Cumhuriyet öncesi devrin imkansızlıkları içinde fotoğrafçılığa başlayan Arif Hikmet Bey, ünlü bir mimar olmadan önce mesleğin inceliklerini öğrenmiş bir ustaydı. Binbir zorluk içinde çalışan Arif Hikmet, “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış ve bizdeki stüdyolarda elektrik ışığı kullanarak fotoğraf çeken ilk kişi olmuştu.

Hatırlanacaktır sanırım, bir sayımızda Mudurnulu Ahmet İzzet Bey’in anlatılmaya değer i̇lginç öyküsünü ele almıştık (#tarih 26. sayı, Temmuz 2016). Bir başka sayımızda da hatırasına çok değer verdiğimiz, gerçekten de hayırla andığımız bir başka fotoğrafçımız Osman Darcan’dan söz etmiştik (#tarih 20. sayı, Ocak 2016).

Fotoğrafı sevmiş ve bu konuda uğraş vermiş önemli bir insan daha var. Onu herkes mimar olarak tanıyor, öyle biliniyor. Ne var ki asıl mesleğine başlamadan önce fotoğrafçılık yapmış birisi; öyle ki İstanbul’da ciddi bir fotoğrafhane bile açmış: Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982).

Cumhuriyetin ilk yıllarında, Mimar Kemalettin Bey gibi, Vedat Bey gibi en ünlü mimarlarımızla boy ölçüşen, özellikle Ankara’da bugün herkesin görüp tanıdığı birçok yapıya i̇mzasını atmış biri. Cumhuriyete geçiş yıllarının kültür köprülerimizden biri olarak kabul edebileceğimiz bir kişilik.

Sanata adanmış 92 yıllık bir ömür

Koyunoğlu, bu fotoğrafının arkasına “Bu resmin çekildiği anda ben şimdi 92 yaşındayım” notunu düşmüş.

“Fotoğrafik hafıza” açısından bizim dikkatimizi çeken husus, ömrünün sonuna kadar sürdüreceği fotoğraf ilgisinin çok erken bir yaşta başlamış olmasıdır. Henüz 10 yaşındayken babası ona bir fotoğraf makinası satın almış. Ortaokul öğrencisi iken pratiğini arttırmak amacıyla Phébus fotoğrafhanesinde çıraklık etmiş. Mimarlık eğitimi aldığı sıralarda arkadaşlarının fotoğraflarını çekmiş. İlk Müslüman Türk fotoğrafçısı olarak bilinen ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Bahaettin Efendi’nin dikkatini çekmiş ve bir süre onun yanında da çalışmış.

O zamanlar fotoğrafçılık hem teknoloji yönünden hem malzeme yönünden pek kolay bir uğraş değil. Örneğin işin en temel öğesi negatif film yok. Fotoğraflar tek tek ışığa duyarlı ecza kaplı camlara çekiliyor. O camları ışık aldırmadan taşımak ve her seferinde makinaya yerleştirmek sorunu kadar banyo etmek de külfetli işler. Böyle olmasına karşın, 1. Dünya Savaşı sırasında doğu cephesinde çarpışmaya giderken ağır fotoğraf avadanlığını ve hassas camlarını beraberinde götürmüş. Emrindeki kayakçı birliğinin subay ve erlerinin görüntülerini çekip, sırt çantasında sürekli taşıdığı küvetlerde geceleri banyosunu yapıp İstanbul basınına haberler göndermiş.

Savaş sonrası İstanbul’a dönünce, para kazanmak amacıyla Bâbıâli semtinde bir bodrum katında “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış; orada yapay ışık kullanmış, portreler çekmiş.

Yıllar önce bir sahafta gördüğüm, içinde bir takım fotoğraflar bulunan bir dosyanın Arif Hikmet Koyunoğlu’na ait olduğunu anlayıp hemen satın almıştım. Zamanla sararmış ve bozulmuş fotoğraflardan bazıları, onun daha çok Ankara’da Türkocağı Genel Merkezi başta olmak üzere, kendi inşa ettiği eserlerinden alınmış detay fotoğrafları idi. Bazıları da bulunduğu yerlerdeki tarihî yapılardan çekilmiş fotoğraflardı.

Mimari ve fotoğraf Koyunoğlu’nun fotoğraflarının pek çoğu tarihî eserlere ait: Üsküdar Valide Sultan Camii.

Üstadın o döneme ait kimi fotoğrafları, evrakları ve kişisel eşyası Türkocakları Genel Merkezi’ndeki odasında muhafaza ediliyormuş. Ancak Ocakların kapatılmasından sonraki değişim sırasında o oda boşaltılırken bunların kaybolduğu, bu arada negatif camların da kırılıp yokoldukları söyleniyor. Bir ara sigorta müfettişliği yaptığı için Anadolu’yu kıyı bucak gezip dolaşmış olan Koyunoğlu’nun oralarda çektiği fotoğraflar, hiç kuşkusuz meraklı bir insanın titizce derlediği çok değerli dokümanlar olmalıdır. Ömrünün sonlarına doğru, evindeki karanlık odasında bunlardan pek çoğunun baskılarını yapmış; eklediği bazı yazılarla basına, özellikle meslek dergilerine ve isteyen dostlarına dağıtma fırsatı bulmuş.

Koyunoğlu sadece inşaına bizzat nezaret ettiği, eliyle dokunduğu eserleriyle değil, mimarlık konusunda yazmış olduğu yazılarla da hizmet vermiştir.

