Hz. Muhammed’in vefatından 20. yüzyıl başına kadar yaklaşık 1400 yılda, İslâm dünyasından 4 Medine, 14 Emevî (Şam), 37 Abbasî (Bağdat), 17 Endülüs (Kurtuba), 14 Fâtimî (Kahire), 17 Mısır Abbasî (Kahire), 29 Osmanlı (İstanbul) halifesi olmak üzere 132 halife gelip geçmiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ile tarihî gelişimi içinde, dönüm noktalarıyla halifelik kurumunu, halifeleri konuştuk.

Halifelik kurumu ne­ye dayanıyor? İlk olarak ne za­man, nasıl ortaya çıktı ve hangi kurallar çerçevesinde düzen­lendi?

Necdet Sakaoğlu – Önce bir anlam hatırlatması yapalım: Dilimizdeki kalfa sözü, hali­feden Türkçeleşmiştir. Ter­zi kalfası, berber kalfası de­riz. Daha eskiye gidersek eski mekteplerde hocanın kalfası vardı. Sarayda “usta” cariyele­rin yardımcılarına kalfa, resmî dairelerde memur ve kâtip yar­dımcılarına Arapçasıyla halife denirdi. Ünlü tarihçimiz Kâtip Çelebi, Batı dünyasında Hacı Kalfa (Halife) olarak tanınmış­tır. Halife, “yerine geçen, yeri­ne bakan” demektir.

İslâmiyet’teki halifelik, Hz. Muhammed’in ateşli bir has­talık sonucu 8 Haziran 632 ta­rihinde beklenmedik vefatının dayattığı bir emrivaki idi. Pey­gamber ümmi idi ama kurmaya çalıştığı nizam salt din amaçlı değildi. Tefekkürden ahlaktan toplum yapısının gelişmesi­ne, ticarete her alanı önemse­yen, Arap yaşamının yabancı­sı olduğu, gaza ve fetihle henüz adları bile bilinmeyen ülkelere doğru genişlemeyi hedefleyen bir idealdi. Danışman kâtibinin İranlı Selmân-ı Farisî olması anlamlıdır. Vefatını izleyen an ve ortamda Hz. Ebubekir halife seçilip biat edilmese, ideal İslâ­miyet tasarısı kritik bir evreye girer, Arabistan yarımadasının güneybatısında Medine-Mek­ke merkezli oluşma aşamasın­daki Kureyş-Haşimî din-kabile devleti kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalabilirdi.

Gerçi, dinin temel kaynağı, yönetimin de anayasası sayılan ve Arap diliyle yazılmış ilk ki­tap Kur’an-ı Kerim tamamlan­mıştı. Ayrıca Peygamberin de sınırlı sayıda kendi öğretileri (hadisler) vardı. Ancak bölge­nin, devlet buyrukçuluğu yaşa­mamış Arap, Yahudi ve Bedevî toplulukları, İslâm dininde ve disiplininde tutmak zordu. Bu nedenle Peygamberin koydu­ğu din ve yönetim otoritesini yürütecek şurâca (danışman­lar kurulu), bilge bir vekil yani halife (yerine geçen) seçilmesi koşuldu. Bu nedenle Peygam­berin görevlerini sürdürecek, onun ilkelerini bilen, arkada­şı, danışmanı, yardımcısı Hz. Ebubekir’e, -sahabelerden bir şurâ tarafından- halifelik göre­vi tevdi edilmişti.

Necdet Sakaoğlu, halifelerin hayatını içeren kaynakları tararken…

İlk halife seçilen Ebube­kir, Hz. Muhammed’in veki­li sıfatıyla İslâmiyet’e ve İslâm dinine önder oldu. Halifelik görevleri, dini yaymak, fitne denen din karşıtı eylemleri ön­lemek, adaleti, güvenliği sağla­mak, yoksulu yetimi korumak, Kur’an buyruklarını uygula­mak, başka dinden olanların haklarını korumak ve vergi adaletiydi.

İki yıl sonra Hz. Ebube­kir de ölünce bu kez şurâ, hem Peygamberin hem Ebubekir’in yerine Hz. Ömer’i halife belir­lemiş; Ömer’den sonraki iki ha­life Hz.Osman’a, Hz. Ali’ye de aynı yöntemle biat edilmişti. Bunlara Dört Halife, Hülâfâ-i Râşidîn diyoruz.

