0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Tehcir kararından insanlık suçuna

Anadolu Ermenilerinin büyük çapta yurtsuz kalmasına sebep olan 1915’teki trajedi, 19. yüzyıldan beri süren bir dizi sorunun sonucuydu. Türkiye, ölen ya da göç etmek zorunda kalan yüzbinlerce Ermeni’yle birlikte çok önemli bir zenginliğini yitirmiş oldu.

1915 yılında Osmanlı Ermenilerinin başına gelen büyük felâket, Tanzimat’la birlikte başlayan, karmaşık bir dizi toplumsal, iktisadi ve siyasal sorunun sonucu olduğu gibi, Çanakkale savaşlarının kara harekâtına dönüşmesiyle ortaya çıkan askeri ve psikolojik durumun da açıkladığı bir insanlık trajedisidir. Ayrıca bu insanlık trajedisi 1915’le de sınırlı kalmamıştır. 1. Dünya Savaşı boyunca, hatta yeni Türkiye’nin ortaya çıkış süreci olan Millî Mücadele döneminde de sürmüş, sonuç olarak Anadolu Ermenilerinin büyük çapta yurtsuz kalmasına yol açmıştır.

İki çocuğuyla Suriye’ye kadar ulaşabilen anne, çocuklarından birini kaybetmenin acısını yaşıyor. Halep 1915.

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki üç aylık silahlı tarafsızlık politikası sırasında Doğu Anadolulu birçok Ermeni Rusya’ya kaçmış, burada gerektiğinde Rus ordusuna destek olacak beş alay büyüklüğünde bir gönüllü gücü oluşturmuştu. Öte yandan, Osmanlıların Rusya’ya karşı savaşa girmesi durumunda Osmanlı topraklarında harekete geçecek Ermeni gerillaları da vardı. 1914’te gözlemlenen bu durumun birçok nedeni vardır. 1913’te çıkartılan Vilayet Kanunu, Suriyeliler gibi Doğu Anadolu Ermenilerinin de yerinden yönetim beklentilerini karşılamaktan çok uzaktı. Ayrıca, Kürt aşiretlerinin Ermeni köylerine yaptıkları saldırılar karşısında Osmanlı yetkilileri ciddi bir önlem alamıyor ya da almak istemiyorlardı. Doğu Anadolu’da 1913 yılı boyunca ayda ortalama otuz kadar Ermeni öldürülmüştü. Son ve belki de asıl önemli neden ise, Rusya’nın Ocak 1913 başında giriştiği çabaların sonucunda, Rus ve Osmanlı Devletleri arasında 8 Şubat 1914’te imzalanan reform antlaşmasıdır. Bu antlaşmaya göre Ermenilerin sayıca çok bulundukları altı Anadolu vilayeti ayrı iki yönetim bölgesine ayrılıyor ve başlarına biri Norveçli, diğeri Hollandalı iki vali getiriliyordu. Birçok Ermeni milliyetçisi bu gelişmeyi bağımsız bir Ermenistan kurulması yolunda atılmış önemli bir adım olarak gördüğü için, yukarıda sayılan hoşnutsuzluk nedenleriyle de birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin denetimindeki Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarından vazgeçmişti. Bu çevrelerin, Osmanlılarla Ruslar arasında bir savaş olması durumunda, yönetsel reformun yaratıcısı olan Rusya’yı destekleyeceklerini ise İttihat ve Terakki yöneticileri daha 1914 Ağustosunda anlamışlardı.

1916’da Şehrizor kampında bir rahip, sürülürken ölen Ermeniler için dua ediyor. Bu bölge, 1915 sürecinin son büyük katliamının yaşandığı yerdir.

