1950’LERİN ÇOK SATAN AİLE YAYINI

1950’li yılların ikinci yarısında artık Demokrat Parti iktidarının sıkıntılı günleri yavaş yavaş başlamış; uluslararası siyaset gündeminde Arap-İsrail savaşı, içerde ise döviz darboğazı ve dolayısıyla kâğıt kıtlığı vardı. Günlük gazetelerin bile 20-30 bin basıldığı bir dönemde 200 binleri aşan satışa sahip Hayat dergisinin iki fotomuhabirinden biri Ozan Sağdıç, diğeri Ara Güler’di…

6 Nisan 1956 tarihinde basın dünyamıza katılan Hayat dergisi, sevilmiş benimsenmiş bir aile magazini olarak, sosyal yaşantımızı derinden etkilemiş bir yayın organı olarak anımsanır. En kabadayı günlük gazetenin bile en çok 20-30 bin basıldığı bir dönemde, zaman zaman 200 binleri aşan bir tirajı vardı. Yayımından bir-iki ay önce “Manzara fotoğrafları satın alınacak” başlıklı bir gazete ilânıyla beni matbaalarına çeken heyet üyelerinden büyük röportaj ustası Hikmet Feridun Es’in “Babıâli tecrübesi olmayan (yani günlük gazetelerde kaşarlanmamış olan) taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk. Bizimle çalışır mısın?” sözleriyle bana fotomuhabirliği teklif edildiğini daha önce anlatmış olmalıyım.

Teklifin büyüklüğünden ürkmüş, cesaret edip hemen yanıt verememiştim. Liseden mezuniyet için tek dersten beklemeliydim, sınavı verirsem mimarlık okumaya yönelecektim; veremezsem tecilim olamayacağı için beni askere alacaklardı. Kararsızlığımın asıl nedeni böyle ikircikli bir hava içinde oluşumdu. Ancak dergi yayına başlayınca, kalite önüme serilince bende yelkenler suya inmişti. İlk işim yine aynı adrese gidip Hikmet Feridun Bey’in kapısını çalmak olmuştu. Ara Güler’in daha önceden tipo baskısıyla çıkan aylık Hayat dergisinde yarı zamanlı çalışmaları olmuştu. Benim kadroya alınmamla derginin ilk iki fotomuhabiri olmuştuk.

Yakından takip Tarihî yapıların onarılma faaliyeti sırasında Ozan Sağdıç, fotoğraf makinesiyle Sultanahmet Camii’nin kubbesinde. Bu ânı Ara Güler fotoğraflamıştı.

O zaman Demokrat Parti dönemi, iktidarın artık yavaş yavaş sıkıntıya düşmeye başladığı yıllar. Döviz darboğazı bir yana, hükümet basını yanında tutmak amacıyla kâğıdı tahsise bağlamış. Hayat 11. sayısını çıkardıktan sonra kağıt stoku tükenmiş, zorunlu olarak yayını durdurmuştu. Benim kadroya katılmam o günlere rastlamıştı. Hükümetle müzakereler sonuçlanmış (tabii Menderes iktidarını desteklemek koşuluyla) tifdruk tekniğine uygun kâğıt ithaline izin verilmiş, hatta İzmit’teki Seka fabrikasında bir tezgâh düzeneği, eklenen özelliklerle o cins kâğıdın imaline ayrılmıştı.

Benim de fotomuhabirliğimin ilk günleri… Dergi idaresi, kağıtsızlık yüzünden zorunlu yayın durdurma süresinde boş durmayıp kimi konuları yedeklemek gayreti içindeymiş. Üzerinde durulan konulardan biri (o zamanki adıyla) Yeşilköy Havaalanı idi. Yazıişleri müdürümüz İbrahim Çamlı gidip görevlilerle görüşme yapmış, Ara Güler de kimi fotoğraflar çekmiş. Bana verilen ilk görev de bu havaalanını anlatan ek fotoğraflar çekmekti. O zaman burası dünya standartlarında bir havaalanı sayılmıyordu ve uluslararası bir transit merkezi değildi. Batı ile Asya ülkelerini bağlayan uçaklar Beyrut ve Kahire üzerinden geliş-gidiş yapıyorlardı. Türkiye’ye doğrudan sefer yapan uçaklar az sayıda ve ancak küçük uçaklardı. Herkesin içinde Yeşilköy’ün uluslararası bir özellik kazanmasına dair özlemler vardı.

Yeşilköy’e gittiğim günün bir önceki günü, ünlü 1956 Arap-İsrail savaşı patlamıştı. Beyrut ve Kahire havaalanları trafiğe kapatılmıştı. Transit bağlantılar geçici olarak Yeşilköy üzerinden yapılır olmuştu. Bu durum, bir zorunluluktan dolayı bile olsa İstanbul’un uluslararası hava trafiğinde ilk kez rol alması demekti.