Hz. Muhammed ve Ebu­bekir, din koyuculuğunun ya­nında, örnek rehber, yönetici, cihat ve gaza önderi de olmuş­lar; Ebubekir, “yerine geçen” anlamındaki halifelik görevini gereği gibi yapmıştı. Ama hü­kümdar değildi. Hz. Ömer’in halifeliğinde ise İslâm coğraf­yası fetihlerle Arap dünyasını aşarak Mısır’dan İran’a kadar ülkeleri kapsadı. Bu yeni bir durumdu. Olağanüstü ve ive­di gelişmeler sonucu, din ve Kur’an’a dayalı yönetime koşut, halifeye ve Mekkeli buyrukçu­lara, bir imparatorluk düzeni ve istilâ orduları örgütlemeyi ve bir İslâm devleti dayatıyordu.

Doğal ki başlangıçtaki Mek­ke-Medine merkezli peygam­ber dönemi yapılanması sona erdi. Halife Hz. Ömer’e “Emi­rülmüminin” denildi. O ve ar­dılları Osman ve Ali, yeni sü­reçte halifelik yanında devlet başkanlığı ve başkomutanlık demek olan Emirülmüminin görevini de yüklendiler. Mü­minlerin emirliği, halifelikleri­nin üstünde resmî-dini özel bir unvan ve görev, yani egemen­lik, uyruk durumundaki ulusla­rın, başka dinlerden olanların yaşadığı ülkelerin buyrukçulu­ğu demekti. Böyle tanımlandığı için de halifeler, meliklik, sul­tanlık, şahlık, sanları dışında bir unvan arayışıyla kendile­rine emirilmüminliği eklediler.

Hz. Muhammed ve 4 halife Peygamberleri, hükümdarları, halifeleri tanıtan minyatürlü, yazma Subhat’ül-Ahbar’da, yüzü nikablı (perdeli) Hz. Muhammed, üstünde büyükbabası Abdülmuttalip, alt çevresinde 4 halife (soldan sağa Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali)…

Halifelik gibi emirülmümi­ninlik de Hz. Muhammed’in öngörmesi, vasiyeti değildi. Talep de edilmemiş, şurâca öngörülmüş ve seçilmişti. Pey­gamber’in vefatında halifelik, sonraki koşullarda da Emirül­mümininlik kabul edilmişti. Arap-İslâm ileri gelenlerinden bir şurânın seçtiği Ebubekir’e Halife-i Resulullah dendiği gi­bi, aynı yöntemle biri diğeri­nin halefi (ardılı) olan Ömer, Osman ve Ali de aynı zamanda Halife-i Resulullah sayıldılar.

Dört Halife Devrini (632- 661) temsil eden ilk dört halife­nin ortak özelliklerine gelince… Bunları üstün kılan meziyetler elbette vardı. Dördü de saygın Arap kabilelerinden, Peygam­ber’e ilk biat edip Müslüman olanlardan, hayatta iken “cen­netle müjdelenenler”di. İslâmi­yet’e büyük hizmetleri olmuş, dördü de Hz. Peygamber’e en yakın, sahabenin de uluların­dandı. Peygamberle gazalara katılmışlar, halifeliğe de şura kararı ile seçilmişlerdi. Ebu­bekir ve Ömer Peygamber’in kayınpederleri, Osman ve Ali damatları, Ali aynı zaman­da amcasının oğlu, kuzeniydi. Halifelikleri Arap-İslâm ge­lenekleri açısından da tartış­masız ve meşru idi. Herbiri bir öncekinin ardılı konumunda selef- halef (öncül-ardıl) oldu­lar. İslâm tarihinin Hülâfa-yı Râşidin denen ilk halifeleri bunlardır. Bütün Müslümanlar da ya doğrudan veya vekâletle bunlara biat etmişlerdi.

Ortaçağ İslâm ülkelerinde halifeler aynı zamanda devlet başkanı mıydı? Dinî ve siyasi otorite tek elde mi toplanmıştı? Yetki ve sorumlulukları nelerdi?

N.S. – İslâm tarihinin içinden çıkılmaz bir konusudur halife­lik… Ne yapmaları gerekiyor­du, ama neler yaptılar? Kimler halife oldu?.. Araplar dışın­da biz Türklerden de halife olanlar var. Osmanlı padişah­ları halifeliği niçin benimse­diler? Tâberî Târihü’l-Rüsûl ve’l-Mülûk’de şu anekdotu naklediyor: “Hz. Ömer Hali­fe seçilince Selmân-ı Farisî’ye sormuş: Ben hükümdar mıyım, halife miyim? Şu yanıtı almış: Eğer vergiyi bir dirhem fazla alır veya vergiyi kanunsuz kul­lanırsan halife değil hüküm­darsın!”

Belki birkaçı müstesna bü­tün halifeler hükümdarlık etti­ler! Kimileri zulüm ve sapkın­lık yapmaktan da çekinmediler.

Mısır Abbasîlerinden Osmanlılara halifelik Abbasîlerin Mısır kolundan bir halifenin günlük kabullerinden bir sahne, 14. yüzyıl. Halifeliğin bu koldan Osmanlılara geçtiği ileri sürülüyor.