Nitekim Osmanlı Devleti savaşa girip, Sarıkamış harekâtına kalkıştığında ortaya çok garip bir durum çıktı. Osmanlı ordusunda da, karşısındaki Rus ordusunda da Ermeniler, hatta Ermeni subaylar olduğu gibi, bazı Osmanlı Ermenileri de cephe gerisinde Osmanlı ordusunu zayıf duruma düşürecek sabotajlara girişmişlerdi. Bunun üzerine Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, daha 1915 Şubatında Osmanlı ordusunun güvenliğini sağlamak üzere Doğu Anadolu Ermenilerinin ülkenin başka taraflarına tehcir edilmesini tasarlamış ve bunu resmi yollardan İstanbul’a bildirmişti. Ama o tarihlerde İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir toplu tehcir politikasına sıcak bakmadığını biliyoruz. Bir tek Dörtyol Ermenileri, İtilâf donanmasıyla ilişkiye girme çabaları dolayısıyla Adana’ya sürüldüler. Dolayısıyla, söz konusu güvenliğin sağlanmasına yönelik tedbirler, Harbiye Nezareti yani Osmanlı ordusu tarafından alınmaya başladı. İlk ağızda ordudaki Ermeniler silahsızlandırılarak inşaat işlerinde görevlendirildiler. Birçok Ermeni subay ise geri hizmetlerine alındı. İkinci aşamada da ahalinin elinde bulunan her türlü silah, cephane, bomba ve bunları imal etmekte kullanılan malzemenin askeri yetkililere teslim edilmesine ilişkin bir kanun çıkarıldı (26 Nisan 1915). Üçüncü aşamada ise, ordu, kolordu ve tümen komutanlarına, yörelerinde asayişi bozacak davranışları görülen veya bu tür eğilimleri olduğuna kanaat getirilen köy ve kasaba ahalisini bireysel veya toplu olarak başka yörelere tehcir etme yetkisi veren bir kanun çıkarıldı (27 Mayıs 1915). “Tehcir Kanunu” diye bilinen metin bu kanundur.

Ancak, metninde özel olarak Ermenilerden hiç söz edilmeyen bu kanunun çıkmasından iki ay önce, 1 Nisan 1915 tarihinde Dahiliye Nezareti’nden gönderilen bir emirle, vilâyetlerde çeşitli görevlerde bulunan Ermeni memurların Osmanlı Devleti’ne sadık olmayanlarının Ermenilerin çokça bulunmadıkları yörelere gönderilmeleri istenmişti. Bundan üç hafta kadar sonra da, gene Dahiliye Nezareti’nin emriyle İstanbul ve Anadolu’da birçok Ermeni tutuklandı. Dört yüz kadarı İstanbul’dan olan bu üç bin kişilik gruptan sağ kalan çok az kişi oldu. Aralarında milletvekilleri de bulunan tutuklular, görünürde mahkemeye götürülmek için çıkarıldıkları yolculuk sırasında katledildiler. Aynı günlerde ise, günümüzde hangi isimle adlandırılacağına ilişkin hararetli bir tartışmanın yaşandığı ve sonuç olarak 600 küsur bin Ermeninin ölümüne neden olan süreç başlamıştı.

Tehcirden sonra Arap çöllerindeki kamplara dağılmış Ermeniler
Tehcirden kurtulanlara yardım toplamak için ABD’de hazırlanan kampanya afişleri.

Dahiliye Nezareti’nden kaynaklanan emirlerle birlikte Anadolu’nun, hatta Trakya’nın dört bir yanında yaşayan Ermeniler Halep ve Şehr-i Zor yönüne doğru tehcir edilmeye başlandı. Birdenbire alınan bu kararın nedeni, Çanakkale cephesinde başlayan kara savaşlarının başarısızlıkla sonuçlanacağı ve İstanbul’un düşeceği korkusuydu. Bu nedenle İstanbul Hükümeti, Anadolu’da savaşa devam etmeyi, bu mücadelenin kolaylıkla yürütülebilmesi için de Anadolu’yu güvenilmeyen Ermeni unsurundan büyük çapta temizlemeyi hedefliyordu. Art arda çıkartılan kanun ve emirlerin, söz konusu tehcirin Ermenilerin güvenliği sağlanarak, sayımları yapılmak suretiyle mal ve mülkleri devlet güvencesi altına alınarak ve devlet hizmetinde olanlarla Katolik ve Protestan Ermenilere dokunulmayarak yapılacağını tekrar tekrar vurgulamasına karşın, korkunç bir felâket yaşandı.

