En eski ‘Beşiktaşlılar’ Avrupa’dan geldiler!

İstanbul-Beşiktaş merkezinde ortaya çıkarılan ve MÖ 3000’lere tarihlenen mezar yapılarının, dünyanın bilinen en eski krematoryumu (yakmalık) olduğu ortaya çıktı. Konuyu erken Türk tarihine bağlayan kimi “uzmanlar”ın söylediklerinin aksine, arkeolojik bulgular bu yapıların Makedonya ile bağlantısına işaret etmekte.

Kabataş-Mahmutbey Metrosu, Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sayıdaki mezar yapısı ile 70 civarındaki gömü, Türkiye, Avrasya ve Önasya Öntarihi’nin yeniden yazılması gerektiğine işaret etmeye başlamıştır. “Türk kültürüne ait kurganlar” olduğu yönündeki haberlerle kamuoyunun ilgisini çeken mezarların sayısının daha da artması beklenmektedir. Dönem olarak Tunç Çağı’nın başlarına (MÖ 3.000’ler) tarihlenen Beşiktaş gömülerinin kaba yonu moloz taşlarla oluşturulmuş kromlekli (çevre duvarlı) mezar yapıları olduğu, müze uzmanlarının gerçekleştirdikleri genişleme ve derinleşme çalışmaları sonucunda anlaşılmıştır.

Beşiktaş’ta güncel durum Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan kromlekli mezarların güncel durumu.

Beşiktaş mezarlarının en dikkati çekici özelliği, günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce inşa edilmiş olmaları ve kurgan kültürünün öncüsü sayılabilecek mezar mimarilerine sahip bulunmalarıdır. Taşların düşük bir irtifada yığma toprakla ya da taşla oluşturulan küçük bir tepeyi dışarıdan çevrelemesiyle inşa edilen bu tip mezarlara “Höyüklü Kromlek” de denilmektedir. Bu tip mezarlarda gömüyü halka biçiminde çepeçevre saran taş dizisi tepeciğin dışında yer almakta olup, yığma tepecikler en fazla 1 m yüksekliğe ulaşırlar.

Beşiktaş kromlek mezarları değişik ölü gömme gelenekleri içermektedir. Bünyesinde bir ya da birden fazla kremasyon (yakılmış) gömüyü barındıran mezarların ayrıca ceset yakma mekanı olarak da kullanılmış olduğu gözlenmektedir. Cesetlerin birçoğunun mezar içinde yakıldığı, uygulamadan sonra dağılan kemiklerin bir kenara toparlandığı, bu sırada sağlam kalmış kemiklerin küçük parçalara ayrılmış olduğu saptanmıştır.

Mezardaki insan silüeti Cesetlerin birçoğunun mezar içinde yakıldığı Beşiktaş’ta bu durumu kanıtlayan çok önemli bulgular saptanmaktadır. Bir mezarda cenin pozisyonunda yakılmış bir bireyin uygulama sonrası kemiklerinin hemen yanı başına toparlanmış olduğu zeminde belirmiş insan siluetinden anlaşılmaktadır.
Arkeolog Gökhan Ortak, Prof.Dr. Şevket Dönmez’e söz konusu mezar hakkında bilgi veriyor.

Kurganların prototipi olan kromlek mezarların öncelikle çevre duvarları inşa edilmiş ve mezar alanı belirlenmiştir. Böylelikle kremasyon töreni için mekan oluşturulmuş ve ölü yakma işlemi, mezar için belirlenmiş alan içinde gerçekleştirilmiştir. Bu arkeolojik gerçeklik, Beşiktaş mezarlarının dünyanın bilinen en eski krematoryumu (yakmalık) olduğunu da belgelemektedir. Cesetler yakıldıktan sonra kimi zaman “urne” denilen iri kapların içine yerleştirilmiştir. İnsan kemiklerinin beyaz renkli ve iri parçalı görünüşleri ise, yakma işleminin çok yüksek ısıda gerçekleşmediğine işaret etmektedir.

Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı (İndo-Ari) toplumlar tarafından uygulanmış olduğu görülmektedir. MÖ 1700’lü yıllarda Hattuşa’yı (Çorum, Boğazköy) siyasi yönetim merkezi yaparak Anadolu’nun ilk merkeziyetçi devletini kuran Hitit toplumunun, kremasyon geleneğini özellikle soylu cenazelerinde uygulamış olduğu saptanmıştır. Bugüne değin hiçbir kralının mezarı saptanamamış olan Hititler’de, krallarla birlikte yönetici ve ruhban sınıf ölülerinin de yakılmış olduğu düşünülmektedir. Hattuşa-Osmankayası mevkiinde açığa çıkarılmış olan kremasyon gömülerin çok büyük olasılıkla Hitit kralları ile yönetici-ruhban sınıfa ait oldukları söylenebilir. Bu durum, kremasyon geleneğinin sıradan bir cenaze uygulamasını olmadığına, Hint-Avrupalı elitler için büyük önem taşıdığına işaret etmektedir.

Hititler ile diğer Anadolulu Hint-Avrupalı toplumların köken sorunu yüzyılı aşan bir süredir tartışılmaktadır. Hititler’in Anadolu’ya dışarıdan geldikleri teorisi son yıllarda İngiliz arkeolog Colin Renfrew ile Türk arkeolog Önder Bilgi tarafından karşı tezler ile eleştirilmeye başlanmıştır. Colin Renfrew, Çatal Höyük’ün bugün Avrupa’da yaşayan Batı Aryanlar’ın çıkış noktası olduğunu ileri sürmüş; Önder Bilgi ise Bafra yakınlarındaki İkiztepe’de Hint-Avrupalı bir halkın yaşadığını ve bu yerleşmenin Hitit Kralllığı’nın kuruluşunda katkısı olduğunu savunmuştur. Her iki teorinin ortak noktaları, Hint-Avrupalıların Anadolu’nun yerli halkı olduğu, Hititlerle aynı coğrafyada yaşamış olan Asiatik kökenli Hattiler’in ise Anadolu’ya dışarıdan geldikleri hususudur.

Beşiktaş kromlek mezarları Hitit toplumunun kökeni temelindeki sözkonusu bu tartışmaları sonuçlandıracak arkeolojik bulgular sunmaya başlamıştır. Avrupa-Asya geçişinin en uygun noktasında konumlanmış olan Beşiktaş mezarları, çok büyük olasılıkla göçebe ya da yarı-göçebe bir topluma ait olmalıdır. Arkeolojik kazı alanında mezarlar dışında başka bir mimari kalıntıya rastlanmamış olması, bu görüşümüzü şimdilik destekler niteliktedir. Ayrıca, ölü yakma işlemlerinin mezar sınırları içinde gerçekleştirilmiş olması, Beşiktaş sakinlerinin kremasyon için özel bir mekanı yani bir yapısı bulunmadığını göstermektedir. Bu bağlamda, Beşiktaş sakinlerinin kalıcı bir yerleşmesi yoksa suyun öteki yakasına geçmek için geldikleri İstanbul Boğazı kıyısında belli bir süre geçici kamp yerlerinde yaşadıkları, bu sırada bölgeyi gömü alanı olarak kullandıkları düşünülebilir. Eğer bu bir göç hareketi ise, sözkonusu göçün kısa bir süreçte gerçekleşmediğini söyleyebiliriz.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin başarılı çalışması Yıllardır yaptığı titiz kazılarla “Kent Arkeolojisi” konusunda Batı müzeleri ile rekabet edebilecek bir konuma gelen İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Beşiktaş’ta yine başarılı bir proje gerçekleştiriyor. Arkeolog Mehmet Ali Polat ile Gökhan Ortak, Müze’nin yetiştirdiği önemli uzmanlardan.

