1984’ten bu yana PKK’ya karşı mücadeledeki en önemli zaaf, siyasi kararsızlıktır. Meselenin bir bütün olarak ele alınması, bölgede uygulanacak ekonomik ve sosyal politikalarla koordine edilerek sürekli kılınması gerekirken, bu yapılamamıştır. Başka bir önemli husus ise uzun vadeli bir askerî-politik strateji geliştirilmemesidir. PKK’nın, antlaşmalara göre müttefik olunan NATO ülkeleri tarafından desteklenmesi de sorunu ağırlaştırmıştır.

Eruh’ta 1984 yılında, PKK’nın karakol basarak eyleme geçtiği günlerde, bunun sonu gelmez bir savaşa dönüşeceği kolay tahmin edile­mezdi. Sıkıyönetim uygulama­larıyla içteki huzursuzluğu sona erdirdiğini sanan generaller, sa­dece sıkıntının yönünü değiştir­mişler, yeniden ortaya çıkma­sını bir süre için ertelemişlerdi. Gene de bu konuyla başetmesi gerekenler, “üç-beş eşkıya”yı kı­sa sürede temizleyeceklerini dü­şünmüş olabilirler. Sonuçta bu, eşitsiz bir mücadele idi.

Anıtkabir yolunda
Türkşen ve Ertunç Emekli SAT komandosu Ali Türkşen, Anıtkabir ziyareti sırasında Güneydoğu gazisi İzzet Ertunç’u sırtına almış ve unutulmaz görüntülerden biri ortaya çıkmıştı.

Ne var ki cephe savaşı için hazırlanmış ordu, gayri niza­mi savaşla karşılaşınca şaşırıp kaldı. Karşısında yenip geçece­ği bir ordu değil, dağların ara­sında saklanıp çıkan küçüklü büyüklü gruplar vardı ve imha edilenlerin yerine sürekli yeni­leri geliyordu. Bu durum, yeni örgütlenmeler ve doktrinlere ihtiyaç gösteriyordu ve bunlar eldeki soruna göre çok yavaş bir şekilde gerçekleşti. PKK’nın bü­yümesindeki en temel faktör, onlara verilen dış desteğin ve üs bölgelerinin dışında, doğru tedbirler alınıncaya kadar çok zaman kay­bedilmesidir. Adeta sınama-ya­nılma yöntemiyle ilerleyen süreç çok hata ve çok kayıp üretmiştir. Elbette, bu arada karşı taraf da çok hata yaptı, ama bunlar birbi­rini götürmez.

Bütün mücadeleler önce zihinde kazanılır. Silah, teçhi­zat, kurumlar, eğitim vs. hepsi gereklidir ama, zihinsel durum hepsinin çok önündedir. Böyle bir mücadeleye zihinlerde ha­zırlık olmadığı, hazır olanların da olmayanları harekete geçire­mediği görülecekti. Devlet zaa­fı, eğitim zaafı ve “hazırlıksızlık geleneği”… Ve ayrıca bilinmelidir ki, askerliğin de kaçınılmaz bir bürokrasisi vardır ama, bu mü­cadele bürokratik anlayışla başa­rıya ulaşılacak iş değildir. Bürok­ratlaşmış ve çok da iyi yönetil­meyen bir mekanizmanın asli işi olsa dahi, gerçek savaş örgütüne dönüşmesi kolay değildir. Bu ba­rıştan savaşa geçen her ülke için farklı ölçülerde geçerli olmuş, ki­mileri hızla dönüşmüş, kimileri yavaş kalmıştır.

Türk ordusu birkaç istisna dışında her savaşa aşırı sıkıntıy­la başlamış, bazılarında sonra­dan toparlanmış veya bu fırsa­tı bulamamıştır. Bunun birçok nedeni vardır ama, bunlardan birincisi bilgiyi sistemli bir hale getirerek yeni nesillere aktara­cak mekanizmaların eksikliğidir. Askerî eğitimde örneğin Varna ve Kosova meydan muharebe­leri incelenmiş, ama Makedon­ya’da, Yemen’de, Doğu Anado­lu’dan Kerkük ovasına uzanan bölgelerde, Lübnan dağlarında, Karadeniz’de, Ege’de ve Anado­lu’nun dört köşesinde yapılan çetecilik ve gerilla mücadelele­ri es geçilmiş; bu iş için yeterli çaba ayrılarak bu deneyler der­lenmemiş; “küçük savaşlar” veya “gerilla harbi” için doktrin geliş­tirilmemişti. Elbette, işgal altı­na düşecek bölgelerde düşmana karşı yapılacak baskın ve sabo­tajlar için bir hazırlık vardı ama, bu NATO konseptleri içerisinde, daha çok istihkamcıları ilgilen­direcek bir bakış içeriyordu.

Dünyanın her yerinde bir parçası oldukları gayri nizami savaşları titizlikle inceleyen Ba­tılı ülkeler, elbette Türk ordu­sunun durumunu son derece iyi biliyor ve büyük bölümü kısa sürede ölecek olsa da, PKK sa­vaşçılarını eğitip donatıyorlar­dı. Türk ordusunun bu savaştaki performansı, komutanlara göre büyük farklılıklar göstermiştir. Bazı birlik komutanları askerle­rini iyi eğitmiş, arazi denetimini yapmış ve hiç kayıp vermeden görevlerini tamamlamışken, di­ğerleri görevi kazasız belasız bitirip bölgeden ayrılma telaşı içerisinde denetimi yitir­miş, sürekli baskına uğramış ve aşırı kayıp vermiştir.