Yukarıda ilk dört halifenin peygambere yakınlıklarına, ko­numlarına ve nasıl seçildikle­rine değindik. Sonraki halifele­rin, yani Emevî, Abbasî, Fâtimî, Endülüs… en son Osmanlı hü­kümdarlarının ya da bunlar­dan pek çoğunun halifelikleri acaba meşru muydu? Yukarıda sıralanan ölçütler dikkate alın­dığında, 14 Emevî, 38 Abbasî halifesi arasında, ilk dört hali­fe düzeyinde veya onları örnek alan-anımsatanların sayısı üçü beşi geçmez.

Emevî saltanatını kuran ve ilk Beni Ümeyye halifesi Mu­aviye’dir. Bunun babası Ebu Süfyan, Mekke’nin zaptına kadar Peygamber’le savaşmış müşriklerin önde gelenlerin­dendi. Hz. Osman zamanında Suriye (Şam) valiliğine ata­nan Muaviye, Hz. Ali ile girdiği mücadeleyi kazanarak 661’de Şam’da halifeliğini duyurmuş­tu. Muaviye ile başlayan Şam merkezli Emevî saltanatı/ha­lifeliği Arap dünyasına özel ilk ve katıksız bir imparatorluktu. Halife unvanı, bu erkin dinsel donatısıydı. Emevî halifele­ri daha ileri giderek, kendile­rini Halife-i Resulullah yerine “Halifetullah” (Allahın yerine geçen!) ilan etmişlerdi (sonraki dönemlerde bu unvan yumuşa­tılarak “Zıllullah” yani Allah’ın gölgesi denilmiştir).

Muaviye’nin oğlu Yezid ve torun II. Muaviye’den son­ra yönetim, yine Beni Ümey­ye’den Mervan soyuna geç­miştir. Yezid, üç yıl süren hü­kümdar halifeliğinde İslâm dünyasına Kerbelâ Vak’ası’nı yaşatarak yeni dinin affedil­mez günahkârı ve nefret odağı olmuştur. Halifelik kavramının kutsallığını ve masumiyetini kirleten Yezid’den sonrakilerin halifelikleri ve meşruiyetleri her zaman tartışılmıştır.

Emevî halifeleri, Süfyanî ve Mervanî olmak üzere iki ayrı koldan 14 kişidir. Bun­lar Mekkeli Ümeyye kabilesi­ne mensuptular. Bu kabile Hz. Muhammed’e karşı çıkmış, savaşmış Araplardandı. İlk ha­life Muaviye, hile ve savaşla halifeliği 661’de gasbetmişti. O ve ardılları egemenlik merkez­lerini Mekke ve Medine’den kuzeydeki Şam’a taşıyarak sal­tanata dönüştürmüşlerdir. İs­lâm tarihleri, bu hanedanın Ömer bin Abdülaziz (712-15) dışındaki bireylerini halife de­ğil padişah gösterir. Kadıasker Yahya Efendi (öl. 1639) Tarih-i Saf’ta Emevîler için “doğru­luktan uzaklaşmış bu topluluk 14 “padişah”tı diyor. Hanedan atası Muaviye için Hz. Ali’nin, bunun oğlu Hz. Hasan’ın hali­feliğini tanımayarak zorbalık­la padişahlık ettiğini, ölmeden Müslümanları oğlu Yezid’e biat ettirdiğini yazıyor.

Siyah sarıklı Mustasım Billâh Subhat’ül-Ahbar’dan bir detayda, Irak Abbasîlerinin son halifesi Mustasım Billâh. 13. yüzyıl başları. Abbasî halifeleri Kerbelâ Vak’ası’nın yasını simgeleyen siyah sarık sararlardı.

Ayrıca Ye­zid’in lutîliğini (oğ­lancılığını), ayyaşlığını, Abdullah bin Zübeyr’in ayak­lanmasında Kâbe’yi mancı­nık atışlarıyla yıktırdığını, ardıllarından Abdülmelik’in zulümlerini, Kibirli Velid’in 40 karılı olduktan başka 60 kadınla evlenip boşandığı­nı, Süleyman’ın bir oturuşta 1 Rum kantarı yemek veya 370 yumurta yediğini, II. Yezid’in aşk derdiyle öldüğünü, Hi­şam’ın giysilerini 600 devenin taşıdığını, II. Velid’in sürekli zina ettiğini, babasıyla yatmış cariyelerle bunlardan doğan kızlarla cinsi temasta bulun­duğunu, bir gün, sarhoş ve cü­nupken koynundaki cariyeye, imamlığı halifeler yaparlar, ben sana yaptıracağım diyerek halifelik cübbesi giydirip mih­raba geçirdiğini anlatır. Yahya Efendi, Ümeyye oğullarından halifelik şanına yaraşır tek şahsiyet olarak Ömer bin Ab­dülaziz’i övmüştür.