İlk olarak, birçok yörede Ermenilerin daha yola çıkmadan katledildiklerinin vurgulanması gerekir. Bu tür suçları, bazı yerel İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları ve eşraf kadar, Teşkilat-ı Mahsusa mensupları ve görece çok daha zengin olan Ermeni cemaatinin mal ve mülklerine göz koymuş alelade vatandaşların işlediğini biliyoruz. İkinci aşamada ise, Ermeni muhacir kafilelerinin geçtikleri yol boyunca uğradıkları tecavüzler gelir. Bu tecavüzleri, kimi zaman Ermeni kafilelerini korumakla yükümlü jandarmalar, kimi zaman da bir takım eşkıya, asker kaçakları veya Kürt aşiretleri gerçekleştirmiştir. Üçüncü bir telefat nedeni olarak da çok zor yolculuk koşullarında açlık, bitkinlik ve hastalıktan kırılmayı sayabiliriz. Bu üçüncü etkenin, Ermenilerin sağ ama pek salim olmadan varabildikleri yerleşim merkezlerinde de can almaya devam ettiğini, zira insani yardım mekanizmasının hiç denecek kadar zayıf olduğunu ve Suriye’de savaş sırasında çok büyük bir kıtlık yaşandığını eklemek gerekir.

Suriye’de tehcirden kurtulan çocukların toplandığı kamp.

Bilindiği gibi 1. Dünya Savaşı çıktığında, savaşın 1914 Noeli’ne kadar, en kötü ihtimalle 1915 ilkbaharına kadar biteceği sanılıyordu. Osmanlı Devleti de, maddi olanaklarının savaşan diğer devletlerinkine oranla çok yetersiz olmasına karşın, sırf bu inançla savaşa girmişti. Savaşın uzamasına rağmen Osmanlı ordusunun 1918’e kadar, hem de yer yer gayet başarılı bir biçimde savaşabilmiş olması, ancak subayların ve askerlerin gösterdiği olağanüstü fedakarlıkla açıklanabilir. Yoksa yeme içme, kılık kıyafet, ulaşım ve ulaştırma konularında Osmanlıların savaş çabası tam bir sefalet düzeyindeydi. Bu yüzden Osmanlı ordusunda asker kaçaklığı dünya rekoru boyutlarına varmıştır. Yine bu yüzden Osmanlılar aldıkları savaş esirlerine iyi bakamamış, Almanya’nın desteğiyle Kızılhaç yardımlarının devreye girmesine kadar çok sayıda savaş esiri açlık ve hastalıktan telef olmuştu. Devletin bu koşullarda çoğunluğunu kadınların, çocukların ve yaşlıların oluşturduğu ve bizzat Talat Paşa’nın verdiği rakamlara göre sayıları 900 bini aşan Ermeniyi, kimileri için yüzlerce kilometre sürecek bir yürüyüşe çıkarması, hangi nedenle yapılmış olursa olsun, ciddi bir insanlık suçudur.

Sırtında çocuğuyla Şehrizor kampına ulaşabilmiş kadın.

Söz konusu kadın, çocuk ve yaşlıların böyle bir yolculuğa çıkartılmasına vicdanları razı gelmeyen birçok Osmanlı memuru da biliyoruz. Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali (Ozansoy) Bey, bunlardan yalnız biridir. Birçok vali ve mutasarrıf, Faik Ali Bey kadar talihli olmamış ve karşılaştıkları baskılar karşısında görevlerinden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Tanınmış gazeteci Abidin Nesimi Fatinoğlu’nun babası, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey, görev bölgesinde tehcire karşı çıktığı için Teşkilât-ı Mahsusa mensupları tarafından öldürülmüştür. Ayrıca, İttihatçı bakanlardan Mehmet Cavit Bey’in ve İtttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri Mithat Şükrü (Bleda) Bey’in tehcirden haberleri olmadığını, olanları duydukları zaman ise mesai arkadaşlarına çok içerlediklerini de biliyoruz. Ancak, Tanin gazetesi başyazarı ve İstanbul milletvekili Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey gibi, olanlardan haberi olmayan, fakat olan biteni öğrendikten sonra herhangi bir suçlamada bulunmayan İttihatçılar da vardı.

