Biri sarayda padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. Gelenekleri, mirasları ve günümüzdeki durumlarıyla üç örnek mektep. 

Süper (yüksek düzeyde, fevkalade), elit (seçkin, mümtaz), ideal (ülküsel, mükemmel)… Bu tanımlara denk düşen kurumlar ve yapılar her dönemde vardı; bugün de var. Eğitim kurumları için süperlik, elitlik, ideal oluş bir yana, öğrencilerine övünç kimliği yükleyen veya bir mazi hazinesine sahip okullar, diplomadan daha anlamlı olamaz mı? Bu kurumları sahiplenmek, kurallarıyla, gelenekleriyle yaşatmak bir görev değil midir? 

Konuya dönelim… Kısaca tanıtacaklarımız: Biri sarayda, padişaha hizmet için, diğeri devletçe rical çocukları için, üçüncüsü idealistlerce ülkenin yetim, yoksul ama zeki, yetenekli çocuklarına eğitim yuvası olması için açılmış 3 okul: Enderun-ı Hümayun, Mekteb-i Sultanî, Darüşşafaka. Bunlar sırasıyla Osmanlı döneminin süper, elit ve ideal birer eğitim yuvasıydı. İkisi günümüzde de faal. 

Molla Tiflisî’nin Hünernâme’sinde Enderun avlusu, koğuşlar ve odalar. 

Süper okul diye konumlandırdığımız Enderun, uzun tarihini 19. yüzyılın ilk yarısında noktalamıştır. İstisnai ve emperyal oluşu nedeniyle onun benzeri bir kurum gösteremeyiz. Mekteb-i Sultanî, yani Galatasaray’a gelince, bugün değil ama kuruluşunda bir elitler mektebi idi. Üçüncü örnek Darüşşafaka, bir ideal/ülkü yuvası okulu olarak tasarlanmış ve başarılmıştı. 

Bunlardan Galatasaray ve Darüşşafaka’yı örnek alan başka Osmanlı okulları da gelip geçmiş. Maarif Nezareti’nin kurulduğu 1857’de başlayarak, Hususî, Nümune, Terakki, Feyziye, Füyuzat, Fünun, Şemsülmaarif, Asrî, Âliye, Sultanî gibi ön adlarıyla anılan nice okullar açılmış. Çoklukla İstanbul’da olan bu okullardan yenilikleri benimseyerek günümüze kadar eğitim verenler de olmuş. 

Enderun oyunları  Enderunlular, sarayın avlu ve bahçelerinde gruplara ayrılarak tomak, çomak, matrak, cirit, sapan oyun ve müsabakaları düzenlerlerdi. 

Enderun Mektebi: Yeni Saray Enderunu 

Saltanat sarayının bir hizmet örgütü ve bir okulu olan Enderun’a Galata Sarayı Ocağı’ndan seçilerek getirilen 10-15 yaş arası çocuklar, sağlık muayenesinden geçirilip, padişahın huzuruna da çıkarıldıktan sonra içoğlanı olarak eğitime alınırlar, bir yandan da saray hizmetlerine koşulurlardı. Galata Sarayı Ocağı ise Yeni Saray’daki (Topkapı) Enderun’un menşei idi. 

Enderun ortamında din ve dil eğitimi, sanat, spor, okuma-yazma öğretilir, zeki ve yetenekliler daha uzun süre sarayda alıkonulur; elenenler, başka görevlere hazırlanmak için İbrahim Paşa Sarayı’na, Acemi Ocağı’na gönderilirdi. Enderun’daki eğitim-öğretimin amacı padişaha en üst düzeyde hizmeti vermekti. Bu “iş üstünde” eğitim devamlıydı. İçoğlanı denen kölelerden kurallara uymayanlar, beceriksizler, suç işleyenler tart edilir (atılır), başka sınıflara yönlendirilmeleri için veya yeniçeri olsunlar diye Acemi Ocağı’na gönderilirlerdi. 

