Geçen ay Türkiye ve KKTC cumhurbaşkanları arasında bir anda parlayıp sönen “yavru vatan” polemiği, Kıbrıs meselesini bir kez daha gündeme getirdi. Peki bu “sorun” yaklaşık 60 yıl önce nasıl ortaya çıkmış, Kıbrıs birdenbire Türkiye’nin “yavrusu” oluvermişti?

Siyah makam arabası yolda güçlükle hareket ediyor. İnsanlar eğilip otomobilin içini görmeyi, el sallamayı ve tabii aracın içinden de kendilerine selam verilmesini arzuluyorlar. Çoğunluk yarıya kadar açık camlardan içeriye ellerindeki beyaz dosya kağıtlarını atmaya çalışıyorlar. Aracın içindeki gazeteci Hikmet Bil, içeriye düşen kağıtları toplama telaşında. Yanında oturan Başbakan Adnan Menderes ise halkı gülümseyerek selamlamaya devam ederken, Bil’e “Zahmet etmeyin” diyor.

Cengiz Kahraman Arşivi’nden, Renklendiren: Ferhat Güloğlu

Başbakan Menderes 5 Eylül 1955 günü İstanbul Adalet Sarayı’nın açılış töreninin ardından ikamet edeceği Florya Köşkü’ne gitmeye çalışırken, töreni izleyenler arasında olduğunu fark ettiği Hürriyet gazetesi yazarı Hikmet Bil’i de aracına alıp yanına oturtuyor. Camlardan atılan kağıtlara gelince… Onlar insanların başbakandan taleplerini belirttikleri dilekçeler. Anılarında Hikmet Bil, “ben ilk kez gördüm böyle bir şey, meğer adetmiş” diyordu.

Sonunda kalabalık yarılıp yola koyulabildiklerinde Menderes, Sedat Simavi’nin Hürriyet gazetesinde yazarlık yapan, gazetenin yayın hayatına başladığı 1948 yılından itibaren de “Kıbrıs Davası”nın yükselmesi için çalışan, aynı zamanda da Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanlığını yürüten Hikmet Bil’e; “Kıbrıs’ta durum nasıl” diye soruyor. “Silah lazım” cevabını alınca da “Veremem ki” diyor. “Bizim Kırıkkaleler karşı tarafın eline geçerse Birleşmiş Milletler’e karşı güç durumda kalırız.

Eski arkadaşlar Kendi toplumlarında cumhurbaşkanlığı makamına oturan Rum lider Glafkos Klerides ve Türk lider Rauf Denktaş, orta öğrenimlerini aynı sınıfta yapmış iki yakın arkadaştı

Hikmet Bil silah göndermeye lüzum görmüyor aslında. “Silah Kıbrıs’ta istendiği kadar var. Ama para lazım. Biz cemiyet olarak yüz bin lira topladık” diyor. Menderes parayı Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a iletmelerini söylüyor. Kendisinin de 5 bin liralık bir çek yazacağını ekliyor.

O sırada Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra’da Yunan ve İngiliz heyetleriyle Kibrıs görüşmelerinde. Menderes “Fatin’den yeni bir şifre telgraf geld. Zayıf durumdayım, elimi güçlendiremiyorum, Türk kamuoyunu zaptedemiyoruz diyebilmeliyim şikayetleri var. Aktif olmamızı istiyor” diyor.

Bil, anılarında yemeğe katılmadığını ama ertesi gün patlayacak 6 – 7 Eylül olaylarının o gece Florya’da, Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes, İçişleri Bakanı Namık Gedik ve Emniyet Müdürü Ethem Yetkiner tarafından tertiplendiğini açıkça yazmakta beis görmüyor.

2000’lere girerken Annan Planı tartışmalarıyla Kıbrıs yine ülke gündemine oturduğunda, kıdemli yazar Hakkı Devrim o günleri şöyle anlatacaktı: “Biz çocukken Kıbrıs’ta bir Türk nüfusu bulunduğundan habersizdik. 1955’te meydanlar ‘Kıbrıs Türktür Türk kalacak!’ avazeleriyle inlemeye başlamıştı bile. İngilizlerin Kıbrıs’ı bir biçimde getirip Yunanlılara devretmesinden korkuluyordu.