Kerbelâ Vak’ası’ndan baş­ka, Emevîler’in yayılma-hük­metme siyasetine hizmet eden Haccac, Mühelleb, Kuteybe ve diğer komutanların korkunç kıyımları, İslâm tarihinin unu­tulmaz facialarıdır.

Emevî saltanatının yıkı­lışından on yıl kadar sonra, Mervanîlerden Abdurrahman 756’da Endülüs’e giderek yeni bir Emevî Devleti kurar. Bu so­yun sekizincisi olan Nasır-bil­lah III. Abdurrahman, 10. yüz­yıl başında Abbasî halifesi Muktedir-billah’ın düştüğü za­afı gerekçe göstererek halifeli­ğini ilan etmiş, sonraki Endü­lüs melikleri 1031’e kadar yak­laşık yüzyıl boyunca halifelik unvanı da almışlardır.

Yine o yıllarda Mısır’da ve Mağrip ülkesi denen Kuzey Afrika’da da Fatimîler denen Şiî-Alevî bir halifelik daha ku­rulmuştu. Fatimî halifeleri­nin uçuk-kaçık tipleri arasında Peygamber’e söven, Tanrılığını ilan eden, cinsel sapık ve ay­yaşlar vardır. Sünnî ulema, bunları dinsizlikle suçlamıştır. Hasan Sabbah, Fatimî öğre­tisinden esinle Ortaçağ’ın en korkunç terör örgütünü kur­muştur.

Abbasî halifelerinin dinî anlayış ve uygulamaları hangi dönemlerde nasıl farklılıklar gösterdi?

N.S. – 750’den 1258’e kadar beş yüzyıldan fazla hükümranlıkla­rı olan Abbasoğulları’nın atası, Haşimî kabilesine mensup ve sahabeden, Peygamber’in am­cası Abbas’tı. Halifeliği kuran­sa bunun dördüncü kuşaktan torunu Abdullah’tır. Bu kimlik, dönemin güçlü komutanların­dan Emevî karşıtı Horasan­lı Ebu Müslim’in ordu gücüne dayanarak Halife-i Resulullah makamını elde etmiştir. Bu ilk Abbasî halifesine, zulmünün aşırılığından “Seffah” (kan dö­kücü) denilmiştir.

Abbasîler de daha başlan­gıçta Emevîler gibi hanedan düzeni kurdular. Ardılı Mansur cimriliğiyle ünlüymüş. Ken­disini halifelikten alaşağı et­mek isteyen İmam-ı Azam’ı hapsetmiş, hatta zehirletmiş. Bağdat’ın kurucusu bu Man­sur’dur. Sonraki Mehdî, Hâdî, Harun Reşid, baba-oğul-torun üçlüsü, Emin, Me’mun, Muta­sım da Harun Reşid’in oğulları halifelerdir. Bunlar, Abbasîle­rin parlak döneminin temsil­cileri sayılır. Başta Hanefîlik, Sünnî- Şiî mezheplerin doğuşu, Horasanlı Bermekoğulllarının başarılı vezirlikleri, sonra bü­tün bireylerinin katledilmesi bunların zamanındadır. Arap ve İslâm edebiyatının klasiklerin­den Binbir Gece Hikâyeleri’nin büyük ölçüde Harun Reşid dö­neminde tedvin edildiği sanılır.

Halife Mu’tasım, İslâm di­ni açısından tehlikeli ve zor bir çıkış yaparak “Kur’an ya­ratıktır” (Tanrı sözü değildir) savında direnmiştir. Bu sav, kaderi inkâr eden Mutezile mezhebinin (kul yaptıklarının yaratıcısıdır) doğmasına ne­den olmuştur.

İslâm imparatorluğu için Muaviye’nin, Abdülmelik’in ve Hişam’ın başarabildiği dev­let örgütlenmesi ve yönetimi, Abbasîlerin ilk yetmiş yılın­da (750-820) Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayıl­dı. Hint’te, Sind’de, Rum’da (Anadolu) yeni sınırlar çizildi. Harun Reşid, artık Doğu Ro­ma’dan daha güçlü bir impa­ratorluğu temsil ediyordu. Ordusunda Türk komutanlar, bürokraside Fars (İran) ve Ho­rasan aydınları öndeydi. Grek ve Lâtin bilim eserlerinin ve kültür mirasının Arap kentle­rine taşınması da bu dönemde başlamıştır.