Enderun’daki hizmet ve eğitim 8 yıldı. Belki katlanılması zordu ama, Osmanlı kültür-eğitiminin doruğu da buradaydı. Fatih’in 1470’lere doğru, o zaman Yeni Saray denen Topkapı’da kurduğu bu örgüt, Ak Ağalar’ın eğitimi ve disiplini altında, dışarıdan gelen hocaların da belletme katkılarıyla dört yüzyıla yakın sürmüştü. 

Hizmet yoğunluğuna karşın Enderun; kültür, sanat, bilim, protokol, eğlence ve spor etkinlikleriyle cümbüşlü, gelecek vadeden, eşsiz bir ortamdı. Orada üretilen şaheserlerden günümüze kalanlar, halen müzeleri, koleksiyonları renklendiriyor. 

Tahttaki padişahın günlük yaşamında hizmet koşturan Enderun-ı Hümayun örgütü, saray hayatının omurgası, bir yönüyle askerlikten müziğe, yemek servisinden sağlık hizmetlerine Hırka-i Saadet dairesinde Kur’an okumaktan hazine hesaplarına, padişahı törene hazırlamaktan onun tuvalet ve banyo hizmetlerine, huzurunda konser ve sahne gösterilerinden meddahlığa, Karagöz perdesi kurmaktan mevlit okumaya, saray çevresinde ve meydanlarda cirit, lobut, polo, binicilik yarış ve gösterilerine kadar türlü çeşitli idi. İçoğlanlar, yok denecek kadar kısıtlı boş (!) zamanlarında da kitap yazma-okuma, hat, minyatür, nakış, harita, müzik, beste, güfte çalışırlardı. 

Enderun’un tepesindeki kadro, kendileri de aynı ocaktan yetişme, farkları “hadım”lıktan ibaret olan Ak Ağalar’dı. Oda denen her koğuşun disiplin âmirlerine kıdemli anlamında “oda eskisi” denilirdi. Odalarda eski olma, yani yükselme, itaate ve beceriye bağlıydı. Disiplin acımasız, cezalar ağırdı. Bu zor ve zorunlu yapıya 8 yıl dayanarak yeterince donanım ve beceri kazanan içoğlanları bir bakıma mezun olurlardı. “Çıkma” hem mezuniyet, hem kölelikten kurtuluş ve özgürlük, hem de bir kamu görevine atanma demekti. Daha ödüllüsü harem “çıkması” bir cariyeyle evlendirilmekti. Bu aşamadan sonra şans kapısı açıktı: Sonu sadrazamlığa kadar varabilecek bir yükseliş yoluna girilirdi. Mahmud Paşa’dan (ilk atanışı: 1453) Koca Hüsrev Paşa’ya (1839) kadar aralıklarla 218 Osmanlı sadrazamından 68’i Enderun çıkışlıydı. Mehmed Süreyya’nın Sicill-i Osmani’sindeki özgeçmişlerde de ilk sırayı Enderun çıkışlılar alır. 

Sultan’ın talebeleri  Mekteb-i Sultanî talebeleri, 1895’te “Padişahım çok yaşa” yazılı bir bez pankart önünde jimnastik gösterisi yapıyor. 

Enderun’daki yetenek-beceri potansiyeline gelince… İstanbul’un en güzel Kur’an okuyan hafızları da en mahir sporcuları, hanende ve sazendeleri, çengileri, Matrakçı Nasuh gibi sporda resimde, şiirde, matematikte yekta sanatkârları Enderun’da yetiştiler; hünerleriyle Osmanlı Sarayı’nı yücelttiler. Şu kesin ki 1800’lerin ortalarına doğru Enderun’un gerileyişi ve sönüşü, Osmanlı saray geleneklerini de etkiledi. Unutmamalı ki devlet, bürokrasi ve ordu yükünü taşıyanlardan epeycesini oluşturan vezirlerin, nişancıların, valilerin, elçilerin, yazar ve tarihçilerin, hatta ulema sınıfından Enderun çıkışlıların kaybı, devletin çöküşe gidişini de hızlandırdı. 