Kıbrıs Türktür Cemiyeti kurulmuştu. Başkan gazeteci Hikmet Bil’di; Ahmet Emin Yalman, Orhan Birgit gibi yönetim kurulu üyeleri vardı. Bu davayı sahiplenen gazetecilerin başında yer alan da Sedat Simavi’ydi. Hürriyet öylesine heyecanlıydı ki, Doğan Nadi Cumhuriyet’te ‘Yahu üzmeyelim Sedat’ı bu kadar, versinler şu adayı çocuğa, ondan değerli mi?’ mealinde işi şakaya alan yazılar yazıyordu. (…) Bütün kuru gürültüye rağmen Türkiye’de halk, bu konuda yeterince duyarlı ve ‘heyecanlı’ değil. Zorlu görüşmelerde ‘bunu halka dünyada anlatamam’ kozunu kullanamıyor. 6 Eylül 1955 günü akşamları çıkan İstanbul Ekspres ‘Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı’ haberini verdi ve İstanbul’da sonradan çok utanacağımız olaylar yaşadık. (…) Londra’da Fatin Rüştü Bey artık, ‘Ben bunu halka kabul ettiremem’ diyebilirdi.”

Oysa daha beş yıl önce 1950’de CHP hükümetinin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak “Bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yok” demiş, ardından aynı yıl iktidara gelen Demokrat Parti’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü de aynı sözü bire bir tekrarlamıştı. Ancak dengeler değişiyordu. İktidarının ilk yıllarında Yunanistan ile barış siyasetin- den yana olan Menderes, zaman içinde hem Köprülü’nün yerine Dışişleri Bakanlığını vereceği Fatin Rüştü Zorlu’nun hem de yeni kurulan ve daha sonra Özel Harp Dairesi adını alacak olan Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki fikirlerden etkilenecekti.

İstanbul’da gayri müslimlerin ev ve işyerlerine karşı yapılan geniş çaplı yağma ve tahribatın yaşandığı Eylül 1955’ten yaklaşık beş ay önce Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA, İngiliz sömürge yönetimine karşı silahlı mücadeleye başlamıştı. Elbette Yuna- nistan’da da NATO’ya bağlı bir Özel Harp Dairesi faaliyetteydi aynı zamanda.

İki tarafın esirleri 1974’te esir alınan Rumlar, ellerinde erzak torbalarıyla Türkiye’ye doğru yola çıkmak üzereler (üstte). 16 Eylül 1974 günü yapılan esir takasında Kıbrıslı Türk esirler Ledra Palas sınır kapısından tek sıra Kuzey’e geçiyorlar (altta).

Üç yıl sonra Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1958’in Kasım ayında, o sırada bağımsızlık verilmesi tartışılan Britanya sömürgesi Kıbrıs hakkındaki görüşlerini açıklıyordu: “Kıbrıs komünizmin sıçrama taşı haline getirilemez. Akdeniz’e açılan yollardan faydalanmak isteriz. Komünist tehlikesi karşısında adayı bir üs olarak kullanmak hakkımızdır. Bağımsızlık ‘enosis’tir, tanınırsa Ortadoğu’daki durum daha da kötüye gidecek… Bağımsızlık cemaatlere değil, milletlere verilir. Kıbrıs milleti diye bir şey mevcut değildir. Burada birbirinden tamamen ayrı olarak yaşayan iki cemaat vardır. Türkler Türkiye ile, Rumlar ise Yunanlılar ile birleşmek istiyor. İktisadi kaynakları olmayan Ada için bağımsızlık tanımak bir felaket olacaktır”.

Oysa aynı yılın Ocak ayında, Özel Harp Dairesi Kurucusu General Daniş Karabelen, Lojistik Şube Müdürü Albay İsmail Tansu’ya, “Kıbrıs’ta silahlı bir direniş örgütü kurup kuramayacaklarını” sormuş ve çalışmalara başlanmıştı. Projenin adı da belliydi: Kıbrıs’ı İstirdat Projesi. Tansu’nun anılarında adaya gizlice silah sokulması için yapılan seferler, anlaşmaya çalışılan silah kaçakçıları, Başbakan’dan örtülü ödenekten istenen gerekli harcamalar, banka müfettişi, öğretmen ya da din görevlisi kimliği ile adaya yerleştirilen Özel Harp Dairesi mensubu askerler, silah taşımak için gereken teknelerin bulunabilmesi için Adnan Menderes’in aracı olduğu bazı armatörler ayrıntılarıyla anlatılıyor. Devlet içindeki bu bağımsız yapılanmanın, zaman zaman kontrol etme, denetleme görevini yerine getiren memurlar tarafından sekteye uğratılma ihtimali belirdiğinde, Menderes ya da çoğu zaman Zorlu, engelleri aşmalarını sağlıyordu. Örneğin Mersin Limanı’ndaki memurlar silah kaçıran gemi personelini kaçakçı zannıyla gözaltına aldığında, Zorlu bizzat telefon ederek görevlilere “Bu arkadaşlar altın bile kaçırsa biz göz yumuyoruz” talimatı vererek sorunları çözüyordu.