Narömer’de (bugünkü Irak’ta) sağ kurtulan Ermeni çocuklar için kurulmuş bir kamp.

1915-1916 yıllarında Ermenilere yapılan zulmün kendileri de farkında olan İttihatçılar, 1918 başlarında yaşanan yumuşamayla birlikte, tehcir edilen Ermenilere de, Anadolu’da zorunlu ikamete tabi tutulmuş Araplar ve tehcir edilmiş Rumlar gibi, evlerine dönme hakkı tanıdılar. Böylece 1918-1920 yıllarında, hayatta kalabilmiş ve savaş sırasında Osmanlı topraklarından kesin olarak ayrılmamış Ermenilerin Anadolu’ya dönüş süreci başladı. Ancak bu süreçte de büyük acılar yaşandı. Zira Ermenilerin birçoğunun evleri ya kapanın elinde kalmış ya da resmi çevrelerce Müslüman göçmenlere tahsis edilmişti. 1919 sonlarına kadar çok ciddi sürtüşmelere neden olmayan, ama Osmanlı Devleti’ne o zamanın koşullarında çok yüksek bir tutara, 1,5 milyon Osmanlı lirasına mal olan bu geri dönüş süreci, 1920 yılındaki Fransız işgaliyle birlikte kanlı bir boğuşmaya dönüştü. Tehcire uğramış Ermenilerin mal ve mülkünün ciddi boyutlarda el değiştirmiş olduğu Maraş, Antep ve Çukurova yöreleri, Fransız işgalini silahla karşılamıştı. Fransız ordusu ise 1915-1916’da yaşananların intikamını almaya gelen Ermeni milislerle birlikte hareket ediyordu. Böylece işgal ve direniş süreçleri, bir kan davası ve karşılıklı etnik temizlik sürecine dönüştü. Sonuçta, Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle Fransa arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’yla bölge Ermenilerinin çok büyük bir bölümü Suriye’ye göç etti.

1. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı topraklarında yaklaşık 1,5 milyon Ermeni yaşıyordu. Yeni Türkiye kurulduğunda ise bu rakam 100 binin altına düşmüştü. Bu da Türkiye’nin, eğitim seviyesi yüksek bir işgücünden tümüyle mahrum olması anlamına geliyordu. Nitekim günümüzde iktisat tarihçileri, önceden Ermenilerin olup da Türk ve Kürtlerin eline geçen üretim birimlerinde uzun bir süre eski düzeyde üretim yapılamadığı öngörüsünde bulunuyorlar. Dolayısıyla, Ermenilerin evlerini barklarını yitirmesiyle sonuçlanan süreçte Türkiye de önemli bir zenginlik yitirmiş oldu.

Ermenilerin uğradığı saldırıların kronolojik tarihi

1894-1896

Ermenilerle Kürt aşiretleri arasındaki çatışma sonrasında başlayan isyanı bastırmak için Hamidiye Alayları Ağustos 1894’te Bitlis’e bağlı Sason’da saldırıya geçti. Burada başlayan ve bölgenin çeşitli yerlerinde 1896’ya kadar süren katliamlarda 200 binden fazla Ermeni öldürüldü.

Hamidiye Alaylarına bağlı birlik

Nisan 1909

Adana’da başta yerel İtidal gazetesi olmak üzere İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakın milliyetçilerin Müslüman nüfusu kıştırtması sonucu, tarihe Adana Katliamı olarak geçen olaylar yaşandı. Adana dışında Maraş, Adıyaman ve Hatay’ın bazı bölgelerine de sıçrayan olaylarda Ermeni köy ve mahalleleri yerle bir edildi, çeşitli kaynaklara göre 15 bin ila 30 bin arasında Ermeni vatandaş öldü.