Mekteb-i Sultanî: Galata Sarayı Sultanisi 

Bu Osmanlı okulu 1868’de açıldığında adı Mekteb-i Sultanî idi. Bu ilk kimlik, bir elitler okulu olacağını müjdeliyordu! Bugün, ilk, orta, lise (Anadolu Lisesi) ve üniversite aşamaları var. Türkiye-Fransa arasındaki anlaşma gereği, yönetim ve öğretim kadrolarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı okullardan ve Anadolu liselerinden farklı bir devlet okulu olmuş. 

Kuruluşunda “dahili” (yatılı) öğrenciler için yılda 45 altın (yaklaşık 150 bin TL), “harici” gündüzlüler için 10 altın ödenirmiş. Yatılı öğrenciler için yatak takımları, okul için donatılar Fransa’dan getirilmiş; ama ısınma mangallarla yapılıyor, yazı tahtalarındaki tebeşir yazıları somun içiyle siliniyormuş! Çünkü o güne kadar İstanbul’da yazı tahtası ve tebeşir görülmüş şeyler değil. Açılış öncesinde de Fransa’dan öğretmenler gelmiş, ders araç-gereçleri getirilmiş. Fransa Kralı 3. Napolyon, Fransızca kitaplardan bir koleksiyon göndermiş. Nizamnamesi Türkçe, Fransızca, Rumca, Ermenice yayımlanan okul, iptidai (ilkokul) üzerine 5 yıllık idadi idi. 9-12 yaşlarında, kendi dillerinde 3 yıl temel eğitim almış, giriş sınavını geçen 600 öğrenci alabilecekti. 1 Eylül 1868’de törenle açıldıktan sonraki ilk yılında bu sayı yakalanamadı. Fransız, Türk, Ermeni, Rum kalabalık bir öğretim kadrosu, 172 Müslüman, 230 gayrimüslim öğrenci ile ders başı yapıldı. Galata Sarayı Mekteb-i Sultanîsi, Umumî-i İdadi, Mekteb-i Sultanî adlarıyla ünlenen okulda, öğretim dili Türkçe ve Fransızca idi. 

İstanbul ve Türkiye için Mekteb-i Sultanî üniversite habercisi bir kurum demekti. Gündeme gelişinde Tanzimat, ama daha çok 1856 Islahat Fermanı etkili olmuş; Osmanlı uyruğu Türk ve Müslüman uyruklarla gayrimüslim uyrukların çocuklarının devam edecekleri bir okulun ivedilikle açılması için Fransa hükümeti bir nota vermişti. Okulun açılışını Padişah Abdülaziz’in 1867’de Avrupa’ya yaptığı resmî ziyarete bağlayanlar da vardır. Bir idadi öngörülse de adı, dönemin padişahına atıfla “Mekteb-i Sultanî” olmuştu. 

Tarihsel bakışla bu okulun geçmişindeki ayırt edici bir özelliği de İstanbul mektepleri arasında, seçkin aile çocukları için bir elitler mektebi oluşuydu. Türk ve Fransız yetkin öğretmenlerden Fransızca ve Türkçe fen ve kültür dersleri alarak mezun olanların, dış ilişkilerden kamu görevlerine ve kültür alanlarına pek çok konumdaki yabancı dil (Fransızca) bilen eleman gereksinimini karşılamaları nedeniyle el üstünde tutulmaları doğaldı. Bugünse sınavı ve kurayı kazananlar okuyor. 

Okul geçen zaman içinde taşındı; eski yerine döndü; binası yandı; onarıldı. Sonuçta günümüze kadar konumunu Beyoğlu sırtındaki Galata Sarayı Ocağı denen eski askerî kışla-mektebin yerinde korudu. Bu açıdan bakınca kurulduğu yer ve tarihiyle uzun ömürlü okullarımızın ilk sırasında. 

Darüşşafaka 

Yetiştiği bu okul için Türkiye Maarif Tarihi adlı eserinde bir başlık açan Osman Ergin (öl. 1960) Darüşşafaka’yı Türk eğitim tarihinde bir çığır sayar. Gerçekten de Darüşşafaka’yı kuranlarla aynı idealleri paylaşarak ikinci bir örnek okul kuran bir ekip gösterilemez. Bu köklü kurum, Galatasaray Mektebi ve Robert Kolej gibi çağdaşı okullardan yaklaşım olarak büyük farklılık gösterir. Darüşşafaka, kapısını en önce savaş şehitlerinin yetimlerine açar. 19. yüzyılın idealist aydın ve devlet adamlarından oluşan kurucuların ideali, yetim çocukları okul eğitimiyle geleceğe hazırlamaktır. 

Onları bu ideale yönelten etkenlerin başında Tanzimat’la (1839) başlayan yeniliklerden, özellikle de Islahat Fermanı’nın sağladığı haklardan yararlanan azınlıkların görkemli okul binaları yaparak çağdaş eğitime yönelmeleri, buralardan yetişenlerin banka, ticaret, sermaye alanlarındaki başarıları olmuştu. “Biz niye duralım” diyen Türk Müslüman aydınlar da arayışlara yönelmişlerdi. Bu yaklaşımla 1859’da idadi düzeyinde açılan ilk okul, mülkiye mektebi olmuştu. Bu okulda Bâbiâli’de görevli kâtip adaylarına da sabah dersleri verilmeye başlanmıştı. 

Şefkat yuvası  30 Mart 1863 tarihli Sultan Abdülaziz Han’ın fermanıyla kurulan Darüşşafaka, Fatih’teki 120 yıllık binasından 1994’te taşınarak Ayazağa’ya geçmiştir. 

Asıl girişim ise 28 Mart 1865’te, Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye adlı derneğin kuruluşudur. Bu derneğin başlangıçtaki amacı kimi meslekler için, çıraklık ve kalfalık kursları açmaktı. Bu, daha önce 1830’larda denenmiş, yararı görülmüştü. Geleceği çağdaş okullarda gören dönemin kimi aydınları, cemiyet kurarak gönüllü öğretmenlik görevini üstlendiler. Bunlar o günkü veya sonraki konumlarıyla vezirler, müşir paşalar, kamu görevlileri, yazarlar ve şairlerdi. Vidinli Tevfik, Yusuf Ziya ve Muhtar paşalar en öndekilerdi. Aynı kuşaktan, Nâki Bey’i, Türkçe öğretmenliği yapan şair ve yazar Namık Kemal’i de anmak gerekir. Bunlar, Sabah Mektebi için o güne kadar bilinmeyen ilk ders kitaplarını da yazmışlardır. 

Bu gönüllü idealistler, Darüşşafaka’nın temellerini atanlardır. Hedefleri, 1868’de açılan Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) düzeyinde bir okul kurmaktı. Okul için uygun görülen yer, o zamanki İstanbul’un merkezi Fatih’ti. Daha önce öğretim dili Arapça olan medreseler vardı. Burada Türkçe eğitim verecek bir okul açılması önemliydi. Bu amaçla bir yardım kampanyası başlatıldı. İstanbullu hayırseverler bu ilk girişime ilgi duyarak parasal yardımlarda bulundular. 

Bu kampanyaya 1867’de çıktığı Avrupa gezisinde, saraylarla yarışan mektepleri gören Sultan Abdülaziz, aynı gözlemlere sahip olan sadrazamı Âli Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa ve diğer hayırseverler de katıldılar. İstanbul’un ve Osmanlı ülkelerinin mimarî değerde ve görkemli bu ilk Türk-İslam okulu Mimar Ohannes’in tasarımı olarak başarıldı. Bina ve iç donanım için 35 bin Osmanlı altın lirası harcandı. Okul 1872’de tamamlandı ve 17 Haziran 1873’te açıldı. İlk zamanlar “İslam Şefkat Yurdu” anlamına gelen Arapça “Dârüşşafakatü’l-İslâmiyye” adı kullanılsa da bu isim zamanla “Darüşşafaka”ya dönüştü. Okul 4 aşamalı ve 7 yıllıktı. 