Ali Recan’ın yarattığı 1970’lerin popüler çizgi karakteri Yüzbaşı Volkan da Kıbrıs’ta önemli görevler yüklenmişti!

Başbakan Menderes’in armatör arkadaşlarından Kemal Sadıkoğlu, Zonguldak ve Karadeniz Ereğlisi’nden kömür nakliyatı işinde kullandığı teknelerinin silah kaçırmak için kullanılmasını kabul ettiğinde bazı ufak ricalarda bulunmayı da ihmal etmediğini yine İsmail Tansu’nun anılarında görebiliyoruz. Armatör Sadıkoğlu şöyle diyor: “Size yardım uğruna gemilerim seferlerinde gün kaybedecek. Bu yüzden zarara uğrasam da sorun değil. Bu davaya hizmet etmeye amadeyim. Çok sevdiğim motorum da feda olsun. Ancak şunu da belirtmek isterim ki, eğer gemilerime Zonguldak ve Ereğli’de sıra beklemeden yük verilmesini temin ederseniz bir veya bir buçuk ayda bir yapabileceğimiz seferleri ayda iki defa yapabiliriz. Ayrıca emrinize tesis edeceğim motorumun yerine parası tarafımdan ödenmek şartıyla yenisini ithal edebilmek için 6 bin dolarlık döviz transferi sağlarsanız sevineceğim.” Sonrasında armatör, motoruyla bir Boğaz turu yapmayı teklif eder. Hep birlikte Boğaz’ın eşsiz güzellikteki manzarasında 30 mil hızla süzülürken İsmail Tansu, “bu harikulade tekneyle yapacağı silah sevkiyatlarının hayallerini kurmaktadır.”

Hem EOKA’nın hem de TMT’nin çatışmaları şiddetlendirmesi, en çok Kıbrıslıtürkler için bir felaketti. Sayıları azdı, ada üzerinde dağınık yaşıyorlardı. Göç etmek ve belli bölgelerde toplanmak zorundaydılar. Bu sırada Kıbrıs’ta başka bir alanda da mücadele yükseliyordu. Komünist AKEL partisi ve ona bağlı sendikalar, Türk ve Rum işçileri ortak sendikalarda hak aramaya çağırıyordu. 50’ler aynı zamanda sendikal mücadele ve grev yıllarıydı.

Türkiye basını ve hükümet sözcüleri bu durumdan rahatsızdı. Başta Amerika’ya yönelik olmak üzere sık sık Kibrıs’taki komünizm tehlikesine atıfta bulunuluyor ve bunun tek ilacının adanın “taksim”i olduğu savunuluyordu. Sömürge Valiliği, Londra’ya geçtiği raporlarda, taksimin uygulanmasının güç olduğunu yazıyordu. Çünkü Türkler nüfusun yüzde 18’ini oluşturuyordu ve daha önemlisi ekonomideki payları yüzde 1’di. Türk liderliği ve Türkiye de bu “sorunun” farkındaydı ve EOKA aslında Türklere saldırdıkça onlara yardımcı oluyordu. Türkler dağınık yaşamak yerine belli bölgelerde toplanmaya, otorite altına alınmaya başlıyordu ve daha önemlisi Rum tüccarla ilişkisi kesilerek kapalı bir ekonominin yaratılması kolaylaşıyordu.

Yıllar sonra gerçekler konuşulmaya başladığında yaşlı bir kuşak, ister Rum ister Türk tarafında olsun, çok başka çıkarlar adına savaştıklarını, karşı taraf kadar, hatta ondan da fazla kendi toplumlarına zarar verdiklerini konuşur olacaklardı. Ama bunun için daha çok zaman vardı.

1960’a varıldığında arkada yığınla kimin yaptığı belli olmayan bombalamalar, öldürmeler, yaratılan düşmanlıklar üzerine yeni bir devlet kuruluyordu sonunda: Sadece üç yıl sukunet içinde yaşayacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti. 1963’te başlayan çatışmalar adayı 1974’teki kesin bölünmeye kadar taşıyacaktı. İlk harcananlar da 50’lerin ikinci yarısında olduğu gibi sola meyleden sıradan insanlar, işçiler, iki toplumun bir arada yaşayabileceğini savunan yazarlar, gazeteciler olacaktı.