Benim şansıma, havaalanına gittiğim gün apronda bir İsrail uçağı beklemekteydi. Az sonra da bir Lübnan uçağı indi ve getirip İsrail uçağının yanına yerleştirdiler. Ortadoğu’da birbirini boğazlayan iki ulusun uçakları bir Türk havaalanında kardeş kardeş yan yana durmaktaydı. Araziye açılarak iki uçak artı Yeşilköy terminal binasını, yazıları açıkça okunacak bir biçimde fotoğrafladım.

İsrail ve Arap uçakları Yeşilköy havaalanında o sıralarda birbiriyle savaşan İsrail ve Arap ülkelerinin yolcu uçaklarını yanyanayken yakaladığı bu fotoğraf, Ozan Sağdıç’ın Hayat dergisinde yayımlanan ilk fotoğrafı olmuştu.

Derginin yazı işleri müdürü İbrahim Çamlı duygularını salvo ateşi halinde dışa vuran bir kişiydi. Benim fotoğrafı görür görmez “Müthiş” diye yerinden fırladı. Hikmet Feridun Es daha temkinli bir beğeni gülümseyişiyle, daha sonra sık sık rastlayacağım şakacı tavrıyla “Sen bunu kendin mi akıl ettin, yoksa birisi mi gösterdi?” diye sordu. Sonuçta, çektiğim bu fotoğraf sayesinde beni yeterince ‘uyanık’ buldular.

İşte yazıişleri kadrosunca çok beğeni ile karşılanan bu ilk fotoğrafım, önceki fotoğraflarını Ara Güler’in çekmeye başladığı röportajın en başına ve en büyük boyda bir ana başlık fotoğrafı olarak yerleşti. Yeşilköy röportajının ana fotoğrafı olarak dergide yer aldı. Bu, aynı zamanda dergide ilk imzalı basılan fotoğrafımdı. Röportaj “Fotoğraflar: Ara Güler – Ozan Sağdıç” imzasıyla çıktığı için de Ara Güler’le benim adım da ilk kez biraraya geliyordu.

Yaşım 20 kadardı ama, o gençlik yıllarımda ufak tefek bir görünüşüm vardı; yaşımdan daha küçük gösteriyordum. Dergide yaşlı-başlı abiler, amcalar hatta dede diyebileceğim Halit Fahri Ozansoy gibi insanlar vardı. Kadronun en küçüğü, en genciydim ya, daha ilk günden adım konmuştu sanki: “Çocuk”.

Bana bir iş yüklenecekse, salonun kapısından “Çocuk burada mı” diye seslendiklerinde beni aradıklarını anlardım. Sonraları türlü türlü cinsliklerimle milleti şaşırtınca “Çocuk” adımın başına bir de “Harika” sıfatı yakıştırıldı. Bunu ilk dile getiren galiba ressam ağabeyimiz Firuz Aşkın’dı. Kadroda artık bu harika çocuktan harika(!) işler beklenir olmuştu.

Üniversitedeki hocası, tıp doktoru olmuş dayımı ihtisas yapmak üzere ABD’deki bir kuruma tavsiye etmişti. O da İngilizcesini ilerletmek üzere bir Amerikalı’dan ders alıyordu. Bu adam Hilton otelinin iletişim ve muhasebe şefi Mr. Charles Haas idi. Bu adamın tuhaf bir merakı olduğunu öğrendim. Evinde 6 timsah ile 26 kaplumbağa beslemekteydi. Timsahları çok küçük yavrular halindeyken getirmiş ancak yavrular her hafta birer santim büyümekte… Günün birinde kocaman birer yaratık olacak bu timsahlar, özellikle bebek yaştaki iki çocukları için tehlike oluşturmaktaydı. Mr. Haas ise o zaman İstanbul’da henüz bulunmayan bir hayvanat bahçesinin beklentisi içindeydi. Timsahlı evin röportajı, benim yayınlanan ilk tam bağımsız röportajlarımdan biri olmuştu.

İlk bağımsız röportaj: Timsahlar ve çocuklar İki küçük çocuğunu ve altı adet timsahı aynı evde büyüten Amerikalının öyküsü, mesleğe yeni başlayan fotomuhabirin yaptığı ilk bağımsız röportaj olmuştu: “Bu evde 6 timsah var”.