Kazılar henüz tamamlanmamış olsa da, kremasyon geleneğindeki kromlekli mezar yapılarını inşa eden Beşiktaş sakinlerinin nereden gelmiş olabilecekleri temelindeki sorular yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştır. Kimi görüşler bu insanların Karadeniz’in batısı ya da kuzey-kuzeybatısından geldikleri yönündedir. Ancak konu ile ilgili gerçekleştirdiğim kütüphane çalışmaları, benzerliklerin Yunanistan Makedonyası ile olduğuna işaret etmektedir. Orta Makedonya’daki Erken Tunç Çağı’na tarihlenen Kriaritsi-Sykia nekropolü, mezar planları ve ölü gömme gelenekleri bakımından Beşiktaş kromlekli mezarları ile tesadüfü aşan benzerlikler içermektedir. Çağdaş olan bu iki mezarlığın konumu, eğer bir göç hareketi varsa, bunun MÖ 3000’lerde Güney Balkanlar’dan kaynaklanıp, İstanbul Boğazı üzerinden Anadolu’yu hedeflemiş olduğunu göstermektedir. Bu durum ayrıca, Anadolu’ya kremasyon geleneğinin tarihini ve geliş yolunu açıklamaya da başlamıştır. Bu bağlamda, tüm bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş Erken Tunç Çağı toplumunun Anadolu’da yaklaşık olarak 1300-1400 yıl sonra yani MÖ 2. binyılda Hitit Krallığı’nı kuracak ve soylularının cesetlerini yakacak olan insanların atası olabileceği hususunun tartışılması gerektiğini düşünüyorum.


Kriaritsi-Sykia Nekropolü: Beşiktaş’takiyle aynı Yunanistan Makedonyası’nda yer alan Kriaritsi-Sykia Nekropolü, Beşiktaş gibi Erken Tunç Çağı’na tarihlenmiştir. Mezar planları, boyutları, kremasyonların yerleştirildiği taş kutular ve yakma geleneği Beşiktaş kromlekli mezarları neredeyse aynıdır.

Beşiktaş kromlekli mezarlarının Türkler’le olan olası ilişkileri uzun süredir gündemi meşgul etmektedir. Yalnızca gazete haberlerine dayanan sürecin başlangıcında hiçbir arazi gözlemi gerçekleştirmeden, kaynak çalışması yapmadan konuyu erken Türk tarihine bağlayan kimi uzmanların, aşırı milliyetçi hırslarına mağlup oldukları ve bilimsel tarafsızlıklarını yitirdikleri izlenmiştir. Geçen süre ve ortaya çıkan yeni bulgular ile gelişmeler, hiçbiri arkeolog olmayan bu uzmanların ne denli yanıldıklarını göstermeye başlamıştır. Konu, Beşiktaş kromlekli mezarlarını arkeolojik coğrafya ölçeğinde basite indirgeyen, milyonlarca km2’lik alanları günümüz uçak yolculuğu mantığında gözlemleyen bu uzmanların değerlendirmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Arkeoloji temel eğitimi olmayanların popülizm temelinde sosyal medya kullanıcılarını heyecanlandırıp, etkilemek için yaptıkları sığ ve basit değerlendirmelerin ne denli boş olduğu arkeolojik gerçekliklerle kendini göstermiştir.

Türkler’in tarihlerini Çin kaynaklarından ibaret sayan, Türk-Moğol akrabalığını savunan bazı biliminsanlarının MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferisinde yaşamış Sakalar’ın (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli ögesi olduğunun farkında varamadıkları görülmektedir. Tarihsel kabul Türk adının ile kez 8. yüzyılda Göktürk Dönemi’nde kullanıldığı üzerinedir. Oysaki Zerdüşt Dini’nin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı 5. yüzyılda yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tur”, “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan Ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır. Avesta’da Tura adı, Amu Derya ve Sir Derya havzalarında yaşayan insanlara verilmiştir. Bu durumda Turan Ülkesi’nin Geç Antik Çağ’da Türkler’in yaşadığı coğrafya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda MÖ 4. yüzyılda başlayıp MS 11. yüzyıla uzanan Avesta-Şehname sürecinde Türkler’e Ariler’in verdiği ilk ismin Tur-Tura olduğu, ülkenin ise Turahya ve Tura olduğu anlaşılmaktadır.