Sonraki 30 halifenin çoğu­nun hem kimlik hem kişilik so­runları yüzünden, 10. yüzyıl­da, özellikle de Şiî Büveyhilerin sonra Selçuklu sultanlarının Bağdat’a egemen olmaları so­nucu, halifelik parıltısı giderek sönmeye yüz tuttu. Zaten yeter­siz halifeler, hanedan içi kav­galaşmalarla dinî ve siyasi oto­ritelerini yitirir oldular. Top­lumsal sorunlar arttı ve anarşi başladı. Bu süreçte tarih, içki meclislerinde zaman geçiren, ordunun ayaklanmasına neden olan, alaşağı edilen halifelerin hüsran öykülerini yazmıştır.

Haremine her biriyle iliş­kide bulunduğu üç bin cari­ye dolduran halife de, gözleri­ne mil çekilip sokağa bırakıl­dığından dilenen, türlü hileler kuran halifeler de vardır. Bu dönemde, Abbas oğullarından halife olanlar, Ahmed, Cafer, Muhammed, Ali, Abdullah… öz adlarını bırakarak, Mütevek­kil-alallah, Mustansir-billah, Müsta’in-billah… gibi halifelik unvanları almayı gelenekleştir­mişlerdir ama, bu Arapça adla­rın iddialı anlamlarına uyduk­ları söylenemez.

Endülüs halifeleri ve Cordoba Camii Endülüs Emevîlerinin hükümdarı, Halife III. Abdurrahman’ı (10. yüzyıl ortaları), meşhur Cordoba Camii’nde tasvir eden bir tablo. İçerisinde 850 sütun bulunan yapının sadece minberine 10 bin altın harcanmıştı.

1258’de Irak’ı işgal eden Hülagû, Abbasoğullarının bü­tün bireylerini, son halife Mus­ta’sım’ın veziri Alkami’nin or­ganize ettiği bir şölen kandır­macasıyla kılıçtan geçirttikten sonra, bu son halifeyi de Nasi­rüddin Tusî’nin önermesi üze­rine bir sığır derisine sardırıp süvari tümenlerinin önüne at­tırarak toz duman ettirmişti.

Ortada bir yazgı örtüşmesi var. Abbasî halifeliğinin kuru­luşunda ilk halife Seffah nasıl ki Emevî hanedanı bireylerini bir şölene çağırıp kılıçtan ge­çirttikten sonra üstlerine sof­ra kurdurmuşsa, kapanışta da bu kez aşağı yukarı benzer bir mizanseni Moğol sultanı Hü­lagû Abbasoğullarına uygula­dı. O katliamdan her nasılsa kurtulan Halife Müsterşid’in torunlarından Ebül Abbas Ah­med, Mısır’a kaçırılmış, sığın­dığı Memlûk sultanı Baybars tarafından 1261’de Mustan­sir unvanı verilerek halife ilan edildiğinden, bu koldan inenler 1517’ye kadar Kahire’de sözde halifelik etmişlerdir. Müstem­sik oğlu III. Mütevekkil, Mısır Abbasi halifelerinin sonuncu­sudur. Yavuz’un Mısır’ı zaptet­tikten sonra İstanbul’a gönder­diği ve halifeliği devraldığı ileri sürülen halife de budur.

Halifelik Osmanlılara nasıl geçti? Anlatılan, aktarılan tarihin ne kadarı doğru, ne kadarı sonradan oluşturuldu?

N.S. – Halifeliğin Osmanoğul­larına nasıl geçtiğine dair kesin bir bilgim yok diyeyim, varsın cahilliğime verilsin! Bilgim var diyebilmem için, bu geçişi an­latan ve o tarihte yazılmış gü­venilir kaynaklar olmalıdır. Şu önümdeki yazma kitap Hüse­yin Hezarfen’in Tenkihü’t-teva­rih’idir. Yavuz Selim’e 4 yaprak (8 sayfa) ayırmış. Ne Mütevek­kil’in İstanbul’a gelişine, ne ha­lifeliğin devrine dair tek sözcük yok! Padişahların yaşam öykü­lerine çalışırken bu konuya de­ğinen bir kaynak bulamadım; Yavuz’un ve diğer padişahla­rın fermanlarında sıralanan elkap arasında gerçi “halife”­li terkipler de vardır: Halife-i âfâk, vâris-i hilâfet, Halifetul­lah, halife-i rûy-i zemin, halife-i arz, hatta Halife-i Resulullah… bunlar padişahların gerçek ha­lifeliklerini değil, “Zıllullah-i fi’l-âlem” (Allahın yeryüzün­deki gölgesi) gibi manevi nite­lemelerdir. Yavuz daha Mısır seferine çıkmadan önce Kırım Hanı, mektuplarında İstanbul için Dârü’l-hilâfe, Yavuz’a da Cenâb-ı Hilâfet-kibâb tanımın­da bulunmuş. Şimdi bunlara bakıp “Kırım Hanı, İstanbul’u, Yavuz’un Mısır seferinden ön­ce hilafet merkezi, Yavuz’u da halife yapmıştı” mı diyelim?

