Haccın İslâm’a göre farz olmasının 1390. yılında, Covid-19 salgını nedeniyle bu sene de Suudi Arabistan dışındaki ülkelerden hacı kabul edilmeyecek. 1911’de Osmanlı yönetimi sırasında Kâbe’nin kapısında çekilip dağıtılan bir fotoğraf büyük mesele çıkarmış; Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Osmanlı yöneticilerini İstanbul’a şikayet ederek görevden aldırmıştı. Bugün ise Kâbe yapısı, gökdelenlerin ortasında adeta bir nokta halinde.

 İslâm’ın 5 şartından biri olan hac farizası, Müslü­manların Mekke’de bulu­şup belirli bir zaman içinde (Hicri tarihle Zilhicce ayı­nın 10. günü başlayan Kur­ban Bayramı’nın arefe günü ile bayram günlerinde) yerine getirdikleri ibadettir. İslâm’ın kıblesi olan Kâbe’nin, namaz gibi haccın da merkezi olma­sı sebebiyle Müslümanlar için kudsiyeti tartışılmaz. Bu bakımdan Müslümanlar için Kâbe’yi gidip görmek, gitmek mümkün olmazsa resim ve fotoğraflarıyla bilmek arzusu her devirde mevcut olmuştur.

Mekke Emiri’nin şikayeti Mekke Emiri Şerif Hüseyin, 23 Ekim 1911 tarihli şikayetinde, Kâbe’nin belirli bazı
günlerde açılarak, padişah hazretlerine
dualar edildiğini söylemiş. Yazıda Maarif
Müdürü Halil Bey’in, Kâbe kapıları açık
olduğu halde edebe aykırı şekilde mekanın fotoğrafını çektirdiği belirtilmiş.

İslâm tarihi boyunca has­talıklar, salgınlar, siyasi olay­lar, felaketler, yol güvenliğinin olmaması ve ekonomik krizler gibi sebeplerle, bugüne değin 40 hac mevsiminde hac iba­deti yapılamamıştır. Dünyayı sarsan Covid-19 salgını sebe­biyle geçen sene hac için Mek­ke’ye dışarıdan hacı gelme­si yasaklanmış sadece Suudi Arabistan vatandaşlarından 10 bin kişiye hac izni veril­mişti. Bu sene için de Suudi Arabistan tarafından ülke ha­ricinde hacı adayı kabul edil­meyeceği; kendi ülkelerinde­ki vatandaşlarından Covid-19 aşısı olmuş 18-65 yaş aralı­ğında bulunan 60 bin kişinin hac yapmasına izin verileceği açıklandı. Belli ki önceki yıl­larda dünyanın her tarafından 2-3 milyon Müslümanın bu­luştuğu Mekke’de bu sene de sönük ve coşkusuz bir hac dö­nemi yaşanacak.

Mekke ve Kâbe -Müslü­manlar için bu derece mukad­des bir belde olması hasebiy­le- tarih boyunca uzak mem­leketlerdeki Müslümanlarca bir resminin veya motifinin duvarlardaki halı veya secca­delere nakşedilmesi suretiyle günlük yaşantının bir parçası haline getirilmiştir. Bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra fotoğrafçılığın gelişme­siyle, Kâbe fotoğraflarının kul­lanımıyla daha yaygın bir hâl almıştır.

Kâbe fotoğraflarının daha önceden çekilip basıldığı bi­linmesine rağmen, 1911’de çe­kilen bir fotoğraf Mekke’de bir krize yol açmış, şikayetler ne­ticesinde, bunun çekilmesin­den sorumlu tutulan vali ve­kili ve onunla birlikte karede yer alan idareciler görevden alınmıştı.

Esasında Kâbe fotoğrafla­rının 2. Abdülhamid dönemin­de 1880’den itibaren çekilme­ye başlandığı bilinmektedir. 2. Abdülhamid’in görevlendir­mesiyle çekilen ve sonradan kendi adıyla anılan albümdeki 40 bine yakın fotoğraf içinde yer alan Kâbe, Mekke ve Me­dine görüntülerinin bir kısmı aynı dönemde basılarak da­ğıtılmıştır. Ancak sözkonusu krize yolaçan fotoğraf Kâbe’yi oldukça yakın plandan gör­mekte; yapının kapısını, önün­deki kalabalığı ve poz veren Osmanlı yetkililerini de kad­raja almaktadır. Fotoğraf krizi şöyle gelişmiştir:

Sultan 2. Mahmud’la bir­likte padişahların doğumgün­lerinin merasimlerle kutlan­ması geleneği başlamış ve bu durum sonraki padişahlar dö­neminde de devam etmiştir. “Veladet-i hümayun-ı şahane” adı verilen padişahların do­ğumgününün kutlanması, sul­tanın doğduğu günün miladi tarihe değil, hicri tarihe göre denk geldiği günde yapılmıştır. Yani her sene sabit bir günde kutlama yapılmamış, tıpkı dinî bayramlar gibi miladi tarihle her sene 11 gün geriye gidil­miştir.

Krize yolaçan fotoğraf Padişahın doğumgünü kutlaması için yapılan tören esnasında Harem-i Şerif’te çekilen fotoğraf krize neden olmuş; fotoğrafı çektiren Mekke Vali Vekili Halil Bey (işaretli), Mekke Emareti Kaymakamı, Naibü’l- Harem Muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi başkente şikayet edilmişti.

Sultan Reşad’ın doğumgü­nü olan Şevval ayının 21. gü­nüne denk gelen 15 Ekim 1911 Pazar, bütün Osmanlı vilayet­lerindeki gibi Hicaz vilayeti­nin merkezi Mekke şehrinde de resmî törenlerle kutlan­mıştı. İşte bu tören sırasında Mekke’de bulunan vali veki­linin çektirdiği bir fotoğraf, usul ve edep yönünden uygun­suz görülerek tepki çekmiş ve Mekke Emiri’nin doğrudan doğruya Sadaret’e yazmış ol­duğu bir yazıyla İstanbul’a şi­kayet edilmişti.

Mekke’de bulunan Osman­lı bürokratları, başta vali ol­mak üzere, Mekke emiri ve diğer ileri gelen idareciler, yaz aylarının tahammül edilmez sıcağından dolayı bu dönemi geçirmek için havası daha mu­tedil, serin ve hoş olan Mek­ke’nin sayfiyesi Taif’e göçerdi. 1911 yazında da Hicaz Valisi Ebubekir Hazım Bey ve Mek­ke Emiri Şerif Hüseyin’in Ta­if’te bulunmaları sebebiyle, vali tarafından Mekke’de vekil olarak Vilayet Maarif Müdürü Halil Bey bırakılmıştı. Padişa­hın doğum günü olan 15 Ekim 1911’de, Maarif Müdürü Halil Bey her sene yapılan mutad kutlama merasimini icra et­tirmiş; bu arada Kabe kapısı­nın önünde padişaha dualar edilmişti. Halil Bey de bu dua merasimini bir fotoğrafçı ile ebedileştirmek istemişti. İşte bu fotoğraf ciddi bir krize yol açmış ve bu kriz Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in doğrudan Sa­daret’e gönderdiği şikayet ya­zısıyla başkente taşınmıştı.

Tasvirlerde Kâbe sevgisi Mekke ve Kâbe’yi gösteren 1850 tarihli bir çizim (üstte). BOA,PLK.p, 1380 İstanbul’daki Rüstem Paşa Camii’nde Kâbe’nin çini üzerindeki bir tasviri (altta).

Mekke Emiri Şerif Hüse­yin 23 Ekim 1911 tarihli şika­yet yazısında, Müslümanların kıblesi olan Kâbe’nin belirli bazı mübarek günlerle, padi­şahın doğum ve cülûs (tah­ta çıkış) günlerinde açılarak, Müslümanların imamı ve hali­fesi olan padişah hazretlerine dualar edildiğini söylemiştir. Yazıda Maarif Müdürü Ha­lil Bey’in, tören yapılıp duada bulunulduktan sonra Kâbe ka­pıları açık olduğu halde edebe aykırı şekilde mekanın fotoğ­rafını çektirdiği belirtilmiş; bu fotoğraflardan bir adeti de takdim edilen yazıya iliştiril­miştir.

Mekke Emiri Şerif Hüse­yin, bütün ahalinin ve özellik­le o gün orada bulunan, hac için Mekke’ye gelmiş olan 60 binden fazla muhtelif millet­lere mensup hacı adayının üzerinde meydana getireceği kötü etkinin izalesi için; çe­kilen resimde bulunanlardan Mekke Emareti kaymakamıy­la, Naibü’l-Harem muavini ve Mekke Mahkeme-i Şeriyye Naibi vekilini derhal azletmiş­ti. Ayrıca Kâbe önünde çekilen bu fotoğraflar toplattırılmış, fotoğraf camları da imha edil­mişti. Şerif Hüseyin kendi yet­kisi dahilinde bulunan kişileri azletmekle yetinmemiş, fotoğ­raf çekilmesine sebep olan vali vekili Halil Bey’in de görevden alınarak, Meşrutiyet idaresi­nin de kesinlikle kabul edeme­yeceği aşikar olan bu duruma bir daha meydan verilmemesi ve gereğinin yerine getirilme­sini sadaret makamına arzet­mişti (BOA.DH.SYS.32-3-9).