1909 katliamı sonrası Adana

Haziran 1914

Taşnak Partisi, olası bir savaştaki tavrı belirlemek için Erzurum’da toplandı. Osmanlı yönetimi, Ermenilerin Ruslarla savaşmasını istiyordu. Ama Rusya Ermenilerinin Rusya’ya, Osmanlı Ermenilerinin Osmanlı Devleti’ne sadık kalması kararı çıktı.

Ekim-Kasım 1914

29 Ekim’de Osmanlı hükümeti 1 Ağustos’ta başlayan Birinci Dünya Savaşı’na resmen girdi. Kasım ayında seferberlik ilan edildi ve Osmanlı uyruğundaki tüm milletler gibi Ermeniler de askere alınmaya başlandı.

15 Aralık 1914

İttihat ve Terakki üyesi subay Ömer Naci’nin idaresindeki, Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı Kürt çeteler, Van’ın İran sınırındaki altı Ermeni köyünde yaklaşık bir ay sürecek katliam ve yağmalara başladı.

25 Şubat 1915

Harbiye Nazırı Enver Paşa, Ermenilerin silahlı potansiyelini yok etmek için ordudaki Ermeni askerlerin silahsızlanmasını emreden kararı imzaladı. Bu askerlerden işçi grupları oluşturulmaya başlandı.

15 Nisan 1915

Van yakınlarındaki 80 Ermeni köyünde yağma ve katliamlar başladı. Üç günde 24 bin Ermeni’yi öldüren çetelerin 20 Nisan’da Van merkezine varması üzerine bir ay sürecek Ermeni direnişi başladı.

24 Nisan 1915

İstanbul’daki Ermeni cemiyet başkanları ve siyasi liderlerin tutuklanmasına başlandı. Çoğu öldürülecek aydınların tutuklanması, katliamlar daha önce başlamasına rağmen soykırımın başlangıç günü kabul edilir. İstanbul’dan tehcire gönderilen Meclis-i Mebusan’daki Ermeni vekillerden Krikor Zohrab (en sağda), Vartkes Serengülyan (sağdan ikinci), Bedros Hallacyan (soldan üçüncü)

24 Mayıs 1915

İngiltere, Fransa ve Rusya hükümetlerinin Osmanlı yönetimini Ermeni katliamlarından sorumlu tutan ortak ilanı üç ülkenin gazetelerinde yayımlandı. İlanda özetle şöyle yazıyordu: Osmanlı hükümeti Ermenistan’da yapılan Kürt ve Türk zulümlerine göz yummuş hatta onları desteklemiştir. Erzurum’da, Muş’ta, Van’da, Sason’da, Zeytun’da, ve tüm Kilikia’da Ermeni katliamları yapılmıştır. Van Kürtlerin eline geçmiştir.”

6 Haziran – 10 Temmuz 1915

Erzincan, Mardin, Şebinkarahisar, Erzurum, Kayseri, Yozgat, Trabzon, Merzifon ve Samsun tehcirleri başladı. Muş katliamlarında köylerdeki 59 bin Ermeni’den 9 bini, kentteki 15 bin Ermeni’den 500’ü kurtulabildi.

Erzurumlu Ermeniler

16 Temmuz – 21 Ağustos 1915

Daha önce başlanan yerlerde tehcir tüm hızıyla sürerken Diyarbakır, İzmit, Ankara, Afyon, Eskişehir, Adapazarı, Mersin, Kilis, Bursa ve ilçeleriyle yakınlarındaki köylerinde tehcir başladı.

Kronolojideki rakam ve bilgiler Kévorkian’ın Ermeni Soykırımı ve Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu kitapları ile Hrant Dink Vakfı’nın internet sitesi www.hrantdink.org’dan derlenmiştir.

1915’ten önce Bursa’da Ermeni Mahallesi olarak bilinen Setbaşı.