Abbasi halifelerinin sarayından bir tasvir: Sürahi ve kadeh tutan sâkiler.

Halifelik, İslâm devletleri­nin hükümdarları için zorun­lu veya gerekli bir unvan veya statü değildi. Dahası, İslâm devletlerinin hükümdarları, örneğin Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının meşrui­yeti için Abbasî halifelerinden menşur getirtirler, halifenin ortağı, dinin ve dünyanın kılı­cı… gibi Arapça unvanlar alır­lardı. Yani halifelerin, bütün İslâm padişahlarının üstünde onursal bir konumları vardı. Halifeliğin Osmanlı haneda­nına geçişi koşullar açısından mümkün de değildi

Bir soru şudur: Acaba ha­lifelik, Abbasîler’in Mısır ko­lundan Osmanlılara geçti mi?.. Bunu kendi tarihlerimizde­ki yakıştırma mizansenlere dayandırmak yerine, örneğin Arap ve Mısır tarihlerine baka­rak soruşturmalı. Veya Osmanlı hanedanına bu kadar kolay ge­çebildi ise neden önceki Müs­lüman toplumlu hanedanlar, örneğin Memlûk sultanların­dan biri, 13. yüzyıldan 16. yüz­yıla gelesiye neden Kahire’de­ki sözde halifelerden bu görevi devralmamıştı? Veya İran’da Hz. Ali soylu imamlar, neden halife olalım dememişlerdi?

Her aydının okuyup yarar­lanacağı en güvenilir Osmanlı kaynağı, merhum Uzunçarşı­lı’nın eseri Osmanlı Tarihi’dir. Bu kitaptaki cümle şudur: “Mı­sır’ı alan Yavuz, Kahire’de otu­ran Halife Mütevekkil-alal­lah’ın yerine babası Müstem­sik-billâh’ı vekâleten halife ilan ettirmiş, Mütevekkil’i de İstan­bul’a göndermişti”. Bu ne de­mek oluyor? Asıl halife Müte­vekkil, önceki halife yaşlı baba­sı Müstemsik’i vekil atayıp ola ki “Kutsal Emanetler”in mu­hafızı olarak İstanbul’a gön­derilmiş veya babası Mısır’da vekil, kendisi İstanbul’da ha­life olsun istenmiş. Buna da­ir bir açıklık yok. Ayasofya’da düzenlenen bir törenle halife­liği Yavuz’a devrettiği sonra­dan uydurulmuştur. İstanbul’a gelen Mütevekkil, emanetler nelerse bazılarını gasbetmiş, o devrin İstanbul yosmalarıyla sefihane yaşamaya başlamış. Birlikte gelen amcazâdeleri bu durumu Divan’a şikayet etmiş­ler. Mütevekkil Yedikule’de hapsedildikten sonra Mısır’a gönderilmiş. Uzunçarşılı bu bilgileri yanlış hatırlamıyor­sam İbn İyas’tan verir.

Kısacası hilâfetin dev­ri sonraki bir uydurmadır ve mümkün de değildir. Çünkü Yavuz, Arap ve Haşimî değildi.

Bu Mülkün Sultanları kita­bımda şöyle yazmıştım: “Çok sonraki yıllarda Ayasofya’daki dinî bir törenle Yavuz’un Ab­basi halifesi Mütevekkil’den halifelik sanını devraldığı, Mü­tevekkil’in minbere çıkıp Se­lim’i İslâm halifesi ilan ettiği, sırtındaki halifelik hil’atını da çıkarıp Selime giydirdiği ya da Eyüp Sultan Camiinde padişa­ha halifelik kılıcını kuşattığı, Mütevekkil’in İstanbul’da bir takım uygunsuz davranışlarda bulunduğundan Yedikule’de tu­tuklandığı, Kahire’ye gitmesi­ne izin verildiği yahut ölümüne değin halifelik sanını koruduğu vb. rivayetler ortaya atılmıştır.

Abbasi halifelerinin çöldeki Uhaydr Sarayı.

Ancak Selim’i “Cenâb-ı saltanat- meâb-ıhılâfet-âyât, “Hüdâvendigâr-ı hallede-hılâ­fetehu”, “Halife-i âfak”, “mü­ceddid-sıfat-ı hulefâ’yı se­lef”,”Vâris-i hilâfet”, “Halifetul­lah” ve “Halife-i Resulullah”, “halife-i Rûy-i zemin”, “Hali­fe-i Arz” gibi sanlarla tanıtan belgeler vardır. Bunlar, onun Mütevekkil’den halifeliği dev­ralalmasıyla ilgili değildir”.