Paralel yapı örgütlenmesi

15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli baskınları Eruh ve Şemdinli’de jandarma karakol ve subay lojman binalarına baskınlar, PKK’nın ilk büyük saldırıları oldu. Eruh’ta er Süleyman Aydın, Şemdinli’de Astsubay Memiş ilk şehitler oldular. Gazeteler olayı üç gün sonra haberleştirdi.

Bu durum yönetim, eğitim ve doktrin eksikliğine işaret etmek­tedir. Gerçi bu süreç içerisinde Kara Kuvvetleri bünyesinde üst düzeyde bir Eğitim ve Doktrin Komutanlığı (EDOK) kurulmuş olmakla birlikte, bunun gecik­miş bir çaba olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca süreç içe­risinde ordu ve polisin içerisin­deki “paralel yapı örgütlenmesi” giderek etkili hale gelerek müca­deleyi sabote etmeye başlamış­tır. İçerisinde -tam bir kanser gi­bi- dev bir paralel yapı büyüyen ya da büyüten bir ordunun ne kadar güçten düşeceği izahtan varestedir. Şimdi, bu mücadele­nin zaaflarını artıran hususları gözden geçirmemiz gerekir.

PKK’ya karşı mücadeledeki diğer önemli zaaf, siyasi karar­sızlıktır. Meselenin bir bütün olarak ele alınması, bölgede uy­gulanacak ekonomik ve sosyal politikalarla koordine edilerek sürekli kılınması gerekirken, bu yapılamamıştır. Esasen bunu yapacak uzun vadeli bakış yok­tu; olsaydı da siyasi istikrarsızlık ve yanlış yönlendirmeler işi ge­ne yap-boz haline getirirdi. Sivil ve askerî otoriteler arasındaki işbirliğinin niteliği iktidarların politikalarına ve yetkililerin ba­kış ve becerilerine göre değişik­lik göstermiş, baskı ve tasfiyeler birbirini izlemiştir. Bu tür sa­vaşlar, politik yanı askerî yanına çok daha ağır basan mücadele­lerdir ve politik istikrarsızlık ve kararsızlıktan fazlasıyla olum­suz etkilenir.

Başka bir önemli husus ise uzun vadeli bir askerî-politik strateji geliştirilmemesidir. El­bette, stratejiler gelişen durum­ların çerçevesinde sürekli göz­den geçirilir ve yenilenir; ama bizdeki hükümetler bu konuda büyük yalpalama sergilemiştir. Bazen inisiyatif ele geçirilmiş ve örgüt büyük kayıplara uğratıl­mış, sonra her nedense işler gev­şetilip örgütün yeniden topar­lanmasına izin verilmiştir. Taviz ile işlerin yumuşatılacağı sanı­lan dönemlerin hayalkırıkları­nı, tavizsiz mücadele dönemleri izlemiştir. Bu yalpalamalar karşı taraflarda iradenin zayıfladığı izlenimi yaratmış ve moral yük­seltmiştir.

NATO ve PKK

1987 Hedef siviller PKK 1980’li yılların sonlarında güneydoğuda köylerde sivil yurttaşları hedef alan eylemlerde bulundu. Bu yıllarda bölgede 500’e yakın sivil hayatını kaybetti.

Burada ilginç bir durum da, PKK’nın antlaşmalara göre müt­tefik olunan NATO ülkeleri tara­fından desteklenmesidir. Türki­ye bu durumu gerilimi yükselt­meden çözmeye çalışmış, ancak çaresizlik haline düşmüş ve dü­şürülmüştür. İstikrarsızlık, örgü­tün beslendiği Irak ve Suriye po­litikalarında da yaşanmıştır. Bu ülkelerin siyasi bütünlüğünün önemi bilinmekle birlikte, işgal ve parçalanmalarına karşı tutarlı bir tavır gösterilmemiş; gerçek­leşen olasılıklara karşı bu ülke­lerdeki muhtemel müttefik güç­lerle ilişkiler yeterince geliştiril­memişti. Elbette, bu ülkeler de tutarlı davranmamıştır. Sonuçta Baas rejimleri Türkiye’ye dost değildi. Suriye yönetimi en güçlü zamanında PKK’ya sığınak ve üs olmuş, Irak ise sürekli üs haline gelmişti. Batı ülkeleri Baas milli­yetçiliğini yıkmakta güçlük çek­medi ve ortaya, nasıl temizlene­ceğini halen kimsenin bilemedi­ği yeni bataklıklar çıktı.