O yıllarda İstanbul’da yine hummalı bir imar faaliyeti vardı. Birçok tarihî eseri ve kent dokusunu yok eden bilinçsiz yıkımlar yanında, olumlu sayılabilecek bir olay da yıllarca ihmal edilen camilerin onarımı idi. Camilerin yıpranmış taşları değiştiriliyor, kubbe ve minarelerdeki kurşunlar yenileniyordu. Özellikle sipsivri minare külâhlarında çalışan tamircilerin cesareti hayret uyandırıyor, dikkatimizden kaçmıyordu. Yazıişlerinin çekirdek kadrosunda bizim de dahil olduğumuz bir fikir alışverişi toplantısında bu konuda bir röportaj yapılabilir mi konusu tartışılıyordu. Hikmet Feridun Es her zamanki muzip kışkırtıcılığı ile “Ben ona foto muhabiri derim ki, o minare külahını tamir edenin de üstüne çıkıp, yukarıdan aşağıya doğru fotoğrafını çeksin” demişti. Madem marifet ölçütü böyleymiş, bu işi ne yapıp yapıp becermeliydim. Tam da o sıralarda, Divanyolu’nda matbaamıza komşu sayılacak kadar yakınımızda Atik Ali Paşa Camii’nin minaresinin kurşunları değiştiriliyordu. Gidip onarımı yapan ustalarla görüştüm. Gerekli tedbirleri almaları için önerilerde bulundum. O işle uğraşan usta istediğim düzeni kurmayı 50 liraya yapabileceğini söyledi. Muhasebeden avans alıp adama verdim. Sonuçta külahın kurşununu değiştiren ustanın üstten fotoğraflarını çektim. “Alın işte marifet” dercesine Hikmet Feridun Es’in masasının üzerine koydum. Bu çok sükse yaptı. Fotoğraf tam sayfa olarak basıldı. Röportajın başlığı da “Ölümle Oynayanlar” olmuştu.

Minare ustasını üstten çekmişti Atik Ali Paşa Camii minaresi külahında çalışan ustayı fotoğraflayan Ozan Sağdıç, bu fotoğrafıyla büyük sükse yapmıştı.
Fotoğraf, Hayat dergisinde “Ölümle Oynıyanlar” başlığıyla yayımlanmıştı.

Dergi satışa çıktıktan kısa bir süre sonra babamdan acele bir mektup geldi. Kısa mektubunda “Oğlum annenin yüreğini hoplatma, bir hünerin varsa yerde göster” diye yazmıştı babam. O zaman herkes benim kendimi bağlatıp minarenin en tepesine makaralarla çekildiğimi sanmıştı. Oysa işin bir püf noktası vardı ve aslında kendimi hiç de riske atmamıştım. Bilinmeyen bu sırrı ilk kez şimdi, burada açıklayayım: Ben minarenin külâhının içinden tırmanabileceğim en uç noktaya kadar tırmanmıştım. Gerçi içerideki bir yığın çivili tahta destekler yüzünden burası iğneli fıçı gibiydi. Tırmanmak kolay değildi ama, hiç değilse çok tehlikeli sayılmazdı. Ulaşabildiğim son noktada kurşun plâkayı geçici olarak söktürmüştüm. Bu dar alan iki kolumun çıkabileceği kadar bir delik sağlamıştı. Tamirciye verdiğimiz 50 lira bunun içindi. Her yanımdaki çivili tahtalarla iğneli fıçıda gibi olsam da, üstten bakmalı refleks kamerayı çıkardığımda doksan derecelik bakacından görüntüyü kontrol edebiliyordum. Benim alt seviyemde çalışan işçi, alem desteğine bağlanmış ipli oturağında rahatça iş görebiliyordu.

Özetle şunu diyebilirim ki, ben bu işi canımı ortaya koyarak değil, ama aklımı çalıştırarak çözümlemiştim. Yine akıl işi olan bir başkası da şöyleydi:

Uluslararası ajansların temsilcileri gelip tek başına fotoğraf ya da fotoğraflı röportajlar teklif ederlerdi. Yazıişleri de beğendiklerini satın alırdı. Bir gün Hikmet Feridun Es, İbrahim Çamlı ve Semiral Bilbaşar üçlüsü ellerinde birtakım fotoğraflar, büyük bir beğeni içinde “Bak Ozan, ne muhteşem bir iş” diye bana gösterdiler. Eciş bücüş edilmiş Paris fotoğrafları. “Yaz sıcağında eriyen Paris” başlığı ile ilk çıkacak dergide yayınlanacakmış. Önce “Ne var bunda, önemli bir marifet mi sanki” dedim, sonra da saldırıya geçtim: “Hem niçin eriyen Paris olsun ki, onun yerine İstanbul’u eritsek daha iyi olmaz mı?” diye sordum.

