2000’lerin başında kadına karşı şiddeti önlemeye yönelik kanunlarda değişiklikler yapıldı ve kadın hareketi önemli kazanımlar elde etti. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ne de ilk imza atan ülkeydi. Fakat ne yazık ki bu imzalar ve değişiklikler kadınların hayatına yansımadığı gibi, yaşanan şiddet ve ayrımcılığın bahanesi olarak kullanılmaya da başlandı. 

Yeni binyıla büyük umutlarla girdiğimizde Türkiye’de kadınlar yasalar önünde halen ciddi ayrımcılıklara maruz kalıyordu. Medeni Kanun’a göre ailenin reisi erkeklerdi. Bir kadına tecavüz eden kişi o kadınla evlenmeyi “kabul ederse” yeterince zaman geçtikten sonra cezadan kurtulabiliyordu. Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre kadınların bedenleri kendilerine değil, topluma aitti; kadınların beden bütünlüklerine karşı işlenen cinsel suçlar da “Topluma Karşı Suçlar” başlığı altında ele alınıyordu. Kadınları şiddetten korumayı amaçlayan ve 1998’de yürürlüğe giren 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” ise henüz ilk yıllarındaydı. 

2000’lerin başları ise Türkiye’de kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme sahne oldu. Türkiye kadın hareketinin yoğun kampanyaları sonucunda ilk önce Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yalnızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “Evlilikte edinilmiş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Sonrasında TCK bünyesinde cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmış oldu. Evlilik içi tecavüz, dünyadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alındı. Kadın hareketinin yoğun çabaları ile daha birçok önemli yasal ve yönetmelik düzeyinde değişiklikler oldu. 

‘İstanbul Sözleşmesi’, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da düzenlenen 121. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında, Türkiye adına Ahmet Davutoğlu tarafından imzalanmıştı.

Tüm bu gelişmeler Türkiye’de kadınların yasalar önünde eşitliğini önemli ölçüde ileri götürse de bu gelişmelerin günlük hayata yansıması, kadınların haklarına erişebilir hale gelmesi daha uzun ve çetrefilli bir süreçti elbette. 

Kadına yönelik şiddet konusu da kadın hareketinin konuyu gündemleştirmesi ve görünür kılması ile birlikte gerek Türkiye’de, gerekse uluslararası alanda giderek daha fazla ele alınmaya başladı. Bu çalışmaların Avrupa Konseyi düzeyindeki yansıması da Konsey’in oluşturduğu uzmanlar grubu, Kadına Yönelik Şiddet ve Hane İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele için Geçici Komite (CAHVIO) oldu. CAHVIO, 2009–2010 arasındaki yoğun çalışmalarıyla kadına yönelik şiddet alanında bağlayıcılığı olan ilk ve en geniş kapsamlı sözleşmeyi hazırladı. Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan belgenin uluslararası alanda kullanılan kısa adı “İstanbul Sözleşmesi”; 2011’in ilk yarısında Avrupa Konseyi’nin dönem başkanı olan Türkiye hükümetinin yoğun çabaları bunu 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmış olmasından dolayı konuldu. 

Kadın örgütleri, aileyi yıkanın İstanbul Sözleşmesi değil, erkek şiddeti olduğunu vurguluyor. 

Türkiye, Sözleşme’nin hem ilk imzacısı hem de parlamentosunda onaylayarak taraf olan ilk ülkeydi. Sonraki iki– üç sene içerisinde de Sözleşme’nin uluslararası çerçevede tanınması için yoğun çaba sarfetti. Aynı zamanda, Sözleşme henüz yürürlüğe girmeden, kadına yönelik şiddete dair kanunu (4320 Sayılı Kanun) İstanbul Sözleşmesi’yle uyumlu hale getirmek için çalışmaya başlamıştı bile. 2012’de yürürlüğe giren 6284 Sayılı Kanun, bir öncekinden çok daha detaylı, kadınları şiddete karşı korumak ve suçluları cezalandırmak konusunda çok daha etkin olacağına inanılan bir kanundu. 

Ancak geldiğimiz noktada, ne 6284 Sayılı Kanun’un ne de 2000’lerin başındaki kazanımların kadınların hayatına yansıdığını göremiyoruz. Dahası bu kazanımlar, kadınların yaşadığı ayrımcılık ve şiddete bahane olarak kullanılıyor! Gerek İstanbul Sözleşmesi, gerekse 6284 gibi diğer kanunlarla kadınlara tanınan haklar, erkeklerin varolan “erklerini” kaybetme endişelerinin baskısı ve siyasi alanda gördükleri destek ile saldırı altında. 

