Tiyatrosu da kendisi de bir sanat eseriydi

 Tiyarocu, yazar Gülriz Sururi 2018’in son günü hayata veda etti. Türk tiyatrosunun bu usta, yenilikçi, devrimci sanatçısını yine bir usta, Genco Erkal anlattı. 

Annesi, Türkiye’nin ilk primadonnası Suzan Lütfullah Hanım’dı. Süreyya Operası’nda çıkıyor, operetlerde başrollerde oynuyor. Babası da Lütfullaf Bey, tenor, o da başrolde. Ondan sonra amcalar var. Celal Sururi, Ali Sururi, Yusuf Sururi. Celal ve Ali oyuncu; hepsi çok güzel sesleri olan, dans eden, şarkı söyleyen oyuncular. Yusuf Bey aynı zamanda yazar; sonraki yıllarda bütün aile olarak İstanbul Tiyatrosu adında bir tiyatro kuruyorlar; Toto Karaca, Muzaffer Hepgüler’le birlikte… Orada Yusuf Sururi, Paris’teki Fransız vodvillerini Türkçeye adapte ediyor, bunları sahneye koyuyorlar.

Büyük ustalar sahnede bir arada Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’nda “Canlı Maymun Lokantası” oyunu (1963-1964). Engin Cezzar, Çetin İpekkaya, Gülriz Sururi, Genco Erkal ve Erol Günaydın. 

İşte Gülriz Sururi böyle bir ailede, böyle bir çevrede büyüdü. Zaten “Annem Ayşem operetini oynarken ben karnındaymışım” derdi. Henüz iki yaşındayken annesini kaybediyor. Babası Lütfullah Bey çok eve uğramayan bir adam, geziyor. Aynı zamanda Nâzım Hikmet’in, Semiha Berksoy’un arkadaşı. Gülriz Sururi tiyaroya Şehir Tiyatrosu’nda çocuk oyunlarıyla başladı. Daha sonra Muammer Karaca Tiyatrosuna geçti. Muammer Karaca bir anlamda bu ailenin rakibi ama Gülriz Sururi orada muazzam bir başrol oyuncusu oluyor. 

Daha çok vodvillerde oynayan çok güzel ve çok yetenekli bir kadın ama bu kendisine yetmiyor. İçinde başka şeyler var. Evet, bütün aile sanatla, sahneyle ilgileniyor ama bunlar daha ziyade hafif, komedi, güldürü türünde. Oysa Gülriz Sururi’nin gözü daha yükseklerde. Bütün tiyatro olaylarını takip ediyor. Tiyatro festivallerini izliyor ve çok daha yüksek bir yerde ideali var, oraya ulaşmaya çalışıyor. Engin Cezzar’la tanıştığı vakit de “Hah” diyor, “işte ben bu adamla çok daha yüksek hedeflere yönelebilirim”. 

Gülriz Sururi’nin Dormen Tiyatrosu’na geçişi de, bir anlamda “sınıf atlamak” gibi bir hadise. Zira hafif vodvillerden Dormen Tiyatrosu gibi Amerika görmüş bir grubun içine giriyor. Orada “Sokak Kızı İrma”yı oynuyor. İlk en büyük başarısı. Ama o da yetmiyor. Daha ciddi bir iş yapmam gerek diyor. Engin Cezzar ile beraber kendi tiyatrolarını kuruyorlar ve orada gerçekten kendi dönemleri için çok önemli işler yapıyorlar. Mesela Shakespeare’in Othello’sunun oynanması. Bir özel tiyatronun Shakespeare oynaması çok ender rastlanan bir şey aslında. Sonra Güngör Dilmen’in “Midas’ın Kulakları”, “Canlı Maymun Lokantası”… Arkasından tabii Türk tiyatro tarihinde bir devrim olan “Keşanlı Ali Destanı”. Bu oyunda yine kendisiyle beraberdik ve bu prodüksiyonu çıkarmak için evlerini ipotek etmişlerdi! Tabii “Keşanlı Ali Destanı” müthiş bir başarı oldu, tarih yazdı. Bu oyun hem Haldun Taner’i öne çıkardı hem de Türk tiyatrosunda Batılı anlamda ilk Brechtien uygulama oldu. Hem geleneksel Türk tiyatrosunda kökleri olan hem de Brechtien bir tiyatronun sentezi olarak ilk özgün denemedir ve bir çok yazara yol açmıştır. 

‘Keşanlı Ali’den bugüne… Gülriz Sururi’nin en meşhur performanslarından biri, Genco Erkal’ın yönettiği “Keşanlı Ali Destanı”nda (üstte) idi. Gülriz Sururi, son yıllarına kadar güzelliğini korumayı bildi. 

Arkasından ilk büyük Nâzım oyunu “Ferhat ile Şirin” geldi. Nâzım Hikmet o zamana kadar yasaklı idi. Büyük bir cesaretle “Ferhat ile Şirin”i sahneye koydular. Gülriz Sururi bundan sonra yine Yaşar Kemal gibi ustayı ikna etti. Onun meşhur Teneke romanının oyun haline getirilmesinde Gülriz Sururi’nin payı çok büyüktür. Orijinal oyun beş tiyatro eseri yapılabilecek bir uzunluktadır ama Gülriz Sururi onu biçimlendirerek sahneye uyarlar, Yaşar Kemal’i tiyatroya kazandırır. 