Şerif Hüseyin’in şikaye­ti ve vali vekilinin azil tale­bi İstanbul’da beklediği etkiyi gösterdi. Hicaz vilayeti Maarif Müdürü Halil Bey 11 Aralık 1911’de valilik vekaletinden azledildi. Hicaz valisine gön­derilen bir yazıyla, Kâbe’de fo­toğraf çektirmeye cüret eden vali vekilinin hareketi tasvib edilemeyeceğinden derhal gö­revden alınması ve bu gibi uy­gunsuz hadiselerin tekrarına bir daha meydan verilmemesi hususunda ikazda bulunuldu (BOA.DH.SYS.32-3-7).

Abdülhamit Koleksiyonu’ndan bir Kâbe fotoğrafı (üstte). 1890’larda etrafı binalarla sarılan başka bir Kâbe fotoğrafı (altta).

Kâbe’nin kudsiyetine ria­yet ve ihtiram gösterilmesine dair Osmanlı döneminde çok hassas davranıldığı belgeler­le sabittir. Mekke ve Kâbe re­simlerinin ticari amaçla kul­lanılmaması, Kâbe’yi örtecek şekilde yakın çevresinde yük­sek bina yapılmamasına da­ir emirler çıkarılmıştır. 1588 tarihli bir belgede Kabe’ye yukarıdan bakan şehnişinle­rin (cumbaların) edebe aykırı olduğundan yıkılması (BOA. Mühimme Defteri 64, hüküm 45); Harem-i Şerif dışında Kâbe’den daha yüksek evler yapılıp, geceleri çatı katların­da yatıp ibadet eden Müslü­manları rahatsız edici görün­tülere sebep olan evlerin de yıktırılması için Mekke kadı­sına emirler yazılmıştı (BOA. Mühimme Defteri 26, hüküm 696) .

Fotoğrafçılığın yaygınla­şarak Mekke, Medine ve Kâbe görüntülerinin çekildiği 2. Ab­dülhamid döneminde, bun­ların çoğaltılarak vilayetler­de bulunan okullarda asılmak üzere gönderildiği bilinmek­tedir (BOA.MF.MKT.704/17). Bununla birlikte Kâbe’nin re­sim ve fotoğraflarının ürün ve eşyaların kutu ve amba­lajları üzerinde bulunması, reklam ve pazarlama malze­mesi olarak kullanılması da uygun görülmemiştir (BOA.MV.163/90).


Mekke ve Kabe’nin reklam ve tanıtım malzemesi yapı¬larak ticari kazanç amacıyla istismar edici şekilde kulla¬nılmasının yasaklanması; bu kutsal mekanların sıradanlaş¬tırılmasının, saygı ve ihtiram hususunda gereken özenin gösterilmemesinin önüne geç¬mek adına doğru bir uygula¬madır. Yine aynı şekilde bugün Kâbe’yi neredeyse tamamen örten, görünmez hâle getiren yapılaşmaya da keşke Osman¬lı döneminde olduğu gibi ya¬saklama getirilseydi. Aynı an¬da milyonlarla hacı adayının misafir edildiği Mekke’de bina sayısının ihtiyaçtan dolayı art¬ması doğaldır. Ancak bu bina¬ların Kâbe’yi boğacak şekilde yanıbaşında yapılması gerekir miydi? Kabe-i Muazzama ve etrafını kuşatan Harem-i Şe¬rif alanını çevreleyen binalar-da yükseklik sınırı getirilme¬si, belli bir mesafeden sonra yüksek binalara izin verilme¬siyle, hem Kabe’nin ferah bir alana sahip olması, hem de bu kutsal mekana asırlardan beri gösterilen saygı ve ihtiramın devam ettirilmesi adına doğru bir uygulama olurdu. Şimdiki halde Mekke’nin ve bilhassa Kabe ve çevresinin fotoğrafla¬rına bakıldığında yüksek bina¬lar arasında adeta bir nokta gi¬bi kalan Kabe-i Muazzama’nın maruz kaldığı şu durumdan rahatsız olmamak elde değil.

Şantiye ortasında ibadet Mekke fotoğraflarına bakıldığında yüksek binalar arasında adeta bir nokta gibi kalan Kabe-i Muazzama’nın durumu, Osmanlı döneminde alınan kararlara sinmiş saygıyla mukayese kabul etmiyor.

1610-1892-1912 TARİHLİ BELGELER

Halı, seccade ve diğer eşyalara Kâbe’nin nakşedilmesi yasaklanmıştı

Kâbe gibi Müslümanların kutsal mekanların resim ve fotoğrafları, zaman zaman tanıtım ve reklam için eşya ve çeşitli ürünler üzerinde kul­lanılmıştı. Bilhassa Avrupalı gi­rişimci tüccarlar, Müslümanların yaşadıkları coğrafyada pazarlay­acakları ürünlerin üzerine Mekke ve Kâbe resimleri koyarak bu kutsal mekanları ticari kazanç uğruna istismar etmişlerdi.