1915’TEN ÖNCE ERMENİ NÜFUSU

Devlet: 1.229.000

Patrikhane: 1.914.620

Anadolu’nun yerli halklarından Ermeniler 1915’te yaşadıkları topraklardan koparılana kadar Türklerle ve Kürtlerle birarada yaşadı. 1914 nüfus sayımına göre Osmanlı coğrafyasında 1 milyon 229 bin (Ottoman Population 1830-1914, Kemal H. Karpat) Ermeni yaşıyordu. Yine resmi Osmanlı belgelerine göre tehcire tâbi tutulan Ermenilerin sayısı 924 bin 158’di. Bu insanların kaçının öldüğünü, kaçının din değiştirmek zorunda kalarak kurtulduğunu bilmiyoruz. Resmi rakamlar böyleyken, Ermeni Patrikhanesi kayıtları Ermeni nüfusunu 1 milyon 914 bin 620 olarak gösteriyor. Rakamların farklılığı tehcir sırasında ölen Ermeni sayısıyla ilgili tartışmalara da yol açıyor.

1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Aras Yayıncılık, 2012) kitabını Paul B. Paboudjian’la birlikte kaleme alan Raymond Kévorkian “Patrikhane kayıtları önemlidir; zira her çocuk çeşitli nedenlerle nüfusa kaydedilmeyebilir ama mutlaka vaftiz edilir. Bu kayıtlar da vaftize dayanır. Nüfus kavgası yapmıyorum ama patrikhane kayıtları nettir” diyor.

URFA

32 bin 600’ü kent merkezinde olmak üzere 41 bin 740 Ermeni’nin yaşadığı Urfa’da Ermenilerin 11 kilisesi ve 20 okulu vardı. Ermeniler tarım ve ticaretin yanı sıra mimarlık, kuyumculuk, halıcılık ve ayakkabıcılıkla uğraşıyordu.

ADANA

1909’daki katliama rağmen 1915 öncesinde Adana’da 26 bin 430’u merkezde olmak üzere 83 bin 733 Ermeni yaşıyordu. 20. yüzyıl başlarında kentin sanayileşmeye başlaması Ermeni girişimciler sayesinde oldu.

KAYSERİ

19. yüzyılın sonlarında toplam nüfusun üçte birinin Ermeni olduğu Kayseri’de 1915’ten önce 52 bin Ermeni yaşıyordu. 47 kilise ve 56 okulun olduğu kentteki Surp Garabed Manastırı’nın kütüphanesinde 20 binden fazla kitap vardı.

SİVAS

Anadolu’daki Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu yerlerin başında gelen Sivas’ın yalnızca şehir merkezinde 116 bin 817 Ermeni bulunuyordu. Sivaslı Ermeni zanaatkârların ünü tüm imparatorluk sınırlarına yayılmıştı. Anadolu’daki Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu yerlerin başında gelen Sivas’ın yalnızca şehir merkezinde 116 bin 817 Ermeni bulunuyordu. Sivaslı Ermeni zanaatkârların ünü tüm imparatorluk sınırlarına yayılmıştı.

YOZGAT

Yozgat ve çevresinde 58 bin 611 Ermeni vardı. Verimli topraklarıyla ünlü Yozgat Sancağı’nda yaşayan Ermeniler daha çok tarımla uğraşıyordu. 1914’te merkezdeki 9 bin 520 Ermeni toplam nüfusun yüzde 40’ını oluşturuyordu.

ESKİŞEHİR

4 bin 510 Ermeni’nin olduğu kentteki Ermeni mahallesinin adı Hoşnudiye idi ve burada yaşayanların ne kadar mutlu oldukları yerin adından bile belliydi. Ermeniler ticaret dışında kuyumculuk ve lületaşı işlemeciliğiyle uğraşıyorlardı.

VAN

1895’teki olaylardan sonra kentteki Ermeni sayısında büyük düşüş yaşanmıştı. 1878’de 249 bin 361 olan sayı 1914’te 110 bin 897’ye düşmüştü. Van Gölü üzerindeki adalardan birine 12. yüzyılda kurulan Ahdamar Kilisesi önemli bir dînî merkezdi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Devamını Oku

Son Haberler