6284 kadınların can güvencesi 2017’de “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” için eylem yapan kadınlar, 6284 Sayılı Koruma Kanunu’nun etkin bir şekilde uygulanmasını talep etmişti. 

Emine Bulut cinayeti sonrası cinayeti öven paylaşımlar yapan kişi ve kurumlar, bir insanın yaşam hakkının elinden alınmasını, erkeklerin cinnetine, erk kaybına bağlayarak meşrulaştırmaya çalışan sesler ne yazık ki yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Türkiye’nin aile yapısını, özellikle de “İstanbul Sözleşmesi gibi Batı kaynaklı baskılardan” kurtarmaya çalıştıklarını iddia eden bu grup, tam da “baskılarından” şikayet ettikleri Batı’daki benzer, çoğu katı Hıristiyan gruplarla birebir aynı argümanları kullanıyor, aynı sözcük ve yöntemlerle kadın haklarına saldırıyorlar. 

Küresel çapta yükselen hak karşıtı hareketler, endişe verici bir şekilde, politik ve ekonomik güç kazanıyor. Seslerini duyuracak daha fazla mecra buldukça, İstanbul Sözleşmesi gibi önemli kazanımların feshedilmesi için giderek daha ciddileşen taleplerde bulunuyorlar. Bu hak karşıtı hareketlerin ülkelere özgü olmadıklarını, varolan ataerkil, kapitalist, imtiyazlı sınıfın imtiyazlarını devam ettirmeye yönelik hareketler olduklarını görmek ve onları bu şekilde açık etmek, kadınların kazanılmış haklarını kaybetmemesi için en önemli adımlardan olacak. 

Türkiye’nin şiddet karnesi

Etkin soruşturma için bağımsız kurum şart

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını denetleyen uzman komite, GREVIO, Türkiye’yle ilgili değerlendirme raporunu 15 Ekim 2018’de açıkladı. Rapora göre Türkiye’nin, ilk imzacısı olduğu sözleşmeyi hayata geçirmek için daha uzun bir yolu var. İşte raporun öne çıkan başlıkları: 

• Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadeleye engel olan iki konu var: Devletin genel politikalarının kadın-erkek eşitliğine olan etkilerinin gözardı edilmesi ve hükümet yetkililerinin kadınlara yönelik geleneksel rolleri destekleyen açıklamaları ile OHAL sürecinde ve devamında yürütülen güvenlik politikaları, Güneydoğu’da sürmekte olan operasyonlar ve toplu işten atılmalar nedeniyle azalan kamu kaynakları. 

• Boşanma Komisyonu Raporu ve “ailenin güçlendirilmesi” adı altında kadınların bireyselliklerine ve aile içindeki kadınların hak ve özgürlüklerine yapılan saldırılar hassasiyetle ele alınmalı. 

• Kadına yönelik şiddet konusunda “zorunlu arabuluculuk” uygulaması kesinlikle yasaklanıyor. Türkiye’de şiddet vakalarında arabuluculuk zorunlu olmasa da, mağdurlar bazı durumlarda bu konuyla ilgili aydınlatılmıyor. Kadınlar, arabulucunun önünde kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle yüzyüze gelmelerinin zorunlu olduğunu düşünebiliyorlar. 

• Israrlı takip (dijital alandaki tezahürleri de dahil olmak üzere), zorla evlendirme ve 15-18 yaş aralığındaki kız çocuklarına cinsel şiddet suçlar, yasalarda ayrı olarak tanımlanmalı. 

• Yalnızca kadına şiddet alanında çalışan ve ilgili bütün dillerde hizmet veren acil telefon yardım hatları ve yine benzer şekilde yalnızca cinsel şiddet mağdurlarına hizmet verecek olan tecavüz kriz merkezleri kurulmalı. 

• Koruma kararlarının faillere bildiriminde, kararların uygulanmasında ve soruşturma esnasında kanıt toplarken gerekli özeni ve dikkati göstermek konusundaki aksaklıklar düzeltilmeli. 

• Kolluk güçlerine olan güvenin zayıf olması ve bu güçlerin önleme ve koruma konularında yetersiz kalması nedeniyle aksaklıklar devam ediyor. Özellikle kolluk güçlerinin işlediği iddia edilen kadına karşı şiddet vakalarında etkin soruşturma yapacak bağımsız bir kurum bulunmuyor. 

• 2016-2020 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hedefleri çerçevesinde bütün belediyelerin sığınak açmakla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekiyor.