Bugün geçmişte etnisitenin var olduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil içerici olduğunu göstermektedir.

İnsanlar tarih boyunca nereden, daha doğrusu ilk kimin neslinden geldiklerini bilmek istemişler ve bu bağlamda başlangıç noktası önem taşımıştır. Bu konular bazen sözlü gelenek içinde terennüm edilen şecereler şeklinde bazen de mitolojik mahiyet alan yazılı kaynaklar şeklinde karşımıza çıkar. Zamanla da bu rivayetler tarih kitaplarında da yerini bulmuştur. Ancak işin ilginç yanı, bu başlangıç noktaları hiç de bugün anladığımız ırk, millet ve etnisite anlayışları gibi dışlayıcı değildirler. 18-19. yüzyıl gelişmeleri ve ulus devlet kavramı çerçevesinde dışlayıcılık yaygınlaşmıştır. Ulus devletlerin sınırları olduğu için dışlayıcı olması doğaldır; zira sınırların dışı başkalarının devleti anlamına gelir. Ulus devlet kavramının insanların, halkın düşünce tarzını bu denli etkilemesiyle, sanki ezelden gelen bir etnisite anlayışı varmış kanaati yerleşmiştir.

Dışlayıcı olmayan görüşlerde ırk ve etnisitenin değil de karakteristiklerin ön plana çıkması bizi düşündürmelidir. Zeki Velidi Togan “destanlara göre ilk Türkler” hakkında bilgi verirken “İranlılar gibi Yahudiler de bütün milletleri kendi nesillerinden türemiş göstermek için muhtelif kavimlerin isimlerini kendi ananelerince malum isimlerle birleştirmişlerdir” diyerek dışlayıcı olmayan bu tavrı genelleştirmiştir. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu tavır eski Çin tarihinde de benimsenmiştir.

Taberi Tarihi ve İbnülfakih’in coğrafyaya dair eserinde görülen bir rivayete göre, Hz. İbrahim Zamiran, Yosubak ve Sukh adını taşıyan oğullarını doğuya göndermek isteyince, bunlar “Biz o gurbet ve vahşet âleminde nasıl geçiniriz?” demişler. Hz. İbrahim de: “Ben size Tanrı’nın isimlerinden (tılsımlardan) birini öğretirim, bunu kullanarak siz düşmanlarınıza galip gelir ve harpte sıkıntıya düştüğünüzde bunu kullanarak düşmanlarımız üzerine yağmur yağdırır ve zaferi kazanırsınız” diyerek onlara bu ismi (tılsımı) öğretmiştir. Onlar da doğu bölgelerine doğru yol alıp nihayet Horasan’a gelmişler, orada türeyip çoğalmışlardır. Burada sözkonusu olan “yağmur yağdırma yeteneği” Türkler’de kutsal “yada” taşına hamledilir.

Yine Arapça kaynaklarda, Hz. Nuh evladından olup Tevrat’ta da adı geçen Yafes doğuya gönderilir. Yafes’in yedi oğlu vardır ve bunların herbirinin ayrı özellikleri vardı. Örneğin Çin çok akıllı ve terbiyeli, Hazar sakin, Rus hilekâr ve gafil, Slavlar (Saklab) yumuşak kalpli idi. Diğer bir oğlu Türkmen edepli akıllı ve doğru kalpli, torunu Oğuz (Ğuz) ise hile ve hurda doluydu (R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 1998). Rivayet her birinin nesil ve sülalesi olan bu çocuklardan Türk ve Oğuz’un hâkimiyetini temsil eden “yada” taşı etrafında gelişen mücadeleleri anlatır. Sonuçta Oğuz, Türk’ün saflığından yararlanarak hâkimiyeti ele geçirmiş olur. Kısacası burada da başlangıç noktası tek değildir; Türk ve Oğuz yanyanadır. Oğuzname rivayetlerinde ve Ekbername’de gördüğümüz gibi daha sonra bunlara Moğol da katılır.

Burada gördüğümüz bu milletleri ayıran ırk değil, maharet ve beceri ve zekadır. Bilindiği gibi, insan örneğin renkli ırklardan birine mensupsa bunu değiştiremez; halbuki koşulların değişmesi ve kendi gayreti ile maharet, bilgi ve medeniyet sahibi olabilir.

Çin rivayetlerine gelince… Orada daha ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Tarihçi’nin Kayıtları (Shiji) adlı eserde Hunlar bahsi, Hunların Xia sülalesinin son fertlerinden olan Chun Wei neslinden geldikleri ifadesi ile başlar (P. Otkan, Hunlar, 2017). Sonradan bu pasaja esere şerh yazanlar tarafından açıklama getirilmiş ve Chun Wei’in üvey annesi ile evlenerek uzaklara, stepe gittiği belirtilmiştir. Görüldüğü gibi Hun ve Çin farkı değişmez ırki bir şekilde değil, yaşam tarzı farkı olarak gösterilmiştir. Fark yaşam tarzı olduğu zaman, kişi bir türden diğerine geçebilir. Burada sözkonusu olan, antropolojideki “levirate”, halk ağzı ile “yenge ile evlenmek” denilen adettir. Step halklarında veraset ağabeyden kardeşe geçtiği gibi, yenge ve üvey anne ile evlenmek bilinen ve uygulanan bir adetti. Hatta 7. yüzyıl kaynağı Zhoushu, “bu adet sadece ölen büyüğün karısı için geçerlidir, aşağıya doğru işlemez” demektedir. Gerçekten de bugün bile bizde “gelinle evlenmek” diye bir tabir yoktur. Bu uygulama dul kalan hanımın koruma altına alınması ile ilgilidir. Bugün tarihte etnisitenin varolduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil de içerici olduğunu göstermektedir.