Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Zât-ı şâhâneleri yaz tatilinde!

17. yüzyıldan sonra birkaç istisna dışında sefere çıkılmadığından saraya bağlı bir hayat süren padişahlar, günübirlik gezi ya da bütün yazı geçirmek için İstanbul civarındaki saray ve kasırlarda “tatil yapardı”. Gidilecek yere göre karadan at veya araba ile ya da denizden saltanat kayığı ile hareket edilirdi.

Topkapı Sarayı, Osmanlı Devleti’nin idare merkezi olarak yaklaşık 350 sene boyunca padişahlara ev sahipliği yapmıştı. Padişahlar 17. yüzyıla kadar daimi ikametgâhları olan Topkapı Sarayı’ndan ancak sefer dolayısıyla ayrı kalırlardı. 17. yüzyıldan itibaren bir-iki istisna dışında sefere çıkılmadığından, saraya bağlı bir hayat süren padişahlar günübirlik gezi ve dinlenme amacıyla İstanbul civarındaki havası suyu latif yerlere çıkmaya başladılar. Padişahların günümüz tabiriyle “tatile” çıkmaları iki şekilde olurdu.

Birincisi günübirlik yapılan geziler olup, “biniş-i hümayun” veya “biniş-i saltanat” denirdi. İkincisi ise yaz mevsimini geçirmek üzere İstanbul civarında bulunan saray ve kasırlara gidilmesiydi ki buna da “nakl-i hümayun” veya “göç-i hümayun” denirdi.

Sultanların tatili için 18. yüzyıldan itibaren Haliç, Kâğıthane ve Boğaziçi’nde birçok kasır yapıldı. Bunlardan biri de Aynalıkavak Kasrı’ydı.

Padişahların gündelik hayatlarındaki en önemli değişiklikler “biniş-i hümayun” yahut “biniş-i saltanat” denilen İstanbul içinde veya civarındaki köşk ve kasırlara yapılan günübirlik gezilerdi. Bunlar kalabalık gruplarla yapılırdı. En fazla rağbet edilen gezi mahalleri Haliç ve Boğaziçi’ndeki köşk ve kasırlar olmakla beraber, her padişahın gözdesi olan mesire yerleri, kasırlar ve köşkler olmuştu. Mesela Sultan III. Ahmet Kağıthane’ye gitmekten hoşlanırken, Sultan II. Mahmut daha çok Göksu, Beykoz, Sarıyer, Büyükdere ve Arnavutköy’e giderdi.

18. yüzyıldan itibaren Haliç, Kâğıthane ve Boğaziçi sahilleri baştan başa birbirinden güzel “biniş” mahal ve mekânları görünümünü almıştı. Davutpaşa, Aynalıkavak, Tersane Bahçesi, Silahtarağa, Sadabat, Yıldız, Dolmabahçe, Baltalimanı, Maslak, Göksu, Üsküdar gibi yerlere biniş için kasırlar yaptırılmıştı.

Gidilecek mekâna göre karadan at veya araba ile veya denizden saltanat kayığı ile hareket edilirdi. Atla gidilen binişlere “esb-süvâr”, saltanat kayığı ile yapılanlara “zevrak-süvâr” denirdi.

Binişlerde padişahın yanında sarayda hizmetini gören ağalar ve hizmetçiler ile devlet ricalinden kimseler de bulunurdu. Biniş-i hümayunlar padişahın olduğu kadar maiyetindeki ağaların, hizmetlilerin de dört gözle bekledikleri gezilerdi. Bu sayede hem padişahla yakınlık kurabiliyorlar hem de sarayın sıkıcı, tekdüze hayatından çıkıp havası, suyu güzel mekânlara gitme şansı elde ediyorlardı.

Kağıthane Sarayı’nda eğlenen kadınlar.

Çoğunlukla sabahtan gidilip akşama dönülen binişlerde, şayet bir-iki gün kalınması düşünülmüşse önceden Mehterhane Ocağı tarafından otağ, sâyeban ve çadırlar kurulur, seyyar saray mutfağı hazır hale getirilirdi.

Denizden saltanat kayığı ile yapılan binişlerde, güzergâha göre Haliç’ten geçiliyorsa Tersane’de demirli gemilerden, Boğaziçi’nden gidildiğinde Kızkulesi’nden, Hisarlardan veya Beşiktaş’ta demirli donanma gemilerinden toplar atılarak padişahın selamlanması adettendi.