Avesta’da Türkler’e yapılmış atıf çok daha erken dönemlere taşınabilir. Zerdüşt dinine ait ilk kutsal kitabın çok büyük olasılıkla MÖ 4. yüzyılın başlarında kaleme alınmış olduğu düşünülmektedir. Zerdüşt’e ait hafızalardaki kutsal sözlerin kıdemli Moglar (rahipler) tarafından yazılıp, nüshalarının çoğaltılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kaleme alınmaya başlanan ilk Avesta’nın özellikle Akhaimenid (Pers) kralı III. Darius (MÖ 336-330) döneminde 120 bin adet boğa derisine altın suyuyla yazılıp, çoğaltılmış olduğu ve bunların da imparatorluğun siyasi yönetim merkezi Persepolis’te koruma altına alındığı bilinmektedir. Büyük İskender MÖ 330 yılının Ocak ayında Persepolis’i yakarak tahrip etmiş ve bu sırada kutsal metinler de yokolmuştur. Sonraki süreçte Parth Krallığı (MÖ 2 yüzyıl- MS 3. yüzyıl) ve özellikle Sasaniler (226-651) bu felaketi telafi etmeye çalışmışlar ve eldeki metinleri Yeni Avesta’ya dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda yokedilen ilk kitapta Türklere işaret eden “Tur”, “Tura” ve “Turahya”nın terimlerinin mevcut olduğu ve Yeni Avesta’ya da buradan aktarılmış olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Bu değerlendirmeler, Pers dünyasında Türkler’in MÖ 4. yüzyıldan beri bilindiğine ve yazılı belgelerde yer almış olabileceğine işaret etmektedir. Zaten MÖ 6 ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka heyeti tasvirleri, Pers kutsal kitabı Avesta’da anılan Türkler’in arkeolojik kanıtlarından başka bir şey değildir. Ortaçağ’da yazılmış olan, konuları yarı tarihi yarı destansı anlatan Şehname (Şahlar Tarihi), Avesta’dan sonra Tur ve Turan isimlerinin geçtiği ilk yazılı kaynaklardan biridir.

Beşiktaş’taki kromlekli mezarların, kremasyon gömülerin Türklerle ya da Türklerin atası olabilecek toplumlarla ilgili olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyorum. Arkeologların gündeme getirmesi ve tartışması gereken bir konunun gazeteciler tarafından manşetlere taşınması, Türkiye, Avrasya ve Önasya arkeolojisini bilmeyen tarihçiler ve hititologlar tarafından desteklenmesi maalesef Türkler’le ilgisi olmayan bu mezarların gereksiz ve yanlış bir biçimde kamuoyuna sunulmasına, arkeolojik bir kirlenmenin oluşmasına neden olmuştur. Yeni keşiflerle durmadan gelişen ve değişen arkeoloji, bir yandan da “magazinsel” bir boyuta ilerlemektedir.

Şevket Dönmez inceledi Prof.Dr. Şevket Dönmez, alandaki laboratuvarda kazıda bulunmuş ve onarılmış bir çanağı inceliyor.