İzmir Fuarı’nın lunaparkında ‘Kahkahalar Evi’ adı altında kapalı bir pavyonda, yüzeyi yamuk yumuk aynalarda insanların türlü şekillere girdiğini görmüştüm. Karanlık odamızda fotoğrafçıların ıslak fotoğraflarını kuruttukları bir sıcak pres vardı (Glase makinası denilen bu aygıtın içine bir çeşit eğilip bükülebilen bir çelik ayna parlaklığında ince bir levha konulurdu). Matbaayı kuran Almanlar aynanın en büyük modelini alıp, bizim karanlık odaya koymuşlar. Biraz hor kullanıldığı için birkaç yerinden de hafifçe darbe yemişti. Oraları görüntüyü daha bir deforme ediyordu.

Yanıma derginin illüstrasyon ressamı Hikmet Andaç ve Edremitli öğretmen Mahmut Denizci’yi alarak İstanbul’un önemli yerlerini birlikte dolaştık. Onlar hedef yapıya karşı o parlak levhayı çeşitli şekillerde kamburlaştırarak tuttu. Ben de onun deforme olmuş şeklini ayna içinden çektim. İşte bu röportaj ve fotoğraflar, “Ağustos Sıcağında Eriyen İstanbul” başlığı ile yayınlanmıştı.

‘Ağustos sıcağında eriyen İstanbul’ Kıvrılıp bükülebilen bir çelik aynaya yansıtarak çekilen “Ağustos Sıcağında Eriyen İstanbul” fotoğrafları. Yardımcı olup aynayı tutan o zamanki genç ressamımız Hikmet Andaç.

Dört yaşında baleye, yedi yaşında piyanoya başlamış bir genç kızın varlığı çalınmıştı kulağımıza. Yakın zamanda bale eğitimi için Londra’ya gitmeye hazırlanıyordu; bale tutkusu yüzünden ara verdiği öğrenimini diploma ihtiyacından dolayı Işık Lisesi’nde misafir öğrenci olarak tamamlayacaktı.

Kendisinden sözedilmesinin asıl nedeni, öğrencisi olduğu okulda küçük çocuklara bale dersi vermekte oluşuydu. Gülçin Bayburtlu ile bu vesileyle tanıştık. Ankara’daki Devlet Konservatuvarı’nın yeni açılan Bale Bölümü’nü hariçten kazanan ve beş derece yukarısına kabul edilen tek öğrenciydi. Ancak o ve ailesi eğitimini Londra’da Royal Academy’de yapmayı arzulamış, oraya da kabul edilmişti. İlk önce lisedeki etkinliklerini fotoğrafladım. Balerin olarak fotoğraflarını profesyonel bir stüdyoda çekmek için başvuracağım adres belliydi: Daha önce yanında bulunduğum Şevket Tanju’nun stüdyosu. Böyle durumlarda stüdyosunda çalışmama seve seve izin verirdi. Koca İstanbul’da sonsuz zemin uygulaması ve paraflaş olayı bir tek onun stüdyosunda mevcuttu. Bu genç balerinin havada uçarmış gibi fotoğraflarını o stüdyoda çekmiştim.

Balerin uçar gibi… Işık Lisesi’nde misafir öğrenci olarak okuyan genç balerin Gülçin Bayburtlu. Ozan Sağdıç’ın onu havada gösteren fotoğrafı, o zamanın şartlarında olağanüstü bir fotoğraftı. Zira Türkiye’de henüz paraflaş tekniği yoktu.

“Hayat’ta İlk Adımlar” başlığı altında Hayat dergisinin olduğu kadar, benim de ilk gazetecilik deneylerimi biraraya getirdiğim daha birçok anım var elbette. Bu yazıya şimdilik Gülhane Parkı’nın bir eğlence parkına dönüştürülmesi günlerinin öyküsüyle son verelim.

Bu röportajım “Ampulden Bahar Kıyafetleriyle Gülhane” başlığı ile yayınlanmıştı. Oradaki eğlence âlemi güneşin batmasına yakın başlıyor, geceyarısına kadar sürüyordu. Kapısındaki lale motifleri çizen neon lambaları ile taçlanan bol ışıklandırılmış (elbette kendi zamanına göre) bir yalancı cennet görünümündeydi. Bu lunapark gece işlenmeliydi ve öyle de yapmıştım. Fotoğraflara konulmuş ana başlıklar şöyle sıralanmış: Renk Diyarı, Vahşi Hayvanlar, Bol Işık. Ve son ana başlık da: Çocuklaşan Büyükler.

Gülhane eğlence parkı Gülhane Parkı girişi. 50’li yılların sonu, Gülhane parkının bir eğlence parkına dönüştürüldüğü zamandı.
Lunapark ışıklarıyla gece görüntüleri, Ozan Sağdıç’ın iz bırakan karelerindendi.

Bir garip eyyam imiş mazide kalan günler…