Biniş yerine ulaşıldığında önce namaz kılınır, sonra bahçeye veya köşke geçilirdi. Burada gün boyunca hazırlanan sofrada yemekler yenir, ardından musiki eğlenceleri, pehlivan güreşleri, ok ve tüfekle atıcılık yarışmaları yapılırdı. Bu müsabakalara padişahlar da katılırdı. Tüfek ve ok atmada mahir olan II. Mahmud’un, yarışmalara bizzat katıldığı bilinmektedir. Binişlerin en eğlenceli tarafı ise gösteri sanatlarıydı. Ortaoyuncuları, cambazlar, akrobatlar, tavşanlar, mukallitler, cüceler hünerlerini sergilerdi. II. Mahmud devrinde yapılan binişlerden birinde Avrupa’dan gelmiş bir akrobasi grubu padişahın huzurunda gösteri yapmıştı. Biniş yeri deniz kenarında ise kayık yarışları da düzenlenirdi.

Yazlık saraya göç kutlaması Padişah yazlık saraya göç ettikten birkaç gün sonra sadrazam ve şeyhülislam, beraberlerinde başka devlet ricaliyle padişahın huzuruna çıkarak tebrik ederlerdi. III. Selim, 1803 yılı Mayıs ayında Beşiktaş Sahilsarayı’na “nakl-i hümayun” ettikten sonra kendisini tebrik için huzura kabul edilmelerini arz eden sadrazamın tezkiresinin üzerine kendi eliyle “İnşallah” yazarak ziyareti uygun gördüğünü bildirmiş.

Biniş münasebetiyle padişahların saraydan çıkarak İstanbul’un civarındaki mekânlara gitmeleri halkın arasına karışmalarına, doğal güzelliği olan yerlere köşk ve kasırlar yapılarak kentin imarına ve bu güzel mekânların korunup gözetilmesine fayda sağlamıştır. Biniş geleneğinin son temsilcisi Sultan Abdülaziz olmuştur. II. Abdülhamid saltanatının ilk yıllarında nispeten bu geleneği devam ettirmişse de 1880’den sonra binişe çıkılmamıştır.

Padişahın harem halkı da yanında olduğu halde bir müddet kalmak üzere saray dışında bir başka mekâna gidip yerleşmesine ise “göç-i hümayun” veya “nakl-i hümayun” denirdi.

Topkapı Sarayı’nın yönetim merkezi olarak kullanıldığı dönemlerde havalar ısınmaya başlayıp sarayın rutubetli ve sıkıcı ortamından rahatsız olmaya başlanınca, hem padişahın hem de harem-i hümayunda bulunan aile efradının havası suyu daha latif yazlık köşk ve kasırlara göç etmeleri adet haline gelmişti. Harem halkı ve Topkapı Sarayı’nda hizmet eden ağalar, müstahdemler için göç sabırsızlıkla beklenirdi. Yazlık saraya giden padişahın yanında götüreceği kişilerden olmak hem ayrıcalık hem de Topkapı Sarayı’nın sıkıcı ortamından uzaklaşmak adına bir şanstı.

İlle de güreş

Padişahların gezi ve göçlerinde gün boyunca hazırlanan sofrada yemekler yenir, ardından musiki eğlenceleri, pehlivan güreşleri, ok ve tüfekle atıcılık yarışmaları yapılırdı. Güreş bu eğlencelerin olmazsa olmazıydı. Mehter eşliğinde güreş. (Leuni, 18 yy. başı üstte)

Genellikle Mayıs ayı başında havalar ısınmaya başladığında padişah göç için uygun zamanın geldiğine kanaat getirince emir verilir ve göç hazırlıkları başlardı. Göç zamanının tespiti için Müneccimbaşı’dan yıldızlara bakılıp en uygun zamanın tayininin istendiği de olmuştur.

Gidilecek yer belli olduktan sonra önceden gönderilen hizmetliler ikamet edilecek köşk veya sarayın eksiklerini giderir, bakım onarım çalışmalarını tamamlardı. Aynı şekilde padişahın nakl-i hümayun için Topkapı Sarayı’ndan ayrılması, sarayın tamir ve bakım gerektiren işlerinin tamamlanması için bir fırsat olarak görülürdü.

Nakl-i Hümayun için hazırlıklar tamamlandıktan sonra padişah maiyeti ile birlikte, karadan gidilecekse atla, denizden gidilecekse onüç çifte sandalla önünde ve arkasında Enderûn ve Birûn ağaları sandalları olduğu halde büyük bir alayla hareket ederdi. Şayet gidilen yer Boğaziçi’nde ise Kızkulesi ve Hisarlardan top atılarak padişah selamlanırdı.

Yalı veya saraylardan birine nakl-i hümayun yapılacak olduğunda hazırlık olmak üzere Topkapı Sarayı’nda Has Matbah’ta yemek hazırlanması, Helvahane’de hoşaf pişirilmesi adetti.

