Osmanlı Devleti’nde yönetimin esası meşveret üzerinedir. Kararların müzakere edilerek alındığı bu usülde, istişareyi tavsiye eden hadisler de etkilidir. Bununla beraber pek çok padişah yakın çevreleri tarafından “Allah’ın verdiği ilhamla, keramet gibi kararlar” aldıklarına inandırılmış; güç odakları meşveret geleneğini rafa kaldırırken ‘gizli ajanda’larını padişah üzerinden meşrulaştırma yoluna gitmiştir.

Padişahın iki dudağı arasından çıkan emirlerin sorgusuz sualsiz kabul edilip uygulandığı bir Osmanlı Devleti, “astığı astık kestiği kestik padişahlar” genellemeleri yaygınlıkla kabul ediliyor. Aslında birkaç padişahın kısıtlı ve olağanüstü zaman dilimlerindeki uygulamaları, altı asırlık bir devletin geneline teşmil edilemez.

Ülkemizde demokratik parlamenter rejimin tarihi, günümüzden geriye, çok eski zamanlara uzanmasa da şimdiki siyasal partilere benzer güç odakları her zaman vardı. Etkili vezirler, ülkenin dörtbir köşesine yayılmış köklü aileler, askerî birimler, saygı duyulan ulema ile sarayı ve sonraları Babıâli’yi merkez tutmuş bürokrasinin önemli adamları, yönetimden ve kişiliklerinden aldıkları güçle, çeşitli yönetim araçlarıyla etkilerini toplumun her katmanına yayabiliyorlardı. Bu etkinin kuşatıcılığından sıyrılmak, yeri geldiğinde Osmanlı hanedanı ve bizzat padişah için de mümkün olamayabiliyordu. Geniş halk kitleleri padişahların “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğuna, kararlarının sorgusuz sualsiz kabul edilip uyulmasına itikâden inandırılmış olsalar da isyanlar, ihtilaller, toplumsal kargaşalar sonucu tahtından indirilmekle kalmayıp canından da olan padişahlar az değildir. Nice sadrazamlar, devlet adamları padişahların kararıyla idama gönderilmişlerdir ama, bunların öldürülmesinde “siyaseten katl” denilen bir hukuk kaidesine dayanılmış ve padişahlar idam kararı verirken de tek başına hareket edememiş, birbiriyle çatışmalı güç odaklarının yönlendirmelerinden kurtulamamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin uzun ömrü boyunca yönetim şekli aynı kalmadı. Padişah, sadrazam, vezirler, beylerbeyiler, askerler, âlimler ve hukuk adamları ile Divan-ı Hümayun, Bab-ı Asafi, Bab-ı Defteri, Bab-ı Meşihat, Bab-ı Ali, Ağa Kapısı, Serasker Kapısı gibi kurumlardan kimileri bazen öne çıkıp, bazen geriye düşse de hepsi yönetime ortaktı. Divan-ı Hümayun başlı başına bir danışma örgütüydü. Sevk ve idare için kararlar müzakere yoluyla alınır, Ordu seferde ise aynı divan orada da kurulur ve savaş harekâtı yönlendirilirdi. Devletin yönetimi “Mülkiye, İlmiye, Seyfiye ve Kalemiye” kavramlarıyla formüle edilen dört ana unsur eliyle ortaklaşa yürütülürdü. İşte bu mekanizma kurulabildiği içindir ki içlerinde bazen çocuk, bazen deli padişahların da bulunduğu saltanat zincirinde yönetim boşluklarının olmaması sağlanabilmiş, devletin “çocuk veya deli padişahlar tarafından yönetildiği” hiçbir zaman iddia edilmemiştir. Fiziksel ve ruhsal yetersizlikleri olan padişahların zamanında harem ağalarının veya padişah analarının yönetimdeki tesirleri hatta ağırlıkları, kabul edilen otorite oluşları, inkâr edilemez.

Günümüzün “kuvvetler ayrılığı” mekanizması, o devirlerin anlayışında günümüzden farklı da olsa bir anlamda işliyor ve devletin çarkı her zaman dönüyordu. Çünkü kuruluştan itibaren Osmanlı Devleti’nde riayet edilen yönetim usullerinin en önemlisi “Meşveret” adı verilen, kararların danışılarak ve müzakere edilerek alınması usulüdür. Savaş ilanları, antlaşmaların tasdiki, toplumsal kargaşalıkların yatıştırılması, yeni vergiler ve gelir kaynaklarının sağlanması gibi toplumun her tabakasını ilgilendiren olaylar için mutlaka meşveret meclisinin kararı aranırdı.