Konu bizi bir yerde mutla­ka Türkiye’nin örtülü operasyon beceriksizliğine getirir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” lafının ar­kasına gizlenerek saldırılardan korunmanın mümkün olmadığı zaten görülmüştü. Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı gibi, son derece olumsuz koşullarda çok ba­şarılı bir örnek yaratılmış olma­sına rağmen, örtülü operasyon­larda yeterli bir beceri düzeyine ulaşılamamıştı. Bunun birçok nedeni arasında, istihbarat teş­kilatlarının çok uzun süre ya­bancılarla içiçe yaşaması da var­dır. Soğuk Savaş sona erdikten sonra bu durum büsbütün Tür­kiye’nin aleyhine kullanılmaya başlanmıştır. Bu arada, Türki­ye’nin neredeyse bütün kurum­ları, Soğuk Savaş’ın sona erme­siyle gelen değişimi kavramakta aşırı zorlanmıştır.

Örtülü operasyon becerik­sizliğinin temelinde de istihba­rat kurumlarının zayıflığı yatar. Dünyadaki tüm imparatorluk­lar içerisinde bir tek Osmanlıla­rın modern bir istihbarat örgütü yoktu ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın da ancak 1. Dünya Savaşı ön­cesindeki günlerde kurulması büyük bir zaafa işaret eder. Hal­buki istihbarat her şeyden önce bir gelenektir ve kolay oluşmaz. Bilgi toplama, değerlendirme ve örtülü operasyon yapma yete­nekleri incelikli işlerdir ve her ülkede sivil ve askerler ara­sında bu konuda çekişme vardır. Ancak, bizde PKK mücadele­si başladıktan sonra da asker ve polis arasındaki koordinasyon ve istihbarat çalışması zaaflı bir şekilde yürütüldüğü gibi, kimi zaman sabote edilmiştir. Halbu­ki, politik kararlılık ve beceri­den sonra, bu tür savaşların en önemli unsuru istihbarat ve ko­ordinasyondur.

Kıdem değil liyakat

Askerlik, talimnamelerin öğre­nilmesinden çok daha fazlasıyla, tarih, sosyoloji, antropoloji, te­mel bilimler, siyaset, diplomasi, coğrafya ve diğer bilgi disiplinle­rinden istifade eden bir sanattır. Elbette ordu bunun farkınday­dı ama, bu eksiğin giderilmesi için bazı subay ve astsubayların çok yetersiz sivil üniversitelerde yüksek lisans yapmaları, onların askerî kültürlerine fazla katkıda bulunmamıştır. Nitekim, askerî kurumların bilgileri özümseme, kaydetme ve aktarma uzmanlı­ğının yanısıra, gayri nizami mü­cadelelere ilgi de uzun süre zayıf kalmış; bu konuda araştırmalar ancak 1990’lardan itibaren ge­lişebilmiştir. Aynı zaaf İçişleri teşkilatı ve polis için de geçer­lidir. Teşkilat-ı Mahsusa, MM, Karakol Cemiyeti, Millî Müca­dele’de yapılan büyük direniş­ler, Kıbrıs TMT, diğer örgütler ve ayaklanmalara karşı yapılan mücadelelerin dersleri incelenip yaygınlaştırılmamıştır. Böylece, liyakatten çok kıdeme öne veren bir terfi sistemi içerisinde, daha yetenekli subayların karar ma­kamlarında yetkili olmaları ga­ranti altına alınamamıştır.

1991-1992 PKK saldırıları Teröristler 25 Ekim 1991’de Hakkari’nin Çukurca ilçesine yakın üç jandarma karakoluna saldırarak yeniden askerleri hedef aldı. 17 er şehit oldu. Ardından geniş çaplı operasyon başlatıldı. 1992 sonbaharı çok şiddetli geçmiş, PKK kurtarılmış bölge oluşturmak istemişti. Bu yıllarda güvenlik güçleri 1000’e yakın şehit verirken yaralanan sayısı en az 400’dü.

Doktrin meselesi

Doktrinle ilgili konular çözül­dükçe, bunun örgütlenmelere yansıması gündeme gelir. Büyük hantal birlikler yerine hareketli küçük birliklere geçiş uygulama­sı doğruydu ama, geç kalındığı açıktır ve bu değişikliğin gerek­tirdiği taktik ve operatif bakış değişikliği daha da uzun sür­müştür. Her türden harekatta, ama özellikle gayri nizami savaş­larda küçük birlik liderlerinin inisiyatifleri son derece önemli­dir. Siviller arasında yapılan bir savaşta çoğu zaman tek başları­na kalan bu en tecrübesiz subay­lar için özel eğitim gerekir. Tec­rübe sahibi kıdemli astsubay­larla birlikte çalışmaları yararlı olur ve bunun için astsubayların ve uzman erbaşların da askerlik sanatında daha yetkin ve yetkili kılınması gerekir.

Keza, özel birliklerin geliş­tirilmesi ve komando birlikleri­nin profesyonelleşmesi de geç kalmıştır. PKK’ya karşı müca­delenin normal askerlik görevi­ni yapan eratla yürütülemeye­ceği anlaşıldıktan sonra sistem değişikliği çok yavaş yürümüş­tür. Ara dönemin acil ihtiyaçları, önce korucularla, sonra da uzun süre hizmet yapan tecrübe­li personelden oluşan az sayıda küçük birlikle kısmen kapatıll­mıştır ama, onların da özlük işle­ri doğru düzgün çözülmemiştir. Nihayet, profesyonel komando, jandarma ve polis özel harekat birlikleri geliştirilerek özel bir­liklerle beraber çalışacak hale gelinceye kadar yıllar geçmiştir. Gerilla savaşı uzatılmış (protra­cted) savaştır. Uzadıkça da zayıf tarafın işine yarar.