BASIN MÜCAHİDİ HİKMET BİL

Sözünü tuttu, ‘millici’ oldu

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı gazeteci Hikmet Bil, işi Kıbrıs’ın kaynak sularının Toroslar’daki sularla aynı kimyasal değerlerde olduğunu gösteren tahlil raporlarıyla, Kıbrıs’ın aslında Anadolu’nun bir parçası olduğunu kanıtlamaya kadar vardırmıştı.

Hikmet Bil, 1918 yılında İzmit’te dünyaya gelmişti. Kıbrıs Olayı ve İç Yüzü kitabındaki arka kapak yazısında nakledildiğine göre, Lozan Barış Görüşmeleri’nin başlayacaği günlerde henüz beş yaşında olan Bil, Arifiye İstasyonunda Sakarya Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucu başkanı olan babasının kucağında İsmet İnönü’yü karşılayanlar arasındaydı. Fransız Delegesi M. Mongin ile birlikte trenle Ankara’dan İstanbul’a geçen İnönü, gaz lambalarıyla aydınlanan karanlık istasyondaki pelerinli çocuğu pek sevmiş, kucağına alarak büyüyünce ne olacağını sormuştu. Küçük Hikmet, “Millici olacağım” diye cevaplamıştı. Aldığı yanıttan çok hoşlanan İnönü çocuğun sözlerini anında Fransız delegesine tercüme ederek, “Bakınız yedisinden yetmişine bu millet ne diyor, duyunuz” demişti. Yine kitaptaki tanıtım yazısından öğrendiğimize göre Hikmet Bil yıllar sonra İnönü’ye bu olayı hatırlatmış ve İnönü de “Demek o küçük millici sendin ha!” demişti. Tanıtım yazısı şu cümleyle bitiyor: “Evet, o Hikmet Bil, gene o Hikmet Bil”. Hikmet Bil 1948 yılından itibaren birlikte çalıştığı Sedat Simavi’nin en güvendiği insanlardan biri oldu. Simavi’nin Kıbrıs’a olan ilgisi kendisini de o kadar etkilemişti ki, gazeteciliğin yanı sıra 1955 yılında kapatılana dek Kıbrıs Türktür Cemiyeti başkanlığını yürüttü. Kıbrıs meselesini kendisine o kadar vazife edinmişti ki, işi Kıbrıs’ın kaynak sularının Toroslar’daki kaynak sularıyla aynı kimyasal değerlerde olduğu gösteren tahlil raporlarıyla, Kıbrıs’ın aslında Anadolu’nun bir parçası olduğunu kanıtlamaya kadar vardırmıştı. 6 – 7 Eylül olaylarının ardından 7 ay kadar tutuklu kalan Bil, sonunda suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. 2003’te 85 yaşında öldüğünde, yakınları gazeteye verilecek kendi ölüm ilanını kaleme alıp çalışma masasına bıraktığını gördüler.

TURİZM CENNETİ MARAŞ

Pazarlık için alındı, kaderine bırakıldı

Bugün terkedilmiş bir yer olan Mağusa’nın Maraş bölgesi, Kıbrıs Harekâtı’ndan önce Türkiye’deki tüm yatak kapasitesinden daha fazla yatağa sahip, Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dünya starlarının tatilini geçirdiği gözde bir turizm merkeziydi.

1974’ten önce
1974’ten sonra

Kenan Evren anılarında, “Biz orayı zaten masada pazarlıkta kullanalım diye almıştık” demişti. Ama pazarlık masalarında sürünen Maraş’ın kaderi 1974’ten bu yana değişmedi. Lefkoşa bugün dünyadaki son bölünmüş başkent olarak biliniyor. Mağusa ise, yarısı ölüme terk edilmiş dünyadaki tek kent. 1974’ten önce Mağusa’nın Maraş bölgesi, o dönemde Türkiye’deki tüm yatak kapasitesinden daha fazla yatağa sahip, dünyanın en gözde turizm merkezlerinden biriydi. Tatillerini burada geçirenler arasında Sophia Loren, Brigitte Bargot gibi dünya starları vardı.

1974’te Mağusa’nın nüfusu 40 bindi. Bunun 8 bini Türk, 5 bini yabancı, 27 biniyse Rumdu. Ayrıca burada ikamet etmeyip sadece çalışmaya gelen kalabalık bir nüfus daha vardı. Günlük turist değişimininse 30 – 40 bin arasında seyrettiği söyleniyor. 1974’te Mağusa’da yaşayanlar, savaşın ardından gemiler dolusu eşyanın Türkiye’ye taşınmasını izlediklerini söylüyorlar.