Halifeliğin tarihini, tarih­sel misyonunu merak edenle­rin başvuracağı önemli kaynak­lar vardır. Bize göre bunların en önemlisi, halifeliğin kaldırılma­sı görüşmelerinde TBMM’de uzun bir konuşma yapan Adliye Vekili İslâm bilgini olan Seyyid Bey’in açıklamalarıdır.

Osmanoğullarının hac ve halifelik açmazları ilginçtir. Padişahların hacca gitmeme­sine şeyhülislamın fetva ver­diği övgüyle yinelenir de, eğer gerçek halifelerse neden hac kafilelerinin başında Abbasî halifeleri gibi hacca gitmedik­leri konuşulmaz. Arap toplum­ları halife tanımadığı Osmanlı padişahlarına kerhen bağlılık göstermiş, fırsat buldukça da isyan etmişlerdir.

Osmanlı dönemindeki halifelik Arap dünyasındakilerden hangi alanlarda farklılık gösterdi? Osmanlı halifeleri bu makamı nasıl gördüler ve yaşadılar?

N.S. – Halifelik, dediğim gibi padişahlık için gerekli bir un­van-sıfat değildi. Bunun bir de­nemesi Memlûkler dönemin­de Mısır’da yaşanmıştı. Abbasî soylu sembolik halifeler Mem­lûk sultanlarının himayesin­de 1250’lerden 1517’ye kadar münzevi yaşadılar. Bir kez de son Osmanlı Halifesi Abdül­mecid Efendi, İstanbul’da bir buçuk yıl sembolik halifelik yaptı. Her Cuma o camiden ötekine namaza gitti. Tuhaf gö­rüntülerle, sözde ecdadı gibi selamlık alaylarına çıktı; bazen otomobille bazen at binerek hatta sarıklı sorguçlu kıyafet­ler giydi. Bir seferinde otomo­bille köprüden geçerken İngiliz polisi otomobilini durdurdu, bekletti ve Halife-i Müslimin’e ceza kesti!

Sultan I. Abdülhamid: İlk resmî halife Sultan I. Abdülhamid, halifeliği resmen ve diplomatik olarak tanınan ilk Osmanlı padişahıydı. 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nde ilk defa bir sultan halife olarak anılmış ve Rus delegeler buna imza koymuşlardı.

Osmanlı padişahlarının ha­lifeliği her açıdan Arap dün­yasındaki halifelikten farklı olmuştur. Padişahlar Arap de­ğildi, Arapça da bilmiyorlardı. Esasen bu iki noksan yeter. Fı­kıh ve akaid bilgileri de halife sıfatı taşımalarına yetecek dü­zeyde değildi. Başka bir tezat, padişahlar, Hz. Peygamber’in yasakladığı cülus merasimiy­le tahta otururlardı ve bu me­rasimde padişaha biat edilirdi. Halife ilan etmek için bir Arap şurasının kararı gerekiyordu herhalde. Cülus fermanlarında “Taht-ı Osmaniye cülus ettim” cümlesi vardır. Halifelikle ilgili olduğu varsayılan tören, Eyüp Sultan Türbesi’ndeki kılıç ku­şanma merasimiydi.

Osmanlı padişahının İslâm halifesi de olduğunun resmen tescili, 1774 Rusya yenilgisi üzerine imzalanan Küçük Kay­narca Antlaşması’ndan (1774) beş yıl sonra 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesinde’dir. İlk kez bu metinde I. Abdülhamid’in “halife” sanıyla anılmasına Rus delegeler imza koymuşlardır.

Halifeliğin diplomatik res­miyet kazandığı 18. yüzyıl son­larına gelesiye, diyelim ki padi­şahlar İslam âleminin halifesi sanını ve şanını da taşıyorlar­dı… Şimşirlik ve kafes tutuk­luluğundan tahta çıkan padi­şahlarına, Ramazan ayı içinde “Huzur Dersi” adı altında ilmi­hal ve akaid dersleri veriliyor­du. Müderrisler saraya gelir, birkaçı mukarrir (ders veren­ler) diğerleri de muhatap ko­numunda soru-cevap tekni­ğiyle ders yaparlar, padişah, şehzadeler, kafes arkasında da harem kadınları bu izleme derslerde ibadet kurallarının inceliklerini dinlerlerdi. Her­halde hiçbiri “ben halifeyim” diyecek donanımda değildi. Ancak padişahlar için de diğer Müslüman hükümdarlar gibi İslâmî unvan ve lakaplar taşı­yorlardı. “Allahın yeryüzündeki gölgesi”, “Allahın yeryüzündeki halifesi” gibi.

Gerek Emevî- Abbasî gerekse Osmanlı dönemlerinde padişah-sultan kimliğinin yanısıra “halife” kimliğiyle öne çıkanlar kimlerdi?