Ordu, gayri nizami savaş için küçük birlik taktikleri eğitimi­ni ve siviller arasında operasyon yapma usullerini geliştirmekte de geç kalmıştı. Bazı ülkeler bu konuda çok daha önceki yıllarda özel okullar açtı. Örneğin, gide­rek öne çıkan kent savaşları için özel eğitim bizde çok geç başladı. Keza, keskin nişancı uzmanla­rı ve silahlarının çok uzun süre birliklerin standart kadrolarında yer almaması, açıklanması zor bir aymazlıktı; çünkü PKK’nın çok yaygın kullandığı keskin ni­şancılara karşı da en etkili ted­birlerden biri de buydu. Sonuçta bu beceriler ülkemize kazandı­rılıncaya kadar boş yere birçok kayıp verdik.

Silah ve teçhizat konusun­daki gecikmeler gerçekten aşı­rıdır. Ordumuz piyade destek silahlarında 2. Dünya Savaşı düzeyini ancak 1990 sonrasın­da, o da kademeli olarak aşmaya başladı. 2015’ten itibaren imal etmeye başladığımız piyade ve keskin nişancı silahlarına kadar 60 yıl boyunca bu alandaki tek değişiklik, M1’in ve 7.62’lik ma­kineli tüfeğin yerini alan G3 ve MG3 oldu. Diğer piyade destek silahları olan havan ve 75’lik dağ topları standart olarak kaldı. Ke­za yakın destek silahı olarak 40 mm otomatik bombaatarlar da çok geç ve çok az sayıda alındı. Bunun yerine bazı yerlerde es­ki 40 mm’lik uçaksavarlar, hatta M48 tankları kullanıldı; ancak bunlar sabit mevzilerden çıka­mazdı. Mükemmel 12.7’lik M2 ise tüm silahların ötesinde, hak­lı yerini korumaktadır. Bu çok uzun ve detaylı konuya burada giremeyiz.

En önemli destek vasıtası olan silahlı hücum helikopterle­ri konusundaki ihmal ise akılla­ra durgunluk verecek ölçüdedir. Birçok ülke hücum helikopter­lerinden taburlar oluşturduktan sonra bile, bizde bu tür bir tek platform yoktu. Neden sonra da sadece 10 adet alındı. Bunların bir kısmının tamir veya bakım­da olacağı hesaplanırsa, kırım geçiren olmasa bile, herhangi bir anda havalanabilecek sayı 6 ila 8 arasında değişir ki, bu kadar ge­niş bir coğrafyada bu sayının ne denli eksik kaldığı açıktır. Daha sonra gelen 25 kadar eski model ikinci el Kobra da, açığı ancak bir ölçüde kapattı. Son olarak fa­hiş fiyatla birkaç tane daha teda­rik edildi. Halen devam eden ge­cikmeli ATAK projesinin ilk aşa­ması bitince, bu mücadelenin 40. yılını idrak etmiş olacağız!

İHA’lar (insansız hava araçları) konusunda da benzer gecikme hikayeleri mevcut­tur. Son birkaç yıla kadar keşif amaçlı ve silahlı İHA’lar dışa­rıdan alınıyor, bunlar teda­rikçi tarafından kasıtlı olarak geciktiriliyor ve bunlardan ge­len bilgiler bu İHA’ları satan­lar tarafından deşifre edilip dağdaki gruplara ulaştırılarak kaçmaları sağlanıyordu. Millî İHA ve uydu sistemleri ile du­rum değişti. Hele SİHA’lar (si­lahlı İHA’lar) arazide barın­mayı çok zor hale geldiği için, PKK çoğu kez yerleşim yerle­rine sığınmak mecburiyetinde kalmıştır. Şehir savaşları gele­ceğin temel mücadele biçimi olmaya adaydır. Nitekim 2016 “hendek savaşları” bunun de­nemesi oldu. Burada iyi mü­cadele edildi ama, temelinde gene çok büyük bir hata var­dır. Bu muazzam yığınağa ve tüneller sistemi ile tahkimata izin verilmiş olması, izah edi­lebilecek bir gaf değildir.

20 MART 1993 En kanlı dönem
Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve 32. Jandarma Gn. Kom. Eşref Bitlis’in çabaları sonucu PKK ateşkes ilan etti. Eşref Bitlis 17 Şubat 1993’te uçağının düşmesi sonucu şaibeli bir biçimde yaşamını yitirdi. Bitlis, 10 gün önce ABD uçaklarının PKK’ya yardım dağıttığını açıklamıştı. 24 Mayıs 1993’te Malatya’dan yola çıkan Elazığ-Bingöl karayolunda 33 erin öldürülmesi, 3 erin yaralanmasıyla sonuçlanan saldırısı ile ateşkes sona erdi..