İslamiyet etkisi

Yönetim esaslarında İslâmi kuralların belirleyici olduğu Osmanlı devrinde meşverete önem verilmesi de yine İslâm’dan kaynaklanır. Danışmayı, istişareyi tavsiye eden çok sayıda hadisin yanında Şura Suresi 38. Ayet’te geçen “onların işleri aralarında danışma iledir” hükmü belirleyici olmuş ve danışma, meşveret yönetim ilkesi olarak esas alınmıştır. Aynı ilkeyi benimsediğini vurgulamak için olsa gerek, sözünü ettiğimiz ayetin yer aldığı levha TBMM’nin ilk yıllarında başkanlık kürsüsünün hemen üstünde asılıydı.

18. yüzyılda artan Rusya ve Avusturya baskısı ile sıkıntılı geçen yıllarda bilhassa I. Abdülhamid’in geniş katılımlı meşveret meclisleri ile yönetimi tabana yayma çabaları görülür. III. Selim, Nizam-ı Cedid gibi çok katmanlı bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilmek için sadece meşverete önem vermemiş, Osmanlı Devleti’nde görevli yabancı uzmanlar da dâhil olmak üzere erkân ve ricâle sipariş ettiği raporlarla (layihalar) yol haritasını oluşturmaya çalışmıştır. II. Mahmud Osmanlıların en büyük rejim değişikliğini gerçekleştirme yolunda Yeniçeri Ocağı’nı ilga ederken de Tanzimat’ı hazırlarken de danışma meclislerinin ittifakıyla hareket etmiştir. Sultan Aziz devrinde, muhalif Yeni Osmanlılar bilhassa Ali ve Fuat Paşa’ların birbiri peşisıra sadrazam olarak başında bulunduğu Babıâli bürokrasisinin yönetimini istibdat olarak nitelendirmişler, muhalefetlerini İslâmi terminolojiye dayandırıp, şura, meşveret, ehl-i hal ve’l-akd gibi kavramları öne çıkartarak Meşrutiyet idaresinin kuruluşunu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Sultan II. Abdülhamid tahta çıkması için şart koşulan Kanun-ı Esasi’nin ilanıyla Meclis-i Mebusan’ı açarak Meşveret Meclisi’ni kişilikli, daimî ve örgütlü hale getiren padişah olmuştur. Buna rağmen 1877-78 Osmanlı-Rusya savaşında Çatalca’ya yaklaşan Rus ordusuna karşı neler yapılması gerektiğini Meclis’e havale etmemiş, Yıldız Sarayı’nda topladığı dar çerçeveli bir meşveret meclisindeki eleştirilere de tahammül edemeyerek ertesi günü Meclis-i Mebusan’ın kapatılma iradesini çıkarmıştır. Sonraki 30 yıl boyunca danışmaya, meşverete, meclise itibar etmemiş, ama ülkenin her yerinden, her yetkilisinden layiha almaya devam etmiştir ki bunlar halen arşivlerimizde mevcuttur.

Yukarıdan beri ana hatlarıyla anlattığımız tarihsel süreçten de anlaşılacağı üzere, Osmanlılarda yönetimin esası meşveret üzerinedir. İşler esas olarak “Sahib-i devlet, Vekil-i mutlak” olarak da adlandırılan sadrazamlar eliyle yürütülürdü. Makbul İbrahim, Sokollu, Köprülüler, Nevşehirli Damad İbrahim gibi öne çıkan sadrazamlar padişahları gölgelemiş, bazen işlerine de karıştırmak istememişlerdir. Şehzadeleri sancaklara gönderip devlet yönetimiyle tanıştırma usulünün terkedildiği 16. yüzyıl sonlarından itibaren şehzadeliklerini kafeslerde kapalı olarak geçiren ve devlet yönetiminden habersiz ve az eğitimli oldukları halde tahta oturabilen bir dizi padişahın; danışabilecekleri, tecrübelerinden yararlanabilecekleri devlet adamlarına ihtiyaçları vardı. Bunlar için saltanat tahtı, okul sırası gibiydi. Çoğu, devlet yönetmeyi yaşarken öğrendi.

Kafesten tahta

Tam olarak bu aşamadayken ne hissettiklerini, neler yaşadıklarını tek tek her padişah için bilemiyoruz ama en azından IV. Mustafa için bir fikir edinebiliyoruz. Kısa süren saltanatında tüm içtenliğiyle şeyhülislam efendiye yazdığı bir hatt-ı hümayunundan (TSMAE, 529/51.), durumunu açıklayıcı veriler elde edebiliyoruz.