Koyunoğlu, bir bölümü saraya kadar uzanan çok karışık ve büyük bir ailenin ferdi. Çocukluk ve gençlik hatıraları da o derece zengin. Balkanlar’da geçen günlerden sonra, İstanbul’a gelirler. Arif Hikmet’in i̇lk işi yazmacı kalıpları ile kumaşlara baskı yapmaktır. Vefa Lisesi’ne kayıt yaptırmıştır. Oradan mezun olduktan sonra Sanayi-i Nefise mektebine başvurur. Giriş sınavını birincilikle kazanır. Parasız bir öğrenci olarak; yeteneğini görüp kendisine yardımcı olan öğretmenleri sayesinde başarılı bir öğrenim yılları başlamıştır artık.

Perişan halde öğrencilik yılları

Arif Hikmet Koyunoğlu, gençlik yıllarından kalma bu fotoğrafın kenarına “Sanayi-i Nefise’ye girdiğim yıl böyle perişan bir haldeydim” yazmış. Parasız olarak birincilikle girdiği okulu, hocalarının yardımıyla başarıyla tamamlamış.

İlk fotoğraf makinasını bir rastlantı sonucu satın alır. Fotoğrafı çekmek işin başı. Çekilmiş camlar nasıl banyo edilecek, hangi eczalar gerekli ve bunlar nasıl temin edilecek. Ayrıca bu işlemler aydınlık bir ortamda yapılamaz, kırmızı ışığı olan bir karanlık oda gerekli. Önce bir tenekeciden fener alır, bunun camlarını kırmızı camlar ile değiştirtir. Piyasada hazır kimyasal zaten yoktur. İçeriğindeki maddeleri bulabilmek için bütün ecza depolarını dolaşır; hiçbirinden işe yarar bir yanıt alamaz. Kimyadan anlayan bir tanıdığı, bazı maddelerin eşdeğerlerinin de aynı işi görebileceğini söyler. Koyunoğlu bütün hazırlıkları tamamlar, gece olmasını havanın kararmasını bekler. Kırmızı fenerini yakmıştır, hazırladığı banyo karışımları küvetlere konulmuştur. Çektiği fotoğrafların camlarını verilen sürelere uyarak küvetlerdeki banyolara daldırıp çıkarır. Sanki bir mucize gerçekleşmiş, tatmin edici sonuca varmıştır. Fotoğraf çekme hevesi daha da artmıştır.

Ancak bu i̇şin püf noktalarını daha iyi öğrenmeye, ustalaşmaya ihtiyacı vardır. O tarihlerde fotoğrafçılık işi sadece Ermeniler ve Rumlara ait sanattır. Nerede bir açık kapı bulabilecektir? Bu sorununu resim öğretmeni Agâh Bey’e açar. Agâh Bey, Phebus fotoğrafhanesinin büyüttüğü bazı fotoğrafları yağlıboya ile renklendirerek tablolar haline getirmektedir. Bu yüzden o fotoğrafhane ile bir ilişkisi vardır; yerin sahibi ile görüşür. Arif Hikmet Bey burada çalışmaya başlar ve işi öğrenir.

Sanayi-i Nefise’de okumaya başladıktan sonra fotoğrafa olan merakı giderek artar. Bir gün Bâbıâli yokuşundan yukarı doğru yavaş yavaş yürürken Vilayet olarak anılan yere geldiğinde olağanüstü bir kalabalıkla karşılaşır ve “ne oluyor” diye sorduğunda “Türk fotoğrafhanesi açılıyor” derler. Epey uğraştıktan sonra içeri girer ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Rahmizade Bahaettin Bey’le tanışır. Türk fotoğraf tarihinin bu anlı şanlı gününde iki usta arasındaki dostluk işte böyle başlayacaktır.

Tarihin merdivenlerinde Koyunoğlu Süleymaniye Camii’nin merdivenlerinde Sanayi-i Nefise’de okuyan iki mimar arkadaşının fotoğrafını çekmiş.

Aradan yıllar geçiyor, bu arada bir çok macera… Mütareke İstanbul’unda Arif Hikmet işsizdir. Yine Bâbıâli’de Ermenice yayımlanan bir gazetenin hemen altında ressam arkadaşı Vahan Atamyan tabelacılık yapmaktadır. Onun arkasında bir oda, bir de altında boş duran bir bodrum katı vardır. Arif Hikmet, onunla konuşup bu mekanı kiralar. Duvarların, tavanın sıva ve badana işini dört-beş top patiska kaplamak ile halleder. O tarihe kadar stüdyolarda elektrik ışığı ile fotoğraf çekmek pek düşünülmemiş. Arif Hikmet bu işe ilk cesaret eden kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Mekanın adı “Yeraltı Fotoğrafhanesi” olarak konulur. Tabelacı arkadaşı Atamyan çarşaf gibi bir beze bunu döşenir. Bir de cafcaflı bir anons: “Elektrik ışığı ile fotoğraf çekilir”.

Arif Hikmet Koyunoğlu’nu biz konumuz dolayısı ile ancak fotoğrafçılığı ile anabildik. Bu onun denizinde bir katrecik su gibi. Onun o kadar çok macerası var ki. Bunları yayımlanmış anılarından (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu. Anılar, yazılar, mektuplar, belgeler– Hazırlayan: Hasan Kuruyazıcı- Yapı Kredi Yayınları, 2008) mutlaka okumak gerek.

Onur konuğu Koyunoğlu, Türk Ocağı Genel Merkezi olarak inşa edilen ve daha sonra Resim ve Heykel Müzesi’ne çevrilen binanın açılış töreninde onur konuğu olarak konuşma yapıyor.