HAZİRAN 2004-2007 Yeniden terör
2005’te Kuşadası, 2006’da Adana, Marmaris, Antalya, Mersin, 2007’de Ankara’da bombalı eylemler gerçekleşti. Yaz boyunca PKK’nın büyük eylemleri devam etti. Ekim 2007’de Dağlıca’da 12 asker şehit oldu, 16 asker yaralandı.

Kritik personel sorunu

Soğuk Savaş’ın bitmesi ve BOP gibi gelişmelerin muh­temel etkileri Türkiye’de hem politikacılar, hem de sivil ve asker bürokrasi tarafından de­ğerlendirilemedi. Türkiye’nin AB sürecinden dışlanacağı da 1980’lerden beri açıkça ortada olduğu halde, buna uygun ted­birler alınmadı. Keza Kıbrıs olayından sonra Lübnan’dan İran sınırına kadar olan alan­da Batılı devletlerin çalışma­larına karşı tedbir düşünülme­di. Bunların hepsinde, güven­lik stratejisinin çok yanlı ele alınmasının payı büyüktür.

Personel sorunu da kritik öneme sahiptir. Bu tür müca­deleyi yürüten personel -hukuk dışına çıkmadığı sürece- devleti, kamuoyunu ve basını arkasında hissetmelidir. Bu süreçte, yaban­cı kuruluşlar tarafından finanse edilen basın ve siyasilerin yıkıcı bir eleştiriye girmesine müsaa­de edilmesi ve “paralel devlet”le birlikte çalışmaları çok ağır so­nuçlar doğurdu. Keza, devletin kendi personeline güvensizliği de birçok felakete neden olmuş­tur. Gayri nizami mücadeleyle boğuşan bazı ülkelerde, örneğin İsrail’de askerler izine çıktıkları zaman bile dolu silahlarını yan­larında taşırken, bizde eskiden birçok halde nöbette bile cep­hane verilmez; koruma görev­leri eksik cephaneyle ve uygun olmayan silahla sözde yapılır; çok daha önemlisi bu görevlere alınanlar hangi durumda nasıl davranacaklarını asla bilemez­di. Keza, keskin nişancı silahla­rının çok yakın zamanlara kadar kullanılmaması da güvensizliğe bağlıdır. Bu koşullarda, çarşıya çıkan, birliklerine intikal eden veya terhis edilen askerler bir­çok pusuda boş yere can vermiş­tir. Bu basiretsizliğin giderilmesi de çok uzun sürmüştür.

Personelin psikolojisine gelince… Bilinmelidir ki, tarih boyunca hiçbir ordu savaşa gi­rinceye kadar teğmenden or­generale her rütbede subayın gerçek karakterini tam tanıya­maz. İyi ordular savaşta süratle eleme yapıp, uygun savaş lider­lerini seçer. Başka çare yok­tur. Bu savaşta çoğu komutan, görevi asgari risk ile atlatmak için PKK’lıların geçmeyecekle­ri ama kendileri için korunaklı yerlerde pusu atmış (çoğu ge­celer yüzlerce pusu atılıyordu), arazi/alan kontrolü yapılma­mış ve inisiyatif yitirilerek da­ha fazla kayıp verilmiştir. Hal­buki aktif bir tutumla, arazi ve alan kontrolü sağlayan komu­tanlar, çeteleri sürekli kaçma­ya/saklanmaya zorlayarak ini­siyatifi ele aldılar.

Buraya tarihle ilgili bir not koymalıyız. Genel tedbirsiz­lik, boş verme, saflık ve bilinç­siz tutum, ne yazık ki Türk ordusunun çok eski zaafıdır. Osmanlı ordusu sayısız kez sa­vaş hilelerine kurban gitmiş, saman arabasıyla kalelerine girilmiş, balıkçı sandalı gibi ya­naşan düşmanlar amiral gemi­mizi havaya uçurmuş, nöbette uyuyan askerlerimiz şehit veya esir düşmüştür. Ama sonuçta, gevşeklik her noktada aşıla­maz. Kaldı ki, askerî sistemi­miz inisiyatif geliştirme üzeri­ne kurulmamıştır.

Karakol baskınları da ayrı bir konudur. Bunlar çoğu halde askerî değil başka kıstaslarla inşa edildikleri için, bulunduk­ları baskına açık mevkilerde yıllar boyu aşırı kayıp verildik­ten sonra yeni korunaklı kara­kolların inşasına başlanmıştır. Bu, aynı zamanda bazı polis ka­rakolları için de geçerliydi. Ke­za, alan kontrolünden vazgeçen veya bunu layıkıyla yapama­yan komutanların karakolla­rı, her halükarda baskına açık haldeydi. Burada birimler ara­sında yardımlaşma ilkesinin ne kadar hayata geçirilebildiği de çok titiz bir şekilde değerlendi­rilmeli, birlik ve bölge esasında yardımlaşma için elverişli in­tikal olanakları sağlanmalıydı. Elbette, bu konuda çok büyük ilerlemeler sağlandı ve Türki­ye nihayet çok büyük bir zırhlı araç ailesinin imalatçısı ve ih­racatçısı oldu ama, süreç içe­risinde mayın ve pusuyla nice kayıplar verildi.