Türk eğitim tarihi açısından bakıldığında Darüşşafaka’nın gerçekleştirdiği bir dizi “ilk”ten söz edilebilir: Öğretim dili Türkçe, yatılı, sivil ve özel okulların ilkidir. Öğrenci kaynağı yetim-öksüz çocuklardır. Öğretmenlik görevlerini uzun yıllar gönüllü aydınlar ve ünlü eğitimciler ücret almadan yapmışlardır. Yazar, gazeteci Ahmed Midhat Efendi (öl.1914), derse geldiği bir gün kalp krizinden okulda vefat etmiştir. Darüşşafaka için Türkçe ders programlarını, daha sonra sadrazam olan Sakızlı Esat Bey (Esad Paşa: 1891-1895) Fransa’daki okul programlarından uyarlamıştı ki Türkiye için bu da bir ilkti. Din ve ahlâk, Türkçe edebiyat, tarih, coğrafya, fen, tabiat, matematik alanlarında okutulması öngörülen 30 ayrı dersin, sınıflara göre dağıtılması da ilk kez bu okulda uygulanan bir yenilik olmuştu. 

Okul, Fatih’teki tarihî binasını 121 yılın ardından 1994’te boşaltarak Ayazağa’daki yerleşkesine taşındı, ama on binlerce yetim çocuğun hüzünlerine, özlemlerine, acı-tatlı anılarına şahitlik eden o kutsal yapının terkedilmesi hüzün vericidir. 

Dünyadaki eğitim ve ‘kremanın kreması’

ALMANYA Almanya dünya “elit üniversiteler” sıralamasında ABD ve İngiltere’ye göre geride kalıyor. Bunun ana nedeni Almanya’da özel üniversiteler yerine devlet üniversitelerinin olması. Bu yüzden çok daha küçük bütçelerle çalışıyorlar. Buna karşılık Almanya’da özel vakıf üniversitesi kurma girişimleri, federal yapılı Almanya’da eyaletler arası eşitsizlik yaratacağı gerekçesiyle engelleniyor. 

2006’da ‘Elit-Üniversiteleri’ teşvik için ‘Mükemmeliyet İnsiyatifi’ diye bir kurum oluşturuldu. Bu kurum, üniversiteleri uluslararası başarı kriterlerine göre değerlendirerek “Elit-Universite” (Elit-Uni) ünvanını veriyor. Halen Almanya’da bu sıfatı taşıyan 11 üniversite var. Bunların çoğu araştırma ağırlıklı üniversiteler. Fakat “Elit-Uni” her zaman iyi eğitim demek değildir, uyarısı da yapılıyor. Buna karşılık Almanya’da gerçekten dünya çapında elitler yetiştiren bazı özel yüksek okullar ve araştırma enstitüleri var. Örneğin Otto Beisheim School of Management (WHU) işletme alanında Avrupa’daki en ileri kurumlardan biri. Bu okula girmek hayli zor. Para tek ölçüt değil. Binlerce başvuru çok adımlı elemelerin sonunda çok az sayıda öğrenciye indiriliyor. Buraya girenler kendilerini gerçekten “kremanın kreması”na dahil olmuş sayabiliyorlar. 

ABD Üniversiteler arası itibar sıralamalarındaki ilk 10 üniversite, genellikle Oxford ve Cambridge haricinde Amerikan üniversiteleri tarafından domine ediliyor. 2019- 2020 dönemindeki sıralamada ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ülkenin en eski yüksek öğrenim kurumu. Tarihinde 18.9 milyon yayınla dünyanın en zengin kütüphanelerinden birinin yanısıra 161 Nobel ödülü, 32 devlet başkanı, 50 Pulitzer ve sayısız başka onur da var. Ayrıca akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizmle bağdaştırılan, okul binalarını kaplayan sarmaşıkların köklü geçmişlerine vurgu yaptığı 8 üniversitelik “Sarmaşık Ligi” (Ivy League) de ülkedeki elit üniversiteler tarafından oluşturuluyor. Bugüne dek görev yapan 45 ABD Başkanının 16’sı Sarmaşık Ligi üniversitelerinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennsylvania, Yale) mezun. 