Kınakına şurubu tanıtımında Kâbe resminin kullanılması (üstte). Üzerinde Kâbe resmi bulunan kağıtların ülkeye girişini yasaklayan Bakanlar Kurulu kararı (altta).

Osmanlı döneminde kutsal mekanların eşya üzerinde nakşedilip satılmasının yasak­lanmasına dair ilk emir 1610 tarihli belgede görülmektedir. Bu belgede Kütahya’da işlenen halı ve seccadelere Kâbe resmi nakşedilip ayetler yazıldığı ve ecnebilere de satılan bu gibi halı ve seccadelerin ayak altında çiğnendiğinden Şeyhülislamın fetvası gereği, dokunan halı ve seccadelere Kâbe’nin nakşe­dilmemesi, ayet yazılmaması emredilmişti (BOA.Mühimme Defteri 79, Hüküm 364).

Sultan 2. Abdülhamid döneminde padişahın fotoğrafa olan merakı sebebiyle, bizzat görevlendirdiği fotoğrafçılarla Kâbe’nin fotoğraflarını çektirdiği gibi başka kişilerin de fotoğraf çekmesine müsaade etmişti. Ancak bu fotoğrafların ehliyet­siz ve özensiz ellerde gereken ihtiram ve saygı gösterilmeyerek ticari eşya ve malzeme üzerine basılmasına Sultan Abdülhamid de izin vermemişti. 17 Mart 1892 tarihli belgede, Kâbe’nin ve Me­dine’deki peygamberin kabrinin fotoğrafları ve üzerinde ayet ya­zılı resimlerin bazı satıcılar elin­de görüldüğü; bu gibi ayet, hadis ile mübarek mahallerin resim­lerinin bu şekilde şunun-bunun elinde satılması caiz görülmedi­ğinden satışının yasaklanması; hangi fotoğrafhanede yapılmış ise camlarının da imha edilmesi Zaptiye Nezareti’ne emredilmiş­ti (BOA.DH.MKT.1933/80).

20. yüzyıl başında bilhassa İstanbul’daki mağazalarda satılan muhtelif eşya ve ürün üzerinde Kâbe ve Mekke resim­lerinin bulunduğu görülmüştü. Bunlar arasında Bahçekapı’daki bir mağazada lavanta koku şişelerinin üzerinde yapıştırılan Kâbe resimli etiketler; üzerinde Allah’ın ve peygamberin isimle­rinin, Kâbe ve diğer kutsal me­kanların resimlerinin bulunduğu Avrupa’dan gelen kartpostallar; üzerinde yine Mekke ve Kâbe’nin fotoğraflarının bulunduğu kı­nakına şurup şişesi; Avrupa’dan gelip Beyrut üzerinden dağıtılan, üzerindeki camlı delikten ba­kıldığında içerisinde Mekke’nin fotoğrafının görüldüğü yüzükler piyasada satılmaktaydı (BOA. BEO.2555/191590).

Kutsal yerlerin resimlerini üzerinde barındıran eşyanın yurtdışından getirilip satılmasını yasaklayan bir kanun olmadığın­dan, adli ve mülki makamlarca bu hususta ne yapılacağına karar verilememekteydi. Bunun üzerine, kınakına şurubunun tanıtımını yapan bir broşürde Kâbe fotoğrafının kullanılma­sından hareketle, bu tür hâllerde alınacak tedbirler ve bunların Osmanlı memleketine ithalinin yasaklanması dair Meclis-i Vüke­la’ca (Bakanlar Kurulu) bir karar çıkarıldı. 17 Nisan 1912’de çıkan kararda şöyle denmekteydi:

“Kınakınanın tarifini gös­teren ve baş tarafında Kâbe-i Muazzama’nın resmi bulunan ilan gönderilmiş olup sıradan tıbbi ilaç ve karı­şım tariflerine varıncaya kadar basılarak neşre­dilmesi hürmet ve saygıya aykırı olduğu gibi bunun İslâm alemine karşı uyandı­racağı kötü etkileri sebe­biyle, Osmanlı memleketine ve bilhassa Hicaz bölge­sine ithalinin yasaklanması gerekli oldu­ğundan bahisle bazı ifadeyi havi Mekke-i Mükerreme Emareti’nden alınan tahrirat üzerine Meclis-i Vükelaca gö­rüşülerek karar verildi: Kâbe-i Muazzama’nın resmini içeren bu gibi matbu ilan kağıtlarının basılmasının ve Osmanlı memleketine ithali­nin yasaklanması hususunda gerekli olan muamelenin yerine getirilmesi için Maliye, Dahiliye ve Posta Telgraf Nezaretlerine tebliğine karar verilmiştir” (BOA.MV.163/90).