Arkasından Hair müzikali gelir. Başları belaya girer zira o dönem Çiçek Çocukları, Hippiler, Vietnam Savaşı karşıtlığı dönemi. Oyun yasaklanır. Arkasından “Düşenin Dostu” oyunu gelir. Sahneye koymak için James Baldwin gelir; ABD’de öğrenciliğinden beri Engin’in arkadaşıdır. Oyun ha-pishanede geçen bir eşcinsel hikayesi. Bu yüzden de takibata uğrarlar, yargılanırlar. 

Tüm bu süreçte tiyatronun dinamosu Gülriz’dir. Ayrıca hem finansal konulardan, hem idareden ve kadronun yönetilmesinden o sorumludur. Müthiş güçlü bir kadındır. Son dönemdeki “Kaldırım Serçesi” çok büyük bir başarısıdır. Bunun ötesinde bir süre sonra bıraktı zaten tiyatroyu. Karı-koca Bodrum’a çekildiler. 

Gülriz Sururi’nin tiyaro dışındaki yaşamı da bir sanattı. Çok özgün bir giyimi, kuşamı, görüntüsü vardı. Dostlukları, evi, eşyaları, onlarla ilişkileri de öyleydi. Kendini bir sanat eserine dönüştürmüş bir insan olarak görüyorum ben onu. O dönem için “Evet, ben tiyatroya ihanet ettim gibi gözüktü ama, ben tiyatro kadar yaşamayı da seviyorum” demişti. Mesela ben Genco Erkal olarak hiçbir zaman tiyatronun önüne koyamadım yaşamımı. O ise bir dönem bunu yaptı ve gitti çok güzel yaşadı teknede. 

‘Tütün Yolu’ Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’ndan “Tütün Yolu” oyunu (1962). 

Çok yürekli bir kadındı. Özellikle son dönemlerde politik tavırları hatta aktivist tutmuyla öne çıktı. Birlikte birkaç eylem katıldık. Beni sürekli dürtüklüyordu “hadi gel, yapalım, yürüyelim, ne var, bir çıkmayacağız da kim çıkacak” diyordu. Bütün oyuncuları biraraya getirip iktidara karşı büyük bir yürüyüş yaptık; Taksim’deki Atatürk büstüne çelenk bıraktık. Aynı zamanda Türkan Saylan’ın da öldüğü haftaydı, onun da protestosuydu. Sonra son seçimde, referandum öncesinde bana dedi ki “topla onları, beraber yürüyelim, şunu yapalım”. 

Son olarak ayrılırken seçtiği yol da bence çok güzel. Gömülme biçimi, onun ilan edilme şekli. Malvarlığını, karı-koca birlikte, hem genç tiyatrocularu özendirecek bir ödül olarak koydular hem de yarısını Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’na, yarısını da Aziz Nesin Vakfı’na bağışladılar. Evini de, beş katlı apartmanı da bir kültür merkezi yapmak üzere vakfa bıraktı. 

Çok saygıdeğer bir kişilikti. Müthiş güzel yemek yapardı. Uzun süre televizyonda da yemek programı yaptı, kitabını yazdı. Ayrıca öyküleri ve kitap yazarlığı da var. “Kendini yaratmış” bir kadındı.

Hiç anlaşamayacağını, kavga edeceğini bildiği insanlar, eğer konularında değerli ve uzman insanlarsa onları arar ve onlarla çalışırdı.

Kendisini çok özleyeceğim.

Vivet Kanetti’nin kaleminden

En zarif beden dili

“…Ama Gülriz’le durum başkadır. Model, tüm çarpıcılığıyla işte önümüzdedir. Beyoğlu’nda, yıllardır, en zarif beden diliyle, en hafif adımlarla yürüyen kadın kimdir? Gülriz. Kimin gözleri bir genç kızınki kadar konuşkandır? Gülriz’inkiler. Kim, ellerini, ayaklarını onun kadar güzel kullanmasını bilir? Hiç kimse. Kimin yüzü spotlar altında dahi zerrece terlemez, parlamaz? Onunki. Kim, “En acı günümde bile hayata bağlıyım ve ne olursa olsun kendime darılamıyorum (…) Bu hayatla sonuna kadar flört etmeye kararlıyım. Hâlâ…” demiştir? Gülriz… 

Türkiye’de, özellikle sanatçı ve entelektüel kadın için nasıl enderdir, kendine ve hayata darılmama, ruhunu, bedenini bir “suçlar hamalı” gibi taşımama… Bu ülkede sanatçı veya entelektüel kadının neredeyse kaçınılmaz diyeti değil midir, öncelikle kendini kahretmek?..” 

