkanış ortadadır, öte yanda. Jaspers’in “bütün Almanların suçluluğu”na parmak bastığı anda, karşı cephede “herkes suçludur, herkes günahkâr” mantığının ağır basabilmesi üzerinde durmak gerekir: İlk günâh(lar)ı çıkış noktasına alan, İnsan’ı doğası gereği İblis’le anlaşmaya yatkın gören bir “kötülük” yorumu, ister istemez. Tek tanrılı dinlerde Şeytan figürünün taşıdığı anlam boyutuna yaklaşıyor. Orada,“her şeye karşın”, İblis’in “vazgeçilmezliği”nin vurgulandığını, zaman zaman da (Hallac-ı Mansur örneğindeki gibi) alabildiğine farklı bir bakış açısıyla sahiplenildiğini görüyoruz.

Bu dünyaya, bu yaşama kötülüğün bütün bütüne egemen olmaması için tek çıkar yol iyiliğin, öte dünyaya, öteki yaşama geçişin anahtarı olarak gösterilmesiydi. İnsanın özüne ilişkin umutsuzluğunu besleyen, pekiştiren Kötü’yü yenenlerin İyi’ler olmadığını öğrenmesidir. Her şey gelir “güce” dayanır. Kötü’ye gücünden dolayı tapılır. Gücü kendinde toplayan İyi, bir çırpıda Kötü’ye dönüşecektir. Tam bu noktada, Siyah Üçgen’de Malraux’nun Goya’ya eğilişi aklıma geliyor: “Bir agnostik için, daimon’un olası tanımlarından birisi, İnsan’da onu yok etmeye yöneltendir”.

Edebiyat, bütün bunlar üzerinde düşünmemizi de sağlıyor- ki, bana kalırsa, bu, aslında hiçbir şey değildir.

Bizim kültürümüzde de, evrensel folklorda yeri olan kötülük bakışı “nazar”la temsil edilir. Kalem sûresi (50-51. âyetler) “Doğrusu inkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi” diyerek peygamberi konumlar.

Nedir “kötülük”? Işıkla karanlığın ilişkisindeki kadar kaçınılmaz, “iyiliğin” karşı kefesi mi? Pek az insanın geniş çapta arınabildiği, kendisini koruyabildiği, altedilmesi olanaksız bir iç ya da dış güç mü?