Hem en eski hem en itibarlı  2019-2020 döneminde üniversiteler arası itibar sıralamasında ilk üç sırada Harvard, MIT ve Stanford üniversiteleri var. Bunlardan 1636’da kurulan Harvard, ABD’nin en eski yüksek öğrenim kurumu. 

İNGİLTERE Bologna ve Paris üniversitelerinin hemen ardından Avrupa’nın üçüncü üniversitesi olarak 1167’de kurulan Oxford ve kısa süre sonra onu izleyen Cambridge üniversiteleri “akademik elitizm” kavramıyla o denli özdeşleşmiştir ki, iki kurumun paylaştığı ortak değerleri anlatan “Oxbridge” terimi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda rekabet halinde de olan iki kurumun bu ortak özellikleri arasında 800 yıldan da eski geçmişleriyle İngiltere’nin en eski üniversiteleri olmaları, 19. yüzyıla dek İngiltere’deki yegane üniversiteler olmaları, İngiltere’nin en tanınmış biliminsanlarının, yazarlarının, siyasetçilerinin, iş insanlarının bu okullardan mezun olmalarının yanısıra hem üniversite, hem de kolej olmaları da vardır. 17. yüzyıl sonrasında soylu ve zengin ailelerin çocuklarının dahil olabildiği kurumlar haline gelen bu okulların 19. yüzyılda diğer üniversitelere göre kapılarını yeteneği olan herkese açmaya geç başlaması, 19. yüzyıl sonundaki bilimsel patlamada kısır kalmış olmalarına da neden olmuştur. 

JAPONYA 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1946’da ABD’nin gönderdiği eğitim danışmanları, Japonlarla birlikte çalışarak ülkenin eğitim sistemini yeniden yapılandırdı. Bu çalışmalar sonunda Japon Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yükseköğretim Kurumları Kurulu Standartları bir yönetmelik halinde yayımlandı. Bu yönetmelikte altyapı, kütüphane imkanları, öğrenci/öğretim üyesi oranları ve zorunlu dersler gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verildi. 1949 itibarıyla ise eski üniversiteler kürsülerden oluşan fakülteler, yeni üniversiteler ise bir tür bölüm olan gakkamokusei’den oluşan fakülteler halinde örgütlendi. Böylece araştırma faaliyetleri eski üniversitelerde yoğunlaştırıldı ve sadece bu üniversitelerde doktora programları yürütülmesine izin verildi. 

FRANSA 19. yüzyıl Fransa’sında Grandes Écoles isimli, yüksek öğretimi ifade eden, yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Bu yapılanmanın temel hedefi, Fransa ulusunun gelişimi adına, gerekli nitelikli elemanların bu kurumlardan temin edilmesidir. Mühendisten filozofa, veterinerden bürokrata kadar ulusun her kademesinde ihtiyaç olan tüm nitelikli elemanların, belirli bir müfredat dahilinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Grandes Écoles’ün en çarpıcı özelliği, araştırma faaliyetlerinin merkezi unsur olmamasıdır. Temel hedef belirli alanlarda nitelikli elemanın yetiştirilmesidir. Bu okullarda öğrenim görebilmek için hazırlık eğitimi alma zorunluluğu getirilmiştir. Okulların hazırlık döneminde ortak bir müfredat uygulanmış, hazırlık kurslarının ardından elde edilen unvan ile girilebilen deneme sınavlarında başarılı olanlar Grandes Écoles’e girmeye hak kazanabilmişlerdir. Bunların en önemlileri 1794’te kurulan École Polytechnique ve École Normal Superieure’dür.