Aktüel dergisi, 2003, sayı: 6 

Cemal Süreya’nın kalemi

Güncel minyatür, tarihsiz şipşak

99 YÜZ, Cemal Süreyya, 472 sayfa, Kaynak Yayınları, 1991. 

“… Makyaj, örtünme ya da kılık değiştirme anlamı taşımaz onun için. Makyajla maskesini atar; da-ha çok kendisi olur; hiç değişmeyen, değişmesini hiç istemediği yüzünü daha büyük bir süratle or-taya koyar. Bu yüz annesinin, babasının, amcalarının, Muammer Karaca’nın, Haldun Dormen’in, Engin Cezzar’ın, burnu kırık Hitit heykellerinin de yüzlerini içerir. Yürüyüşüyle, Tatariko’ya diktirdiği giysiler içinde salınışıyla, hep operet derleyen, izlenimci dans eden, eteğine fıskıyeden su dolduran, kedisini tilki olarak boynuna atan bu kadının kocaman sabit bakışlarında bir hüzün de var sanki. Sanki saati gelmemiş bir alarmı taklit ediyor. Öyle anlarda dekor da onu taklit etmeye başlıyor. 

Büyü, totem ve tabu var Gülriz’in makyajında. 

Salınıyor mu? Ne salınması? Durur hep Gülriz Sururi. Kimi zaman dans ederken bile. Sahnede en güzel duran oyuncu. 

Yanılıyorum belki. Yüzünün suluboya resmi yapılamaz. Ama boy resmi sadece suluboya. 

Sineması da olamaz gibi. Sinemada bozulur. 

Güncel minyatür. Aynı zamanda tarihsiz şipşak. 

Hesaplı ikona. Tiyatronun bir gösteri(ş) sanatı olduğunu kitabında yazmış. Ayakta, demlikten bar-dağa çay koyarken, ileriden, birkaç yerden bakılsa, bedeninin nasıl görüleceğinin hesabını yapar. Mehmene Banu’yu (onu mu?) oynarken de iyice yaşlanması gerekmiştir; ama bu kez bedenini son-suz diri göstermekten kendini alamadı. Öyle bir yapay yanı var. Ama sözgelimi bir Ajda Pekkan’ınki gibi plastik bir yapaylık değil onunki. Olgunluk bir noktadan sonra mizaha dönüşür ya, bu da bir soyutlanma durumu yaratır ya, öyle bir yapaylık. Tam öyle değil, her zaman öyle değil elbet. Sözcüğün gerçek anlamıyla bir yapaylık da var. Ama yakışıyor. O olmasa, Gülriz de olmazdı. 

Hırsıyla, yapaylığını nar çiçeğine dönüştürdü. 

Haldun Taner’in dediği gibi “Kaderini kendi çizdi bu kız. Kararını verdi. Gerçekleştirdi. Sırf iradesi ile. Doğuştan yeteneklerine her gün yeni bir şeyler katarak, ta arkalardan geldi, Türk tiyatrosunun en önde gelen kadın sanatçıları arasında yerini alıverdi”… 

ABDİ İPEKÇİ (1929-1979)

Üzerinden 40 yıl geçti cinayetler devam etti

Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi, 50 yaşında iken suikast sonucu öldürüldü. 

Gazeteci ve Milliyet’in başyazarı Abdi İpekçi’nin 1 Şubat 1979’da öldürülmesiyle, Türkiye’deki gazeteci cinayetleri merkez medyaya uzanmıştı. Failler Oral Çelik, Mehmet Şener ve Mehmet Ali Ağca (daha sonra kaçırıldı) yakalandı fakat gazeteci cinayetleri dehşetini arttırarak devam etti. Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Hrant Dink ve daha birçokları… Türkiye’nin gazeteci cinayetleri karnesinde 95 yılda 71, Abdi İpekçi’den bu yana 40 yılda 63 isim var. 

Abdi İpekçi’yi ölümünün 40. yılında anarken yazarımız Necdet Sakaoğlu, İpekçi ile olan anısını şöyle anlatıyor: 

“1920’lerde doğan Türk aydınlarının ortak ayrıcalığı ilkokul eğitimlerine yeni harflerle başlamaları olmuştu. Yazdığı gibi okumak, okuduğu gibi yazmak dönemi onlarla başladı. O kuşaktan gazeteciler 1950’lerde basın-yayın yaşamına da yön verdiler. Merhum Abdi İpekçi bunların öncülerindendi. 1954-1979 arasında dönemin düşünce ve siyaset hareketlerini yönlendiren basın organlarından Milliyet gazetesinin başındaydı. Bu gazete, kurumsal yapısı, işleyişi kadar ilkesel yayıncılıkta da öncüydü. İpekçi, 1969’ta ve 1971’de Karacan Armağanı kazandığımda, pazartesi sohbeti sayfasında beni de konuk etmişti. Benden Anadolu’daki kamusal ilgiden yoksun Türk mimari eserlerinin öykülerini dinlemiş, özellikle halkın eski eserlere bakışını, koruma anlayışını öğrenmek istemişti. 

Çalışmalarımın Milliyet Yayınları serisinde basılmasını da sağlayan İpekçi’yi rahmetle anıyorum”.