N.S. – İlk akla gelen şahsiyet­lerle bir sıralama yaparsak: Emevîlerden Muaviye, Abdül­melik, Velid, başarılı bir dev­let örgütleyicisi olan Hişam; annesi tarafında Hz. Ömer’in torunu olan Ömer bin Abdüla­ziz. Harunreşid dönemi (783- 805) özellikle sanatta, bilimde, edebiyatta, gönençte Abbasîle­rin doruğu kabul edilir. Her iki yapıda da fetih ve istila görev­lerini Ortaasyalı sipehsalarlar sürdürürken, devlet örgütünde, bürokraside eğitim-öğretimde, hekimlikte, mimarlıkta da yine Arap olmayanlar, çoklukla da İranlı, Azerbeycanlı, Anadolulu aydınlar, devlet adamları görev alıyorlardı. 11. yüzyılda siyasi gücünü yitiren Abbasî halifele­ri, Büveyhilerin, Selçuklu sul­tanlarının, en son İlhanlı Dev­leti’nin himayesi veya baskısı altında silikleşmişlerdi.

Osmanlı hanedanında ha­lifeliği ile öne çıktığı söylene­bilecek birkaç padişah adı ve­rilebilir: Yavuz Sultan Selim, güvenilir kaynaklarca doğru­lanmasa da, halifeliği Mısır Abbasî halifeliğinden devralan padişah sayılır. Bunun babası II. Bayezid ve büyükbabası Fa­tih Sultan Mehmed, oğlu Sul­tan Süleyman da İslâmi kanun ve kuralları bilen inceleyen, ka­nunnâmeler yazan padişahlar olarak halifelik kimliğine yakın görünürler. II. Abdülhamid ise Asya, Avrupa, Afrika kıtaların­daki Osmanlı ülkesi dışında da, Rusya’da, Asya’da, Hin­distan’da on milyonlarla ifade edilen bir Müslüman tebaanın halifesi kimliğiyle evrensel bir siyaset gütmüştür. Bunun ti­pik ve somut bir projesi Hicaz Demiryolu girişimidir. Buna karşılık son padişah VI. Vahi­deddin’in 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Hicaz Meliki Haşimî soylu Şerif Hüseyin’in çağrısı üzerine Mekke’ye gide­rek halife-i Müslimin sanıyla “Âlem-i İslâm’a” hitaben yayın­ladığı beyannamenin de hiçbir etkisi olmamıştır.

Nihayet bir de saltanattan yoksun son halifemiz var: An­kara’da BMM tarafından seçi­len Abdülmecid Efendi. Tür­kiye’den çıkarıldıktan sonraki başvurularından hiçbir sonuç alamamış. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efen­di, daha çok ressamlığıyla ta­nınmıştır. Batılı entelektüel anlayışta bir zattı.

Osmanlı halifesine trafik cezası kesildi! Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’daki sembolik halifeliği işgal yıllarına denk gelmiş, bir seferinde otomobille köprüden geçerken İtilaf polisi Halife-i Müslimin’i durdurup ceza kesmişti. Ceza makbuzu Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunuyor.

Halifeliğin bugün siyasetteki algısını ve yerini nasıl görüyorsunuz? Bu algılar tarihî gerçeklerle ne ölçüde bağlantılı?

N.S. – Son padişah Vahided­din’in (öl. 1926), son halife Ab­dülmecid’in (öl. 1944) çaba­larının Türkiye’de ve İslâm âleminde karşılık bulamaması gösteriyor ki, 632’de Hz. Ebu­bekir’le başlayan ve 1924’e ka­dar 1292 yıl süren halifelik, za­mansal ve işlevsel olarak doğal kapanışını yapmıştır.

Bugün marjinal çıkışlar dı­şında, halifelik özleminin gün­demde olduğu bir Müslüman topluluktan söz edilemez. Asya ve Afrika’da nüfus çoğunluk­ları Müslüman olan ve şeriat kurallarını önemseyen devlet­lerde bile halifelik özlemi veya girişimi yok.

Bizdeki halifelik serüve­ninin başında ve sonunda iki “sürgün” vak’ası yaşanması da tuhaf bir rastlantıdır. Ha­lifeliğin Mısır’da sona erişi ile bizdeki kapanışına bakar­sak, 1517’deki uydurma “devir” ile dört asır sonra 1922-1924 arasındaki gülünç oldubitti­ler, Mütevekkil’in ve Abdülme­cid’in sürgünlerine bağlanır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarih­lerine sonradan yüklenmiş ga­riplikleri ciddiye alan araştır­macılar da az değildir.

Abdümecid Efendi: Entellektüel halife Son Halife Abdülmecid, bu defa atlı araba ile Cuma namazına gidiyor. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, ressamlığıyla tanınan Batılı bir entelektüeldi.