1571’de Osmanlılar Kıbrıs’ı aldıklarında Mağusa zengin, gelişmiş bir liman kentiydi. Birkaç yıl içinde Rumlar ve diğer hıristiyanlar kent merkezinden taşınmaya zorlandılar, surların dışına çıkarıldılar. Kent dışında kendilerine, bahçeli evlerden oluşan yeni bir semt kurdular. Maraş’ın uluslararası adı olan Varoşa’nın kelime kökeni, tarihte burasının kentin kenar semti olmasından kaynaklanıyor.

Bugün Maraş’ın Rumlara verilmesine karşılık Mağusa Limanı’nın tanınarak ticarete ve turizme açılması sık sık gündeme gelse de henüz ortada bir adım yok.

GİRNE BATIĞI

Komünist dalgıcın tarihi keşfi

Dünyanın bilinen en eski ve bütünlüklü gemi batığı 40 yıldan fazla bir süredir Girne Kalesi’nde sergileniyor. Gemiyi 1965’te fark edip çıkarılmasını sağlayan dalgıç ve komünist Arris Cariolou’nun hikâyesini oğlu Glafkos Cariolou anlattı.

Girne batığını bulan dalgıcın oğlu Glafkos Cariolou da 1974’ten sonra Türk ordusuna esir düşmüş. Bugün 63 yaşında olan Glafkos Cariolou, çocukken annesi, babası ve kardeşiyle birlikte (fotoğrafta en sağda).

Glafkos Cariolou, 1974 yılında 22 yaşındayken babası Arris ile birlikte Girne Limanı’ndan tekneleriyle açılmak üzereydi. Limanın kenarındaki kaleden üzerlerine ateş edildi. Denize açılmaları yasaktı. Ateş açanlar 15 Temmuz günü Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe yapan Yunanistan cuntası destekli faşist Nikos Sampson yanlılarıydı. Adamların güçlü uyarıları ve kendilerini vurmaya kararlı halleri baba ve oğulu denize açılmaktan vazgeçirdi.

Glafkos Cariolou

Baba Arris Cariolou, sünger avcısı, dalgıç, hayatının çoğunu teknesinde geçiren bir adamdı. Eğitimli bir denizciydi. Glafkos Cariolou’nun tabiriyle, eğitimli insanların çoğu gibi idealist bir solcuydu. Emekçi Halkın İlerici Partisi’ne, yani komünist AKEL’e üyeydi ama siyasetçilerden pek de hoşlanmadığı için partiye uğradığı azdı. Ama kesin olan bir şey vardı; faşist darbecilerle anlaşması mümkün değildi.

Ateş açılma olayından sonra Arris Cariolou, cuntacılara karşı tavrını açıktan yansıtmaya başlayınca, o sırada sol düşünceye sahip birçok Kıbrıslı Rum gibi tutuklandı. Glafkos babasının tutuklanmasına büyük öfke duymuştu. Bir şey yapmalıydı. Rum Milli Muhafız Ordusu’nun telefon hatlarına sabotajlar düzenlemeye başladı. Bir telefon hattını keserken fark edildi, peşine düşenlerden kaçması gerekiyordu. Çareyi Girne’nin yaslandığı Beşparmak Dağları’na doğru kaçmakta buldu. 17 – 20 Temmuz arasını saklana- rak geçirdi. Sonra bir sabah ufukta beliren gemileri, gökyüzündeki uçakları fark etti. Limandan uçaklara ateş eden bir torpido gemisinin, bir uçak tarafından vurulup batırıldığına tanık oldu.

Aklına ilk gelen babasının sık sık söylediği ve kendisinin ciddiye almadığı bir cümleydi: “Bunların yüzünden Türkiye buraya çıkacak sonunda.” Babası haklı çıkmıştı. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bozulan anayasal nizamını yeniden tesis etmek üzere garantör ülke sıfatıyla Kıbrıs’taydı. Glafkos hemen şehre indi, cephe gerisinde su ve yiyecek taşıyarak savaşanlara destek olmaya çalıştı. Ancak o sıralarda Rum toplumunda polisler ve hatta askerler sağcı-solcu olarak ikiye ayrılmıştı. Bir dağınıklık ve çaresizlik hakimdi ortama. Evine doğru gitmeye çalışırken bir Türk tankıyla burun buruna geldi, artık bir esirdi.