Padişahların göç için seçtikleri mekânlar tarih içinde farklılık göstermiştir. 18. yüzyılda III. Ahmed döneminde Kâğıthane ve Eyüp taraflarındaki Sadabad, Aynalıkavak, Tersane Bahçesi, Eyüp Valide Sultan Yalısı revaçta iken sonraları Beşiktaş sahilsarayları gözde nakil mekânları haline gelmişti.

Padişahın yazlık saraya göç etmesinin üzerinden birkaç gün geçince adet üzere sadrazam ve şeyhülislam, beraberlerinde başka devlet ricali de olduğu halde padişahın huzuruna giderek nakl-i hümayunu tebrik ederlerdi. Buna “rikâb merasimi” denirdi ve gelenler padişahı tebrik edip genellikle “raht” yani süslü mücevherli eyer ve biniş takımları gibi hediyeler sunarlardı. Rikâb merasimi akşama kadar devam eder beraberce yemekler yenilip çeşitli oyunlar, yarışmalar, havai fişek gösterileri seyredilirdi.

Padişahlar genellikle Mayıs ayında yazlık saraya göç edip havaların serinlediği sonbahara kadar kalırlardı. Bu süre içinde yalnızca önemli devlet işleri veya dini törenler olduğunda günübirlik İstanbul’a Topkapı Sarayı’na geçerlerdi. Şayet yaz mevsimine denk geldiyse Ramazan ayının 15. günü gelenek olduğu üzere padişahın Hırka-i Saadeti ziyareti, Kadir Gecesi için Ayasofya Camii’ne gidilmesi, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, Yeniçerilere ulûfe dağıtılması töreni için Topkapı Sarayı’na bulunulması gibi adet ve törenler padişahın yazlık saraydan Topkapı’ya geçiciçıkış sebepleriydi.

Padişahların gözde yazlık mekânlarından biri de bugün Dolmabahçe Sarayı’nın olduğu yerde bulunan ahşap Beşiktaş Sahilsarayı’ydı.

Yazlık sarayda iken de padişahlar tıpkı Topkapı Sarayı’nda yaptıkları gibi civardaki mesire yerlerine ve kasırlara günübirlik biniş düzenlerdi. Mesela Beşiktaş sahilsarayından haftanın bir veya iki günü Arnavutköy, Bebek, Tarabya, Büyükdere, Sarıyer, Beykoz, Göksu, Küçüksu, Çubuklu, Üsküdar, Kâğıthane, Aynalıkavak, Tersane Bahçesi, Yıldız Kasrı gibi yerlere gidilmekteydi.

Sonbahar geldiğinde padişah yazı geçirmiş olduğu mekândan Topkapı Sarayına “nakl-i hümayun” ederdi. Havaların soğumaya başlaması İstanbul’a dönüş için hazırlıkların yapılmaya başlaması demekti. Her şey hazır olduktan sonra denizden yapılacak nakil için denizin sakin ve dalgasız olduğu bir günde nakl-i hümayun gerçekleşirdi.

Padişahın Topkapı Sarayına dönmesinin üzerinden üç gün geçince yine eski geleneğe göre başta sadrazam ve şeyhülislam olmak üzere devlet ricali padişahın huzuruna gelerek genellikle Gülhane Köşkü’nde “rikâb merasimi” yapılırdı. Bunun yanısıra İstanbul’da bulunan Avrupalı devletlerin elçileri de padişahın huzuruna giderek nakl-i hümayun için tebrikte bulunmaları âdettendi.

Göç-i Hümayun veya nakl-i hümayun denilen Topkapı Sarayından çıkılarak yaz mevsiminin başka bir saray veya kasırda geçirilmesi bilhassa Sultan II. Mahmud devrinde adetti. Oğlu Sultan Abdülmecid Topkapı Sarayı’nda fazla ikamet etmemişti. Kısa bir süre bu sarayda kalan padişah bugünkü Çırağan Sarayının yerinde bulunan eski sarayı daimi ikamet mekânı olarak seçmişti. Bundan dolayı Abdülmecid’in nakil yeri daha çok Boğazın karşı sahilindeki Beylerbeyi Sarayı olmuştu. Dolmabahçe Sarayı’nın inşasından sonra (1856) Abdülmecid bu saraya geçmiş, kendinden sonra gelen padişahlar Abdülaziz ve V. Murad da Dolmabahçe Sarayında kalmıştı. II. Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmayarak Yıldız Sarayı’nda ikamet etmiş ve onun tahtta bulunduğu sürede devletin yönetim merkezi Yıldız Sarayı olmuştu. II. Abdülhamid’den sonra sarayın eski âdetlerinden olan biniş-i hümayun ve nakl-i hümayunlar terkedilerek unutulmuştu. 

+ yazıları

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Devamını Oku

Son Haberler