Sultan I. Abdülhamid’in şehzadesi olarak 1779’da dünyaya gelen Mustafa 10 yaşındayken babası öldü. Amcaoğlu III. Selim 1789’da tahta çıktığında, Şehzade Mustafa’nın durumu eski şehzadeler kadar kötü olmasa da sarayda nispeten özgürlüğü kısıtlanmış bir yerde yaşamaya mahkûmdu. Tam 18 yıl süren bu hayatın ardından Kabakçı İsyanı üzerine tahttan indirilen III. Selim’in yerine 1807’de padişah oldu. Böylelikle sarayda özgürlüğü kısıtlanan, kafese kapatılan III. Selim oldu. IV. Mustafa darbe ile tahta oturan bir padişah olarak asayişin tam anlamıyla sağlanamadığı ve III. Selim’i yeniden padişah yapmak isteyen önemli bir cephenin yarattığı gerginlik ortamında hüküm sürmeye kalktı. III. Selim’e yönelik darbenin en önemli aktörlerinden Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Ebuishakzade Ataullah Efendi bu sıralarda devletin en etkili nüfuz sahipleriydi.

18 yıl kafeste tutulan Sultan IV. Mustafa, bayram tahtında.

Sitem dolu mektup

Padişah bu hatt-ı hümayunu bizzat şeyhülislama hitaben yazarken âdet olmadığı için ismini zikretmemiştir ama “Benim Semahatlü (cömert, iyiliksever) Şeyhülislamım Efendi” hitabıyla kesinlikle Şeyhülislam Ataullah Efendi’ye yazıldığı bellidir. Belgeye padişahın kaleminden çıktığı ve kendi de öyle adlandırdığı için “hatt-ı hümayun” denilmesi gerekirse de aslında bir mektuptur. Sitem dolu, çok samimi, Türkçesi gayet güzel, rahat anlaşılır ve konuşma diliyle yazılmış bir üsluba sahiptir. IV. Mustafa’nın bazı hatt-ı hümayunlarında gayet iri harfler kullanması, onun tüm yazılarını aynı şekilde iri harflerle yazmasını gerektirmez. Nitekim çok sayıda hatt-ı hümayununu da konumuz olan belgedeki gibi ince harflerle yazmıştır.

Belgeden, III. Selim’i tahttan indiren ekibin, gerçekleştirdikleri darbeyi korumak, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak isteyenlere fırsat vermemek adına verdikleri uğraş sırasında IV. Mustafa ile hiç ilgilenemedikleri anlaşılıyor. Padişah da bu sıkıntılı dönemde yalnız bırakıldığından acı acı yakınmak zorunda kalmış. Tahta oturduğundan beri bir dakika rahat etmediği gibi devlet adamlarından da hiç yardım görememiş. Kendinden öncekilerin yolundan gitmek, işleri meşveretle yürütmek, devlet adamlarının huyunu suyunu tanımak için bir an önce icraatlarına başlamak niyetindedir ama yapayalnız bırakıldığını söylüyor. Bazı girişimlerde bulunmak için yönlendirilmeyi bekliyor. III. Selim’in amcaoğlu olan şehzadeler Mustafa ve Mahmud’a hoşgörüyle yaklaştığı, sarayda Kafes Kasrı’nda nispeten özgür bıraktığı bilinir. Kapalı kaldığı zamanlar Sultan Mustafa’yı etkilemiş olmalı ki “Daha dün kuş gibi kafesten çıktım” diyor. “Aklım erdiği kadar çalışıyorum lakin siz bana yardım etmiyorsunuz” yakınması samimi bir itiraftır.

“Peygambere dahi Cebrail talim ederdi, ben hele pek yalnız kaldım” derken tam anlamıyla ne düşünmüştü acaba? Padişahların Allah’ın yeryüzündeki gölgesi “zıllullahi fi’l-arz” olduğuna halk inanmıştı ama tüm devlet adamları veya bizzat padişahlar da bu yakıştırmaya inanıyorlar mıydı? Sultan İbrahim’in buna inandırıldığını biliyoruz. Saltanatının ilk sadrazamlarından Civankapıcıbaşı Mehmed Paşa “senden önceki sadrazam bazen bu yaptığın doğru değil derdi, sen bana neden hiç itiraz etmiyorsun” diye soran Sultan İbrahim’e “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu, padişahlara Allah’tan ilham geldiğini, sözde ve fiilde hatasız olduklarını, ne yaparlarsa yapsınlar yanlış da görünse kendilerinin anlayamayacağı bir hikmeti olduğunu” söyleyerek inandırmıştı. Sadrazamın ise gerçekten inanarak mı yoksa kendini kurtarmak için mi böyle iddialı laflar ettiğini bilemiyoruz.

