Osmanlı Haremi’ne Assur’un selamı var

Harem düzeninin kurucusu, Osmanlıların ortaya çıkışından yaklaşık 2300 yıl önceki Assurlular. Onların teşkilatlandırdığı Harem, hadımağaların kadar neredeyse aynı şekilde Topkapı Sarayı’nda da görülür. “Babanu” ve “bitanu” denilen iki ana salon Osmanlı devrinde “birun” ve “enderun” olmuştur. Türklerin Sakalarla başlayan tarihleri boyunca İran coğrafyası içinde bulunmaları, bu kültürü Türk-İslâm Anadolu’suna taşımıştır.

Kadın, Anadolu’da Neolitik Dönem’den itibaren kutsalı göstermek için betimlendi. Paganizmin özü olan tabiatın canlanması ve ölmesi kadının doğurganlığı ile ilişkilendirildi. Bu kapsamda üretilmiş en çarpıcı kadın betimlemeleri Konya-Çatalhöyük’te bulunmuştur. Bir tapınım duygusunun ve uygulanmasının varlığına işaret eden kilden yoğrulmuş veya taştan oluşturulmuş heykelciklerin en güzelleri, dolgun hatlara sahip Ana Tanrıça’yı temsil edenlerdir.

Erken Öntarih’te (Neolitik ve Kalkolitik dönemler) Ana Tanrıça’nın yeryüzündeki gölgesi olan ve ailenin başı sayılan, tarih sahnesine erkekle birlikte çıkan kadın, tarihsel süreçte toplum içindeki yerini ve gücünü sürekli olarak kaybetti. Kuzey Mezopotamya’daki Assur ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) arasında MÖ 1950-1750 yılları arasında sürdürülen ticaretle ilgili 30 bini aşkın çiviyazılı tablette kadınlarla ilgili bilgiler erkeklere göre çok daha azdır. Kapadokya tabletleri de denilen Kültepe belgeleri, MÖ 2000’lere gelindiğinde Anadolu tarihinde ilk defa toplumda ve ailede egemen unsur olarak erkekleri işaret etmeye başlar. Anadolu tarihinde Assurlu tüccarlarla başlayan Samileşme sürecinin sonunda ise kadın kendini “harem” denilen bir kurumun içinde bulmuştur.

İlk olarak Akkadca’da “haramu” şeklinde görülen harem kelimesi örtmek ve gizlemek anlamına geliyordu. Akkadçadan Arapçaya geçerek “haram”a dönüşen sözcük, yasak olanı tanımlamak için kullanılmıştır. İslâmiyet’in kabulü sonrası Türkçeye de “haram” biçiminde giren kelime “Harem” olarak da “yasak mekân” boyutu kazanmıştır. Türk tarihinde Fatih Sultan Mehmet döneminde kurumsallaşmasını tamamlayan Harem, girilmesi yasak bir mekân olarak ortadan kalktığı döneme değin hep merak konusu olmuştur.

İslâmiyet öncesi Türk tarihinde yeri olmayan bir kurum olan Harem’in kökeni MÖ 9. yüzyıla değin uzanmaktadır. Bir Sami geleneği olan Harem, mekansal ve kurumsal anlamda ilk olarak Yeni (Geç) Assur saraylarında görülmektedir. Sözkonusu saraylar “babanu” (babu=kapı) ve “bitanu” (bi- tu=ev) denen iki ana avluya sahipti. Daha geniş olan “babanu” dışta, “bitanu” ise iç kısımdaydı. Bu avluların çevrelerinde idari fonksiyona sahip küçük odalar ile yaşam alanları bulunmaktaydı. “Babanu” ile “bitanu” arasında her iki avluyu birbirine bağlayan “ana kabul salonu” yer almaktaydı. Taht odası ya da kral dairesi de denilebilecek bu salon, sarayın en büyük kapalı mekanıydı. Ayrıca, özenli bezemeleriyle sarayın diğer odalarından ayrılırdı.

Assur sarayında Harem odası Bir Sami geleneği olan Harem, mekansal anlamda ilk olarak Geç Assur Dönemi saraylarında görülür. Assur sarayı planında “babanu” ve “bitanu” adı verilen iki ana avlunun doğusunda Harem kısmı var.

“Bitanu” yakınlarında yer alan Harem bölümü aynı zamanda Yeni Asur saraylarının en mahrem alanıydı. Sarayın diğer avlularından korunaklı girişlerle ayrılmış olan bu alanda sadece kralın eşleri, ailesi, cariyeleri ve hadım edilmiş görevliler bulunurdu. Hadımlar yalnızca Harem’de değil sarayın diğer alanlarında da gezebilir, görev yapabilirdi. “Babanu”daki en yüksek görevli “rab şar eşi” denen başhadımdı. “Bitanu”nun başı yine bir hadım olan “şa muhhi bitani” ya da “rab ekalli” idi. Harem’in sorumluluğu ise “şar eşi” denilen Hadımağaya bırakılmıştı.

Harem sakinleri MÖ 668-627 arasında hüküm süren son büyük Assur kralı Asurbanipal’i kraliçe ve Haremdeki kadınlarla betimleyen kabartma. Sarayın Harem bölümünde kralın eşleri, ailesi ve cariyeleriyle birlikte hadım edilmiş görevliler de vardı.

Assur saraylarından Topkapı Sarayı’na

Osmanlıların kuruluşundan yaklaşık 2300 yıl önce Önasya’nın ilk büyük imparatorluğunu kuran Assurlular’ın teşkilatlandırdığı Harem’in, Hadımağalara kadar neredeyse aynısını Topkapı Sarayı’nda görmek tarihin en şaşılacak olaylarından biridir. Daha da önemlisi Topkapı Sarayı (15. yüzyıl) ile Musul yakınlarındaki Kalhu’da (Nimrud) açığa çıkarılan Kuzeybatı Sarayı’nın (MÖ 9. yüzyıl) plan şeması ile avlu ve kapı isimleri bakımından benzerliği, Doğu uygarlığının 2500 yıllık bir süreçte kurumlarını inanılmaz bir şekilde muhafaza etmiş olduğuna işaret etmektedir. Bu kapsamda Yeni Assur saraylarının Osmanlı sarayındaki Birun (babanu), Enderun (bitanu), Arz Odası (ana kabul salonu) ve Harem düzeninin atası olduğunu söyleyebiliriz.

Akhaimenid (Pers) İmparatorluğu’nun başkenti Persepolis’te gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar da, pek çok saraydan oluşan bu merkezde Harem ya da Haremler bulunduğunu kanıtlamıştır. Tarihsel kaynaklar Pers kralının başkentten ayrıldığında hazinesi ile birlikte haremini de yanında götürdüğünü bildirmektedir. MÖ 546’dan itibaren Anadolu ile birlikte Mezopotamya’yı da topraklarına katan Persler’in, Assur ve Babil saray teşkilatını da benimsemiş oldukları anlaşılmaktadır. Türkler’in Sakalar’la (Doğu İskitler) başlayan tarihleri boyunca İran coğrafyası içinde bulunmaları, saray ve Harem kültürünün Türk-İslâm Anadolu’suna taşınmasına neden olmuş gibi görünmektedir.