TEMMUZ 2015 Savaş şehirlere taşındı 20-22-23 Temmuz’da sırasıyla Suruç’taki bombalı saldırı, Ceylanpınar’da iki polisin evinde şehit edilmesi ve Suriye sınırında bir askerin şehit edilmesi sonrasında TSK jetlerle operasyona başladı. Şehirlerde hendekler kazıldı, sokaklar hatta evler, apartmanlar çatışma alanı oldu..

Sınırötesi üs bölgeleri

Bunlara ek olarak, sınırdan insan ve malzeme geçmesini engelleyecek fiziki tedbirle­rin alınmasında gecikme yıl­lar sürmüş, böylece PKK’ya serbest üs bölgeleriyle rahatça irtibat olanağı verilmiştir. Üs bölgeleriyle operasyon bölge­leri arasındaki intikalleri zor­laştırmak için yapılan sınırö­tesi operasyonlar devamsız olmuş, kovalamaca sonrasında kontrol sağlanan alanlar tek­rar örgüte terkedilmiştir.

Sınır ötesindeki üs bölgele­ri bir yana, PKK’ya siyasi, mali ve askerî destek veren ülkele­re karşı diplomatik girişimler çok zayıf kalmış; fiili yaptı­rımlardan söz edilmemesi za­af algısı yaratmış; tam tersi­ne yabancı ülkelerin Türkiye içerisinde yaptıkları girişim­ler bile engellenmemiştir. Ni­hayet, PKK’nın askerî kanadı­nın yan örgütlerinden tecri­dine için çalışmalar zaafla ve kararsızlık içinde yürütülmüş, örgüt her türlü destek çalış­masını çok rahat bir şekilde yapmıştır. Yabancı kuruluşla­rın örgütle ve yan kuruluşla­rıyla bağlantılarına aşırı uzun bir süre izin verilmesi ise affe­dilir hata değildir. Hiçbir ülke yabancıların gelip de toprak­larında silahlı direniş yapı­lan bir örgütle bağ kurmasına izin vermez. Ama işte, basiret bağlanıyor. Türkiye’deki siya­si partiler de maalesef tak­tik-politik çıkar hesaplarıyla bu konuda tutarlı ve ortak bir tutumu her zaman sergileme­mişlerdir.

UNUT-MAYIN

Gazi kabul edilmedim

Adı soyadı: Kadir Özbayar

Doğum yeri ve tarihi: Karabük-Ovacık / 02.02.1970

Tertibi: 1970/1

Olay açıklaması: Şırnak, Gabar Dağı, Alkemer Jandarma Karakolu’nun teröristler tarafından basılması sonucu yaralanarak gazi olmuştur.

“Gazi olabilmek için SGK’na baş­vurdum. “Aradan 21 yıl geçtiği ve du­rumun askerlikle ilişkilendirilmemesi” gerekçesiyle talebim reddedildi. Gazi kabul edilmedim. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne açtığım davayı da yine aynı sebepten kaybettim. Oysa, PKK terör örgütüne karşı yürütülen operas­yonlarda çatışmaya girmiş, vurulmuş­tum… Ama, ben başvuruyu geç yaptım gerekçesiyle gazi kabul edilmedim. İşte böyle bir ortamda, böylesi adaletsizlik­le yaşamaya çalışıyorum…”

Saygı göstersinler yeter

Adı soyadı: Bektaş Oruç

Doğum yeri ve tarihi: İzmir-Konak / 10.03.1973

Tertibi: 1973/1

Olay açıklaması: Şırnak, Besta Dereler kırsalında teröristlerle girilen çatışma sonucu yaralanarak gazi olmuştur. Aynı çatışmada dört asker şehit olmuş, 18 asker de yaralanmıştır.

“… Şehidine gazisine sahip çıksın bu toplum. Sahip çıksın derken, para pul istemiyoruz. Saygı göstersinler yeter diyoruz. Ölen kardeşlerimiz, ağabeyleri­miz bizler için ölüyor. Gaziler bizler için sakat kalıyor. Vatandaşlarımız evlerinde rahat oturuyorlarsa şehitler ve gaziler sayesinde… Halk tepki vermeyi öğrensin. Şehit için isyan etmiyorsun, gazi için isyan etmiyorsun. ‘Bu çocuk 20 yaşında kör ol­muş, kolu bacağı kopmuş’ demiyorsun. Ne yapayım ben böyle halkı, böyle devleti…”

Halk uyurgezer modunda

Adı soyadı: Sabahattin Külah

Doğum yeri ve tarihi: Manisa-Sarıgöl / 10.10.1973

Tertibi: 1973/2

Olay açıklaması: K. Irak, Zeli Kampı’na yapılan operasyonda çıkan çatışma esnasında mayına basma sonucu sağ ayağını kaybederek gazi olmuştur.