İstişare değil telkin

Padişahların dengelerini bozan bu gibi telkinlerden uzak kalamadıkları aşikâr. IV. Mustafa da çevresindeki bir grubun yönlendirmesiyle Divan Tercümanı Aleko’nun idamına karar vermiş. Üstelik idamdan sonra cesedinin teşhirini ve Frenklerin ibret alması için ertesi güne kadar yerinden kaldırılmamasını emretmiş (TSMAE, 529/41/1). Tabii bu harekete Fransız elçisi Sebastiani ve sair elçilerin tepkileri gecikmemiş. Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Tercüman Aleko, Devlet-i Aliyye’nin güncel politikaları için işe yarayan biri olduğu ve Rikab-ı Hümayun Reisi Halet Efendi, Sadaret Kethüdası gibi rical-i devletin affedilmesi için ricacı oldukları halde birilerinin padişaha telkini ile idam edilmiş (Tarih-i Cevdet, c.8, sf.271).

Yazanın kimliğini saptayamadığımız, ilmiye ricalinden birinin belki de Şeyhülislam Ataullah’ın yazdığını tahmin ettiğimiz bir mektupta (TSMAE, 529/41/2) IV. Mustafa’nın kararlarının Allah’ın ilhamıyla olduğuna inanılmasını isteyen bir yaklaşım sergileniyor. Aleko’nun idamının mahiyetini öğrenmek isteyen birine cevaben yazılan mektupta henüz genç ve tecrübesiz padişahın verdiği idam kararının “Allah’ın verdiği ilhamla, keramet gibi bir karar” olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, zamanında Sultan İbrahim’e de söylenildiği gibi “el-mülûkü mülhemûn” cümlesiyle kural haline getirilmek istenen, padişahlar üzerinden politika yürütmenin sihirli formülüdür. “Sultanlar Allah’ın ilhamına mazhar olur” anlamıyla IV. Mustafa’nın telkinlerle aldığı kararları sorgulanamaz hale getirmeyi amaçlar. Padişahı etkileyebilen güç odağı, siyasi rakipleri susturmada dinî anlayışları dayanak olarak kullanırken, mühim olaylardaki meşveret geleneğini, çok sesliliği ortadan kaldırır. Padişahın samimiyetle “bazı maddelerde uyarılmayı” dilemesini gözardı eder, dine aykırı kabul ettirir. Böylelikle padişahı kendi tarafına meylettiren güç odağı, istediği her hususta aldırdığı kararları padişah üzerinden legalleştirir.

Allah’ın ilhamı Muhtemelen Şeyhülislam Ataullah tarafından önemli bir devlet adamına yazılan mektupta, padişahın tercüman Aleko’nun idamı hakkında verdiği karar, “Sultanlar Allah’ın ilhamına mazhar olur” denilerek sorgulanamaz hale getirilmiş.
OSMANLI ARŞİVİ, TSMAE, 529/41/2.

Buna rağmen padişahların çoğunun kendilerinden görüş istendiğinde “siz a’lemsiz=siz daha iyisini bilirsiniz” diyerek sadrazamlarını yönlendirmekten kaçındığını, işlerinde serbest bıraktığını görüyoruz. Eğer çevrelerinin telkinlerine kapılıp her eylemlerinin, aldıkları kararların Allah’ın ilhamıyla olduğuna inansalardı, sadrazamlarını da öylesine serbest bırakmazlar, meşverete, çoğulculuğa itibar etmezler, tam anlamıyla “astığı astık kestiği kestik” olurlardı.

IV. Mustafa’nın şeyhülislama Hatt-ı Hümayun’u

Beni yapyalnız bıraktınız!

OSMANLI ARŞİVİ, TSMAE, 529/51.

“Benim semâhatlü şeyhülislâmım efendi

Bu hatt-ı hümâyûnuma sebep budur ki;

Sen benim öteden beri hayr-hâhım ve sâdıkımsın ve her dürlü sadâkatin me‘mûlümdür. Cülûs-ı hümâyûnumdan beri bir dakîka râhatım yokdur. Bazı şeylerde bana yardım ve i‘ânet etmiyorsunuz. Beni yapyalnız bıraktınız. Bazı maddelerde beni ihtâr etmek lâzımdır. Ben dün daha kuş gibi kafesden çıktım. Aklım erdiği kadar sa’y ediyorum. Lakin siz bana yardım etmiyorsunuz. Peygambere dahi Cibril-i Emîn ta’lîm ederdi. Ben hele pek yalnız kaldım. Benim bir şeyde sun‘ım yokdur. Bu kadar türlü türlü erâcîf havadisler çıkıyor. Bunlar ne taraftan zuhur ediyor. Gerek sizin ve gerek kaimmakâm paşanın aramanız üzerinize farz gibidir. Ben size her türlü ruhsat verdim. Dîn ü devletime ve şân u şevketime fâ’ideli olan şeyleri icrâ edin. Zararları olan şeyleri men‘ edin. Umûrunuzda Allah muvaffak eylesin. Âmin.”