Arkeolojinin temel heyecanı, toprağın içinde ne olduğunun bilinmemesidir. Kazılarla açığa çıkan mimari kalıntılar ile küçük buluntuların ne anlama geldiklerini bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla ilgilenen insanlara duyurulması ise kazı başkanları ile arkeologların başlıca görevlerindendir. Geldiğimiz noktada arkeolojik bilgilendirmelerin akademik yollar yerine çok hızlı ve popüler bir şekilde, üstüne üstlük giderek artan bir oranda gerçekleştiğini görmekteyiz. Arkeolojinin temel özelliği ve gerçekliği somut bulgudur. Bulgu bir döneme aittir ve arkeolojik bir kimliği vardır. Bulgunun kimliği, açığa çıktığı bağlamın kültürüdür. Arkeolojik bulgunun ne dönemini ne de kimliğini değiştirebilirsiniz. Belli bir süre yanıltılabilirsiniz ancak sürecin sonunda, başka kazılarda ortaya çıkan benzer bulguların da yardımıyla konu edilen bulgu ait olduğu döneme ve kültüre iade edilecektir. Sözkonusu iade sürecini Beşiktaş kazıları ile de yaşamaktayız. Arkeolojik kirlenmeler maalesef böyle başlar, yıllar içinde birikir, gerçek uzmanların bunları temizlemesi ise onlarca yıl alır.

Beşiktaş kromlekli mezarlarının coğrafi düzlem ve ölü yakma geleneği temelinde Türk toplumları ile ilgili bulunmamaktadır. Türkler, öntarihleri ve tarihleri boyunca ölülerini beden bütünlüğünü koruyarak (inhumasyon) toprağa gömmüşlerdir. Hazar Denizi’nin doğusundaki uçsuz bucaksız Amu Derya (Ceyhun) ve Sir Derya (Seyhun) havzalarında göçebe olarak tarihlerine başlayan Türk toplumları, Gök Tanrı (Tengricilik) ve Zerdüşt dinleri gibi inanç sistemlerinde ölülerini yakma gereği duymamışlardır. Soylularını kurganlara, çoğunlukla mumyalayarak defneden Türk toplumları için ölülerini saklamak, ata kültünün yaşatılması bakımından hayati bir öneme sahipti.

Türk coğrafyasında ölü yakma uygulaması Hint-Avrupalı göçebeler ile Hintli Aryanlar’ın bir geleneği olarak ortaya çıkmış ve günümüze değin varlığını sürdürmüştür. Hindular’dan Budistler’e geçmiş olan kremasyon uygulaması, sonraki süreçte Budizm’in de bir parçası olmuştur. Tarihsel süreçte Budizm’i benimseyen ve ayrıca Çinlileşmeye başlayan Türk toplumları kolay bir biçimde asimile olmuşlar ve ölülerini yakmaya başlamışlardır. Öz kültürlerinden, benliklerinden, tarihlerinden ve geleneklerinden koparılmış olan, Türklükle ilgisi kalmayan toplumların kremasyon geleneğine sahip olmaları nedeniyle, ölü yakma uygulamasının bir Türk geleneği olduğunu düşünmek arkeolojik ve antropolojik cehaletten başka bir şey değildir. Ayrıca ne antik Pers kaynaklarında ne de Avesta ile Şehname’de Türk toplumlarının ölülerini yaktıklarına dair herhangi bir atıf bulunmamaktadır. İslâmiyet’le birlikte mumyacılık geleneğini bir süre daha devam ettirmiş olan Oğuz ve Türkmenler’in, Batı’ya yani Önasya’ya kümbet ve türbe geleneğinde mumyalama uygulamasını taşımış oldukları gözlenmektedir.

Kremasyon uygulaması Prof. Dr. Şevket Dönmez kremasyon uygulaması sonrasında bir araya getirilmiş insan kemikleri hakkında arkeolog Hasan Binay’dan bilgi alıyor.

Türk toplumlarının öntarihi eski Pers kaynaklarından izlenebilmektedir. MÖ 6. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Öntarih Dönemi’ndeki Türkler’in Sakalar’la (Doğu iskit) başlayan süreci, Massagetler (Ma-saka), Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar’la son bulmuştur. Ölü gömme geleneği olarak Gök Tanrı (Tengricilik) ve Zerdüşt dini temelinde inhumasyonu uygulayan Türk toplumlarının bir Hint-Avrupa âdeti olan kremasyonu hiçbir zaman tercih etmemiş olduklarını belirtmek isterim.