“… Her gazinin olduğu gibi elbette benim de şikâyetlerim var. Eğer ben bu vatan için bir uzvumu verdiysem devlet de bana sahip çıkmak zorunda. Gaziye sahip çıkmak, ‘Hadi ben sana maaş bağladım ne halin varsa gör’ demek değil. Benden daha kötü durumdaki arkadaşla­rımı düşündüğüm zaman Allah’a bin kez şükrediyorum. İki bacağını, iki kolunu kaybeden adama sen bütün dünyayı ver­sen ne olur? Geri getirebilir misin? Bari adamın geri kalan ömrünü güzel yaşat. Ama olmuyor…

Ateş düştüğü yeri yakıyor

Adı soyadı: Recep Şahinoğlu

Doğum yeri ve tarihi: Sinop-Boyabat / 15.10.1973

Tertibi: 1973/2

Olay açıklaması: Mardin, Dargeçit, Kılavuz yolunda askeri aracın mayı­na basması sonucu yaralanarak gazi olmuştur. Belden aşağısı felçlidir. Aynı olayda yedi asker şehit olurken, üç asker de yaralanmıştır.

“Eskiden gazilere bir saygı, sevgi vardı. Gittiğimiz yerlerde gazi olduğu­muzu hissediyorduk. Ama geçtiğimiz 10 yılda çok şey değişti. Gazilik ve şehitlik kavramı bitti desek yeri var. Şimdi gittiğim çoğu yerde gazi oldu­ğumu bile söylemiyorum; ‘Engelliyim’ diyorum. Birileri çıkıp vatan için şehit olanla Uludere’deki kaçakçıyı aynı ke­feye koyarsa benim kendime gazi de­memin bir anlamı kalmıyor… Eskiden bir gazi ya da şehit geldiğinde halk, ordu, devlet bir evladımız yaralandı, şehit oldu diye seferber olurdu. Şimdi her gün şehit geliyor, ama ateş sadece düştüğü yeri yakıyor”.

Meğer gazi olmuşum!

Adı soyadı: Erhan Atik

Doğum yeri ve tarihi: Ankara-Polatlı / 17.04.1974

Tertibi: 1974/1

Olay açıklaması: Hakkâri, Çukurca Karatepe mevkiinde teröristlerin pusu atması sonucu yaralanarak gazi olmuştur.

“2000 yılında İzmir’de sigara fabrikasına işçi alınacaktı… Dosyama baktılar şaşırdılar: ‘Sen sakatlanmış­sın, maaş alman gerekiyor’ dediler, Askerlik Şubesi’ne gönderdiler. Oradan hastaneye sevk aldım. Hastane de yüzde 45 engelli raporu verdi. Emekli Sandığı’na teslim ettim evrakları ve 2001 yılında emekli oldum. Meğer gazi olmuşum ama haberim yok! O zaman­lar tazminat parası alınca önemse­memiştim. Gaziye maaş verildiğini de bilmiyordum!”

Kafamda 12 şarapnel

Adı soyadı: Metin Erdem

Doğum yeri ve tarihi: Ankara-Kızılca­hamam / 1974

Tertibi: 1974/2

Olay açıklaması: Van, Gürpınar, Faraşin kırsalında teröristlerle girilen çatışma sonucu sağ gözünü kaybederek gazi olmuştur.

“Annem hissetmiş yaralandığımı. Babama, ‘Metin’e bir şey oldu’ demiş. Gece de eve telefon gelmiş, ‘Metin şehit oldu’ diye. Babam benim için salâ verdir­miş köyde, mezarımı kazdırmış… Duru­mum çok ağırdı. Kendime geliyor ama sonra hemen kendimden geçiyordum. Beyin bölümünden sonra göz tedavisi bölümüne almışlardı. Sürekli uyuyor­dum. Bir gözüm yok, diğeri yarım… Gözlüksüz hiç göremiyorum. 11 numara gözlük kullanıyorum, sisli görüyorum… Kafamda 12 şarapnel var…”

Oğlum oynamak istiyor…

Adı soyadı: Reşat Bakır

Doğum yeri ve tarihi: Kayseri-Pınarbaşı / 01.12.1974

Sicili: 1999/375

Olay açıklaması: Mardin, Nusaybin kırsalında mayına basma sonucu iki bacağını kaybederek gazi olmuştur.

“Sinir uçlarım çok hassastı. Çünkü protez giydiğim zaman çok canım yanıyordu. Bir süre elektroterapi gördüm. Yaklaşık bir yıl sonra protez­lerim takıldı. Sürekli evdeydim, bir yere çıkmıyordum, ama çocuklar anlamıyor ki… En küçük çocuğum Mustafa ısrar edince birlikte parka gittik, bir banka oturdum. Oğlum yanıma geliyor, baba hadi kalk diyor, oynamak istiyor. Sa­lıncağa binmek istiyor, kaymak istiyor. Onu kaldırıp koymamı istiyor. Bakıyor, etrafındaki çocukların anne-babaları kucaklarına alıyor çocuklarını, o da isti­yor. Bir defa kaldırmak istedim, birlikte düştük…”

Kopan bacağımla Van’a uçtuk

Adı soyadı: Hüseyin Kocalar

Doğum yeri ve tarihi: Kars-Sarıkamış / 07.10.1977

Tertibi: 1977/4

Olay açıklaması: Van, Gürpınar kırsalı, Kanlıdere Küçük Aliağa mevkiine yol emniyetine giderken mayına basma so­nucu sağ ayağını kaybederek gazi oldu.