Esir alınan diğer Rumlarla birlikte Girne’deki Dome Otel’e yerleştirildi. Anne ve babası da buradaydı. Birkaç hafta sonra oteli ziyarete Rauf Denktaş geldiğinde, iyi Türkçe bilen babasının “Be Rauf nedir be bu olanlar, napacayız?” dediğine tanık oldu. Denktaş gayet sıcak davranmış ve “Merak etmeyin bir şey olmayacak” demişti. Babası ve Denktaş aslında okul yıllarından arkadaştırlar. Bir gün otele gelen askerler kimlik kontrolü yapacaklarını söyleyerek gençleri ayırdılar. Glafkos ve diğer gençler bir hafta Lefkoşa’daki polis merkezinde hapis tutuldular.

MÖ 3. yüzyılda fırtınaya tutularak batan gemi Helenistik Krallıklar dönemine ait Girne batığı MÖ 3. yüzyılda Girne açıklarında fırtınaya tutularak batan bir tekne. 1968 – 69 yıllarında Pennsylvania Üniversitesi’nden gelen uzman bir ekip tarafından su üstüne çıkarıldı. Geminin Halep çamından yapılmış gövdesi 15 m uzunluğunda. Uygulanan karbon 14 testleri sonucu elde edilen bilgilere göre gemi M.Ö. 389 yılında yapılmış. Batıkta bulunan badem kalıntılarına uygulanan karbon 14 testlerinde de M.Ö 288 tarihi bulunmuştur. Geminin battığı sırada 80’li yaşlarında olduğu düşünülmektedir. Gemide bulunan eşyalar 4 kişilik bir mürettebatla sefere çıkan bir ticaret gemisi olduğunu işaret ediyor. Gemide Rodos üretimi 400 şarap amforası, 9 bin adet badem, 29 adet İstanköy işi bazalt değirmen taşı, 4 küp zeytinyağı, 4 fıçı alkol bulunmuş.

Merkezde 55 – 60 yaşlarında Kıbrıslı Türk bir polis de vardır. Onlara çok iyi davranır, istedikleri yiyecekleri, içecekleri bulur getirir. Bir gün genç bir subay kontrole geldiğinde hücrelerdeki kola şişelerini görünce yaşlı Türk polisi bayıltana dek döver. Glafkos Cariolou, yaşanan onca kötü şey arasında hiç aklından çıkmayan en travmatik sahnenin bu olduğunu söylüyor.

Aslında Girne’yi bir daha uzun yıllar boyunca göremeyeceğini o an bilmiyordur. Sonunda kendi gibi birçok Rum esirle birlikte Adana’ya nakledilirler. Oradan Mersin ve Amasya’ya. Aylar sonra Amasya’da Kızılhaç ekipleri tarafından Ada ‘ya getirilerek Ledra Palas’ta esir değişimiyle Rum tarafına teslim edilir. Dome Otel’de tutulan Rumlar da zaman içinde umutlarını kesip Güney’e geçmeye başlamışlardır. Otelde son kalanlar babası ve annesidir. “Halbuki babam, Rauf Denktaş’ın her şey düzelecek sözlerine güvenmişti” diye anlatıyor.

Glafkos Cariolou, şimdi oğluyla Girne Kalesini ziyaret ediyor bazen. Çünkü 1977›de bir daha Girne’yi göremeden, tam da hep istediği gibi denizde bir dalış kazası sonucu hayatını kaybeden babasından kalan bir hatıra var o kalenin içinde. Baba Arris Cariolou, bugün Girne Kalesinde sergilenen, dünyanın şu ana dek kaydedilen en eski ve en bütünlüklü batık gemisini bulan kişi. 1965 yılında Girne açıklarında fark ettiği geminin yerini tespit edebilmek için tam iki yıl tekrar tekrar dalmış ve sonunda haritaya geçirmeyi başarmış.

Gemi çıkarılıp sergilenmeye başladıktan kısa bir süre sonra bir gün, henüz savaş kendilerini Girne’den koparıp atmamışken, kaledeki gemiyi görmeye gitmiş baba Arris. Görevlilerden biri, gemiyi bulup çıkaran bu kişinin bilet aldığını fark edip “Keşke bilet almasaydın” demiş. Arris Cariolou’nun cevabı ise şu olmuş: “O geminin korunması lazım. Bu da masraf demek. Ben de payıma düşeni vermeliyim.”