“… Apar topar helikopter alanına indirdiler beni. Allah’la pazarlık ettim; ‘Ne olur şimdi canımı alma. Önce ailemi göreyim sonra alacaksan al!’ dedim. Su istedim, vermediler. Tam kendimi bırakacağım, helikopterin sesini duyup cana geldim, bir umut. Kopan bacağımı da yanımıza alıp Van’a geçtik. Moralim çok bozuktu. Yanıma Hüseyin Ümit adında bir gazi getirdiler. Onu görünce kendimi iyi hissettim. Durumu çok daha kötüydü. “Ne bağırıyorsun kar­deşim?” dedi. Kendimi tanıttım. Adaşız diye sevindi… 2002 yılında Hüseyin’in evinde intihar ettiğini duyunca çok üzüldüm”.

Hiç hastaneden çıkmadım

Adı soyadı: Ömür Karaman

Doğum yeri ve tarihi: Bursa-Gürsu / 17.01.1979

Tertibi: 1979/2

Olay açıklaması: K. Irak, Sinat, Haftanin bölgesine yapılan operasyon esnasında teröristlerle girilen çatışmada başın­dan vurularak gazi olmuştur.

“Yaklaşık 20 kez ameliyat oldum. 37 yaşındayım, 17 yıldır hastanede tedavi görmekteyim. Hiç hastaneden çıkmadım. 20 yaşında askere gittim, hâlâ askerliğim bitmedi. Hiç sosyal hayatım olmadı. Evliliği düşünmeye vaktim bile olmadı. Askerlik anıla­rım peşimi hiç bırakmadı. Askerlik anılarımdan başka anım da olmadı ya… Başka bir şey yaşayamadım. Tüm ömrüm, gençliğim hastanede geçti. Bir askerlik, bir de hastane hayatım var diyebilirim… Şimdi, ‘Ömür’ün psikolo­jisi çok bozuk…’ diyorlar. Ben de onlara şunu diyorum: ‘Allah kimseye benim yaşadıklarımı yaşatmasın da varsın beni kimse anlamasın”.

Onurumuzu istiyoruz, o kadar

Adı soyadı: Rafet Değerli

Doğum yeri ve tarihi: Kilis / 27.08.1958

Sicili: 1980/45

Olay açıklaması: Teröristlerin Çeltikli Vadisi’ndeki korucu köylerini basması sonrasında bölgede yapılan operasyon­da mayına basarak sol ayağından, sol kolundan ve sol gözünden yaralanarak gazi olmuştur. 17.05.2016 tarihindeyse geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

“Türkiye’de üst derece bürokrat, zengin, milletvekili ve general çocukları ne şehit olur ne de gazi… Şehit ve gazi ailelerinin çoğunu tanırım. 2007’den beri ilgilenirim bu işle. Hepsi fakir fukara çocuğudur… Biz utanır, derdimizi söy­leyemezdik. Subay olarak hafif yaralan­maları tutanaklara yazmazdık, utanırdık. Sistem farklılaştığı için, şimdi gazilik kav­ramı da şehitlik kavramı da genişletildi… Biz para istemiyoruz, pul istemiyoruz! Sadece hak ettiğimiz onurumuza uygun davranışlar istiyoruz. O kadar!”

‘Geç geç bedavacı’ dedi

Adı soyadı: Cengiz Özerden

Doğum yeri ve tarihi: Amasya-Merzi­fon / 20.04.1976

Tertibi: 2001/963

Olay açıklaması: Silopi, Derebaşı kır­salında önceden tuzaklanmış EYP’nin patlatılması sonucu yaralanarak gazi olmuştur. Belden aşağısı kısmi felçtir.

“Gazi ve şehit yakınlarının bu ülkede onore edildiğini düşünmüyo­rum. İnsanlar beni gördüklerinde önce “Belediye otobüsüne bedava biniyor­sunuz değil mi?” diye soruyorlar. Gazi oldum olalı belediye otobüsüne bir kere bindim onda da otobüs şoförü, ‘geç geç bedavacı!’ dedi bana. Bir daha da binmedim. Ben otobüse bindiğim zaman gaziliğimden utanmak zorunda mıyım?”

Ayağımın sahtesini alamıyorum

Adı soyadı: Yunus Kara

Doğum yeri ve tarihi: Şanlıurfa / 13.02.1983

Tertibi: 1983/4

Olay açıklaması: 2004 yılında Şırnak-Gabar Dağı kırsalında PKK’nın döşediği mayına basma sonucu sağ ayağını kaybederek gazi olmuştur.

“… Yedi ay sonra protez takıldı, eve döndüm. Eve gelene kadar an­nem beni görmemişti, ağladı beni gö­rünce. ‘Sakın ağlama’ dedim, ‘Bunu alnımıza Allah yazmış; ağlama…’ İsyan etmedim, ‘Neden ayağım yok?’ demedim. ‘Kimse benimle evlenmez’ de demedim. Çok şükür evlendim, bir kız çocuğum var. Çok mutluyum. 12 yıllık gaziyim. Zaman içerisinde gazilere verilen değerin giderek azaldığını gördüm. Haklarımız kısıt­landı… Protezim 40 bin lira, devletin ödediği 20 bin lira. Geri kalanını kendim halletmek zorunda kalıyo­rum. Benim bunu alacak gücüm yok. Ayağımın canlısını verdim, sahtesini alamıyorum.